Kalb ve Dolaşım Sistemi

Kalb ve Ötesi
Kalb ve Ötesi

Kalb vücudumuzdaki milyarlarca hücreye hiç eksiksiz ha­yat dağıtan bir sistemdir. Kalbi hep göğüs boşluğu için­de yumruk kadar bir organ sandığımız için, onun madde­sini bile anlayamamışızdır. Hâlbuki kalb damarlarıyla be­raber bir organdır; yani damarlar kalbden çıkışlarından itibaren kalbin bir uzantısıdır. Gerek anatomik yapı bakı­mından, gerekse elektrokimya bakımından bu yapı tama­men bir bütündür. Kalb, vücudun en uzak köşelerine ka­dar uzanan, devam eden bir organdır. Bir insanın, ilmî mânâda, kalbini çıkartmamız demek, en ince parçalarına kadar damarlarla birlikte kalbi sökmemiz demektir. Kal­bin yalnızca kasılma sistemi, milyonlarca küçük kanallar­dan müteşekkil yapısı ile öyle esrarlı bir sistem kurmuştur ki, her organın, her dokunun ayrı noktalarında farklı ba­sınçlarla ahenkli bir hayat doğar. Onun akıl almaz kompüter sistemi, organların içine uzanmış kollarında, bin bir hesabın rakamlarıyla hayatı zerre zerre ayakta tutar. Vücu­dumuzun her noktasında her an ayrı şartlar vardır. Kalb bu sonsuz sayıdaki bağlarıyla o şartlara uygun bir matematik hesabın temsilcisidir. Bu hesas bir galaksinin fizik düzeninden daha az muhteşem değildir. Buradaki hesapları ne biyolojik sonuçlarla ne de birtakım fizik bilgilerle tasarlamak mümkün değildir. O, İlâhi sırrın bilinmezliği içerisinde otomatik olarak işler, durur.

Kalb bu akıl almaz düzenini, dış dünyaya iki pencerey­le açarak hayatın tazelenmesini sağlar. Birinci pencere, ak­ciğerlerdir. Orada binlerce metrekarelik yüzeylerde, mi­nik keselere dolan oksijeni alarak bütün hücrelere dağıtır. İkinci pencere böbreklerdir. Bu pencereden de taşıdığı kandaki kirleri, yıpranmış artıkları arıtır, temizler. Her iki pencerede de, yine akıl almaz kompüter sistemler hayatı tazeler. Biyoloji “dehası” olan kalb, eğer bu pencerelerde minicik bir basınç hatası yapsa, ya kanımız dışarı fırlar veya temizlenmeden geri döner ve hayata son verir.

İşte, kalbe, maddesinde göz atarken dahi bu hikmetleri görmemek, onu göğsümüzün ortasında duran bir et par­çası sanmak, nasipsizliğin en acısıdır. Kendine hayat ve­ren bu sistemin böylesine açık gerçeğini görmeden inkâr denizinde boğulanlara veyl!

Kalbin anatomisi

Kalb, anne rahminde teşekkül safhasında iken, damar­larla beraber aynı sistematik doku düzeyinden doğar. Da­ha önce de söylediğimiz gibi, damar ve kalb ahengi birlik­te kurulurken yaratılışın en zor şekillenmesi ortaya çıkar. Kalbdeki kapakların teşekkülü ise, gerçekten İlâhî bir sa­nat harikasıdır. Kalbin iç ve dış dokuları öylesine karışık rotasyonlarla ağızladır ki, kalbde, dört ayrı gözün araların­da, harika kapaklar bir tablo gibi ortaya çıkar. Kalb emb­riyolojisinde, akıllara durgunluk veren bu biyolojik düzen, bebek henüz dört santimken ortaya çıkmaktadır. Sanki esrarengiz bir el başlangıçta bir boşluk halinde olan kalb gözünü bölmelere ayırmakta, sonra aralarına o harika kapaklarını monte etmektedir.

Bilindiği gibi kalbin üst bölmelerinde nisbeten zayıf olan atriyumlar (kulakçık), altında ise ventrikül (karıncık) dediğimiz güçlü odacıklar vardır. Bu gözler arasında, yukarıdan aşağı açılıp kapanan kapaklar, vücuttan gelen ve vücuda gidecek olan kanı birbirine karıştırmadan sevk eder. Kalbde atriyumların üstüne yapışık şekilde duran, kalb dokusundan farklı, “orikül” denen organcıklar var­dır. Ancak, İngiliz tıp lisanında, orikül ile atriyumun iki­sine birden orikül denir.

Kalb zarı: Göğüs boşluğunda kalb, perikard dediği zarif bir zar içerisinde durmaktadır. Bu zarın, vücu­dun diğer organlarındaki zarlardan çok mühim bir farkı vardır. Kalb daima hareket halinde olduğundan, bulun­duğu mevkide diğer organlara değmeden, rahatlık içinde çarpabilmelidir. İşte perikard zarının akıl almaz yapısı, bütün ilim adamlarını hayran bırakan üstün özelliğini bu noktadan almaktadır. Bu zar, kalbin üzerine yapışık olan çok ince bir zar dokusuyla, kalbi dışarı organlara değdirmeyecek olan daha kalınca ikinci bir zardan teşekkül eder. Bu iki zar arasında kaygan bir sıvı vardır. Bu sıvı, kalb za­rının kendi salgısıdır. Ancak, fevkalâde kararlı ve dengeli bir ıslaklığa sahiptir. Eğer bu sıvı birazcık fazla olursa, kal­bin iki zarının arası basınçlı bir sıvı ile dolar. Bu basınç kalbi fevkalâde yorar. Aksine, sıvıyı salan kalb zarı hücre­leri, milyarda bir mikrogramlık bir hata yaparak salgıyı azaltırsa, bu kez kalb dikenli tele düşmüş gibi perişan olur.

İşte, daha kalbin anatomisinin başında, onun zarına has bu itinalı biyolojik hesap akıllara durgunluk vermek­tedir. Bu zar, damarlarla beraber onların dış yüzünde esrarengiz bir şekilde vücuda yayılır. Bir yandan da diğer ka­natlarıyla, kalbin göğüs boşluğu içinde tesbitini sağlar. Bu sayede kalb, usanmak bilmeyen bir gayretle çalışırken, perikard epitelinin hücreleri onun etrafında sanki en ufak bir yorgunluğa fırsat vermemek için, bu İlâhî kompüterin matematik kaderini sürdürür, durur.

Kalbin doku yapısına gelince, ilk görünüşte kas doku­suna benzemektedir. Ancak, kalb kasının kendisine has özelliği, Uniform oluşundadır. Yani, diğer kaslar gibi hücreleri yan yana sıralanarak bir doku meydana getirmiş değildir. Aksine, kalbin çeşitli bölümlerindeki kalınlık farkına rağmen, üç boyutun her istikametinde hareket edebilen tek bir kumanda dokusunu temsil etmektedir.

Kalb dokusunun asıl önemli özelliği ise, kas yapısında­ki bu teklik âhengine senkron olan sinir ilgisidir. Normal bir dokuda sinirler, o dokunun hareket istinad noktaları­na gelip kumanda eder. Hâlbuki kalbin her noktasında sinirsel bir yapı intikali vardır. Hattâ kalbin dokusuna isim vermek istenirse, kas dokusu mu, yoksa sinir dokusu mu diye çok düşünmek gerekir. Kalbin her noktasında hareket kabiliyeti mevcuttur. Merkezî sinir sistemi ile kal­bin bütün ilgileri kesilse bile, kalb kendi içindeki sinir merkezlerinden kendisine gerekli hareketi sağlayabilir. Hattâ, kendi sinir merkezleri iletme kabiliyetini kaybe­dince de, kalbdeki her hücre bir tenbih emri üretebilir.

Kalb hücrelerinin bu nörolojik kabiliyetleri hayatın de­rin hikmetlerinden biridir. Kalbin böyle tek bir hücre gibi çalışabilen fevkalâde karışık sinir intikallerini programla­ması, akıl almaz bir faaliyettir. Kalbe netice olarak baktı­ğımız zaman, bir tek hareket görürüz. Hâlbuki o hareke­tin devamını yüzde bir saniyede takip edersek, kalbin bir atışı sırasında ne kadar matematik hesaplara ihtiyacı oldu­ğunu fark ederiz. Bu faaliyet sırasında, kalb kasının her milimetresindeki elektrik değişmeleri ve gerilimler, yüz binde bir saniyelerle ifade edilebilen farklılıklar gösterir. Kalb kasının her milimetresinin, bu kısa zaman aralığındaki fizikî programı farklıdır. Kan vücuda atılırken, bu milimetrik mesafelerdeki hücre topluluklarında kasılma, itilme, büzülme farklılıkları düzenli bir şekilde devam eder. Bu sayede kalp kapaklarının kapanması, kanın belli basınçlarla belli noktalara iletilmesi sağlanır.

Bu olayları daha derinlemesine tetkik edersek, kalbin bir noktasındaki hücreler ve elektronlar öylesine dağılma sür’ati kazanmalıdır ki, nörolojik intikaller her bir hücre­de belli sayıda elektronları belli mesafelere gönderebilsin. Bu matematik ve fizik ahenk sırasında binlerce elektronik kompüter hesabı sürer, gider. Ve ancak bu sayede yaşarız—bunların hiçbirinden haberimiz olmayarak, endişe etmeden, İlâhî matematik ve fizik kudretin şaşmazlığını bilerek.

İnsanoğlu inansa da, inanmasa da yüce Yaratıcı verdiği esrarengiz emirle binlerce kompüter işlemini bu minik hücrelere ve onlardan milyarlarca defa daha küçük olan elektronlara iletir durur. Ve bir an, bu büyük sistem bir noktasında ”Dur” emri alınca herşey biter. Acaba kalbin atışlarını sağlayan bu elektronik ve matematik nizam nasıl böyle şaşmadan yürümektedir?

Kalb her atışı sırasında, bu elektrik intikalleri bir ritim halinde vücudun en uzak noktalarına iletmektedir. Bu yüzden vücudun çeşitli noktalarından, bir elektrik devresi bağlayarak kalbin elektrik intikallerini kabaca takip ölebiliriz. Bu yüzeyden çalışma usulü dahi, bize kalb kasının sağlık raporunu verebilmektedir. Kalb kasından yayılan elektrik intikaller bilhassa kalb kasının iyi beslenip beslenmediğini, kalb damarlarında bir tıkanma olup olmadığını onaya koyar. İleride bu konuya tekrar dönece­ğim.

Şimdi, kalbin iç yüzüne geçiyoruz. Kalbin içinde de, dışında olduğu gibi bir zar vardır. Bu zarın en mühim özelliği, kalb kapaklarıyla, onları saran minyatür deseni­dir. Bu zar öylesine ince, fakat öylesine sağlamdır ki, kalb tonlarca kanı pompalarken en ufak bir arıza göstermez.

Kalbin dörtlü gözü: Kalbin sağ bölümleri genelde kirli kanı. Sol bölümleri ise temiz kanı işler. Dokulardan gelen kirli kan sağ kulakçığa akar; sonra üçlü bir kapak sistemi ile sağ karıncığa, oradan iki damar çıkışıyla akciğere ge­zer. Akciğerlerde arınan kan sol kulakçığa gelir; oradan harika bir sistemle sol karıncığa geçer; oradan da, yine özel kapaklarla, en büyük damar olan aortdan vücudun her yanına yayılır. Bu kaba tarifin altında üç harika tablo seyrederiz:

1. Karıncıklarla kulakçıklar arasındaki harika kapaklar. Bu iki bölüm arasında, kalbin iç zarından başlayan minik kas köprüleri bir sistem oluşturur. Bu sistem sonradan düzleşerek, iki tarafa açılan bir köprü gibi, kalbin iki bö­lümünü birbirine bağlar. Köprü ayakları, kalbin kompü­ter sistemine bağlanan elektronik köprü açıcıları gibidir. Bu kapaklar kalb kan pompalarken kapanır, vücuttan kan dönerken açılır. Köprü ayakları şeklindeki bu harika per­de sütunlar kalb kasına öyle noktalardan tutulmuştur ki, kalb büzüşüp genişlerken bu perde ayaklar mikron mikron çekilir. Kan kalbin önünde beklemeden yoluna de­fanı eder. Kalb kasında meydana gelen kasılma dalgaları, köprü ayağı vazifesi gören bu minik kaslarla aynı matema­tik ahenk içinde yayılır. Kral saraylarının eşsiz süslü per­delerini andıran bu muhteşem manzara, âdeta onların matematik ve fizik “zekâlarını” sergilemektedir. Kalb pompalamaya başlayınca, bu perdeler, İlâhî bir seremoni ne bahçelerini kapatmakta, kan bir başka perdeden ve köprüden, aortun açılan noktalarından vücudun engin tenyalarına hayat götürmektedir.

2. Kalbin en ihtişamlı noktalarından birisi kanı vücuda salıveren aort kapaklarıdır. Üç perdeden kurulu köprü şeklindeki bu kapak düzeni, açılırken belli noktalardan çift sistemli geçişler verir. Kalb, hayatı hücrelere yansıta­cağı zaman gerilerek bir pompa hareketi yapar; bu sırada diğer kapaklar kapanır ve aort kapağının perdelerinin ayaklarında bin bir titreşim hareketi yayılır. Bu hareketler dalga dalga kalb karıncığının üst kısmında haşyetle şahlanır ve kan, vücuda dağdır. Bu köprü ayaklarına benzettiğimiz perdeler, “papiller kas” dediğimiz minicik teller­den oluşmuştur. Bu küçük kaslar inceliklerine rağmen, vücudun en güçlü çekme hareketi yapan kaslarıdır. Bu kasların çalışması sırasında, sinirlerden iletilen elektriksel kumanda ile kalb kasılmasının fevkalâde senkron olması gerekir. Bunu sağlamak için, kalbin her mikron karesin­de, elektrik dağılım ve yayılımının ventrikül kasıyla birlik­te, bu papiller kaslarda da aynı âhenkte yürümesi gerekir. Aksi takdirde, kanı basan kuvvetler topluluğu ile aortu açan bu papiller kasların senkron bozukluğu kanı tekrar geri döndürür. Bu hal kalbin zamanla iflâsı demektir. Ni­tekim kalbin aort bölgesindeki bazı hastalıklar sebebiyle bu senkron bozulur ve kalb, yetmezliğe gider.

3. Kalbin yapısındaki sinir nodülleri: Kalbin kas doku­sunun sinir dokusuyla birlikte yoğrularak tekleştiğini be­lirtmiştim. Kalbin senkron çalışmasındaki çok hassas gerçekler sebebiyle, kalbin içinde özel sinir merkezleri, bir mânâda minik beyinler, vardır. Bu merkezlerin vazifeleri teferruatıyla bilinmemekle beraber, senkron olayları otomatikleştirdikleri muhakkaktır. Bu merkezlerden bir ta­nesi aortun dibinde, fakat kalbin üstündedir. İkincisi, kalbin içinde, kulakçık duvarı altındadır. Üçüncü merkez ise, karıncıkta devam eden bir ağ demeti mahiyetindedir. Sinir fizyolojisi açısından kalb izlenirse, bu üç merkeze de gerek yoktur çünkü, bütün diğer organlara hükmeden bitkisel sinir sistemi dalları kalbde de mevcuttur. Kalbin çalışmasında ne özellik vardır ki, kalbe bu minik beyinler yerleştirilmiştir? Temas ettiğim gibi, kalbin çalışmasında­ki çok karışık elektronik hesaplar gereği bu merkezlerin var sayılması, sağlam bir izah tarzı değildir. Çünkü, diğer organlar içinde de devamlı kontrolü gerektiren çalışma metodları vardır—böbreklerde ve rahimde olduğu gibi. İlerdeki bölümlerde temas edeceğim üzere kalbin, diğer hissî faaliyetleri ve ileri derecedeki elektromanyetik prob­lemleri açısından bu merkezlere ihtiyacı vardır.

Şimdi, kalbin diğer organlara benzeyen sinir sisteminin genel yapısını inceleyelim. Vücudumuzda, hemen hemen bütün organlar, vazifelerini bitkisel sinir sistemi dediği­miz çift ayaklı bir sistemin çalışması içerisinde âhenkleştirir. Bu sistemin birinci ayağı parasempatik sistem ismiyle tanınır ve beyinden gelen bir sinirle (vagus) yönetilir. Bitkisel sinir sisteminin ikinci ayağı sempatik sistem ismini alır ve omurga yanlarındaki özel ganglionlardan gelişir. Kalbe ait olaylarda bu sinirler on, on bir, on iki no’lu merkezlerden kalbe mesaj getirir. Her iki sistemin sinirle­ri, karışık tesirleri beynin hipotalamus bölgesinden kalbe nakledebilir. Koşuşturmalar, heyecanlar, havada oksijenin azalması gibi tesirler kalbe bu yollardan tesir eder. Bu tesirlerde, böbrek üstü bezi gibi hormonal faaliyetler ara­bulucudur. Kalbin kaba beşerî işlere intibakı bu yoldan sağlanır.

Bütün sinir tenbihleri, kalbin hususî minik beyni sayı­lan kalb içindeki sinir düğümlerinde değerlendirilir ve ge­rektiği şekilde kalbe aktarılır. Diğer organlarda olduğu gi­bi, kalb de hayatın temel davranışlarını bu sistemlerin yardımıyla kendi kompüter tablosunda tamamlar. Bunlar arasında bazılarını net olarak tanıyabiliriz. Meselâ, geniş­leyen damarlar tansiyonun düşmesini gerektireceğinden, bu kompüter sistemler kalbin daha hızla çalışmasını salık verecek ve bu yüzden çarpıntı hâsıl olacaktır.

İnsan vücudu, yaşarken yaptığımız hatalar sebebiyle, çoğu kez doğumdan getirdiği zindeliği koruyamaz. Bu bakımdan, kalbin yukarıdan beri saydığımız normal dü­zeni ve hasapları, yeni şartlarda yeni intibakları gerektirir. Kirli havada yaşarsanız, sigara içerseniz akciğerde havalan­ma zorlaşır. Kalb bir defada gereği kadar temiz kan ememez. Bu durumda, otomatik kompüter sistemler çeşitli uyum çareleri arar; ya çalışmasını hızlandırır, ya emmeyi güçlendirirler. Aynı olaylar, böbrek yönünden çok daha karışık meselelerle birlikte gelir. Süzme sistemindeki arı­zalar, kalb açısından çok karışık uyum problemleri doğu­rur. İşte, göğüs boşluğunda taşıdığımız o 270 gramlık or­gan ve içindeki 1 gramlık minik beyin öyle sistemlerle do­natılmıştır ki, sanki on binlerce tıp bilgini oturmuş, her âna göre yeni tetkikleri tartışmış ve çareler bulmuştur. Çoğunun farkında bile olmayız; fakat o, aksatmadan, akıl almaz bir şekilde hesabını yapar ve hayatiyetimizi devam ettirir.

Kalbin hastalıkları bölümünde bu aksamaları anlataca­ğım. Kalbin maddî faaliyeti, dış görünüşüyle, kanı günde 100.000 kez pompalamasıdır. Bu minik kas parçası, 70 yaşındaki bir insanda 250.000 ton kanı vücudun her yerine göndermiştir ki, kabaca yapılan bu hesap dahi akıllara durgunluk verir. Kan damarları uc uca eklendiği takdirde 150.000 km’yi bulmaktadır. Bir tek kalbin yetmiş yıllık ömür içinde bu kanaldan yaptığı faaliyet, 5000 nüfuslu bir kasabanın su şebekesinin bir yıllık faaliyetine eşittir.

Kalbin elektromanyetik sırları

Göğsün orta sol bölümünde bulunan kalb, oraya sıra­dan bir eşya gibi konmuş değildir. Aksine, bir radar alıcısı gibi, açı hesaplarıyla muayyen bir yöne monte edilmiştir. Bu gerçek, kalbin vektör kardiyografisinin incelenmesi sı­rasında anlaşılmıştır. Bu konuyla ilgili resmimizde de gö­rüleceği gibi, kalb üç düzlemin her birisiyle belli bir açıda ilgi kurmakta ve bu ilgiyi elektromanyetik yönüyle koru­maktadır.

Bu, yeni olduğu için az bilinen bir konudur. Hâlbuki Mart ayında kalb tıkanmalarının çok görülmesinden tu­tun da, hayata ait daha pek çok derin sırlar kalbin bu isti­kamet hikmetinde yatmaktadır. Kalb, duruşu itibarıyla, uç kısmı daha sola, kaidesi biraz daha ortaya doğru monte edilmiştir. Bu yönleşme sebebiyle kalbin faaliyeti sırasın­da üç ayrı manyetik alan meydana gelir. Bunlardan biri ortadan sola doğru yatık bir manyetik düzlemdir; sağ omuzdan sol böğüre doğru açısal bir eğiklik verir. İkinci manyetik eksen, yukarıdan aşağıya, sağ yanımızdaki man­yetik eksendir. Üçüncü manyetik eksen birincinin izdüşü­mü gibidir: sol omuz istikametindedir. Bundan dolayı, vücudun normal sağ-sol ve yukarı-aşağı eksenlerine naza­ran kalbin iki orikülü arasından geçen özel bir ekseni var­dır. Bu eksen uzay geometrisi açısından kalbin ilk ekseni­ne diktir ve vücut eksenleriyle belli açısal irtibatlar göste­rir. Sağ memenin biraz altından ve içinden geçen bir nok­ta ile sırtımızda sol kürek kemiğinin biraz altında iç koltukaltı hattından geçen bu eksen, aslında, elektro çizgile­rinin temel yapıcısıdır. Şimdi kalbin bu elektromanyetik sistemine niçin önem verdiğimizi anlatacağım.

Kalb faaliyeti maddî açıdan tamamıyla elektrik intikalleriyle sağlandığından, kalbin kararlı bir manyetik sistemi bulunması gerekmektedir. Aksi takdirde, yukarıda teferruatını incelediğimiz o harikulade düzen faaliyetini koru­yamaz. İşte, kalbin bu kararlı elektromanyetik sistemi, bir yanıyla da damarlar vasıtasıyla bütün hücrelere intikal eder. Bugün, biyolojinin hâlâ çözemediği biyomanyetik alan ve dokuların statik elektriği, aslında, kalbin bu mer­kezî sisteminden doğar. Tâ Çinliler zamanından beri çeşitli hastalıklarda aranan tedavi metodu, bu elektrik siste­mine tesir etmek gayesine dayanır (akupunktur).

Kalbin kendisine has ihtişamlı manyetik vektörler siste­mi, daha bundan otuz yıl öncesine kadar kalbdeki elektrik faaliyetlerini sıradan bir kas cereyanı sayanları gerçekten gülünç duruma düşürmüştür.

Göğüs boşluğunda var olan hayat merkezi, İlâhî sanatın bütün incelikleriyle birlikte, insanın nasıl itina ile yaratıl­dığının da fevkalâde bir örneğidir.

Kalbin eksenlerine has bu elektromanyetik faaliyetin daha ilgi çekici bir yönü vardır. Kalbin minik beyinleri ile ona bağlı sinirler, kendi istikametlerinde küçük manyetik alanlar hâsıl ederler. Bunlar da ayrı birer manyetik düzle­min temsilcisidirler. Birbirinden farklı manyetik düzen­lerden teşekkül eden bu elektromanyetik faaliyetler öyle­sine sistemli uyumlar içindedir ki, bütün vücuda dağılan bu elektriksel yayılma aksamaz. Bu nokta, kalb yetersiz­likleri ve kalbin kaslarındaki hastalıklar açısından çok mühimdir. Bazı hastalar gittikçe ağırlaşırken, aynı tür hasta­lıklarda bazı hastaların daha kolay tedavi edilebilmeleri, işte, yaratılıştan gelen bu vektörler sistemiyle yakından ilgilidir ve henüz kalb biyolojisinin çözemediği bir kanun­dur.

Damar sistemi

Kalbin, bütün hücrelere hayat servisini vermek için, 150.000 kilometrelik bir kanal sistemiyle, yani damarlar­la yola çıktığını biliyoruz. Ama çoğumuzun bilmediği bir şey var. Bu damarlar ne bir lastik boru, ne de elektrik kab­losunun bir benzeridir. Bir damar kesiti incelendiği za­man, onun da kalb gibi iç içe birçok dokulardan kuruldu­ğu görülür. Bu sıra içten dışa şöyledir: En içte, dudağımı­zın iç derisi gibi bir iç zar; bunu saran bir kaide zarı ve on­dan sonra çok ince bir kas tabakası ile bu kas tabakasını sa­ran yeni bir zar; bunun dışında üç-dört kat, kalınca bir elastik kas tabakası ve tekrar bir zar; sonra da damarı dış­tan kapatan bağ dokusu; damarın sinirleri ve damarın da­marları. Böylece ince olsun, kalın olsun her damar yedi ta­bakadan teşekkül etmektedir.

Çalışma sistemi açısından damarlar, açılıp kapanma özelliğine sahip kanallara benzetilebilir. Unutmamak ge­rekir ki, damar çevresindeki yedi katlı bu sistem bütün damarları istenilen ölçüde daraltıp genişletebilmektedir. Bütün organların yaşama rahatlığı ve şansı, buraya gelen kana, dolayısıyla damarların genişliğine ve darlığına bağ­lıdır. Normal bir vücutta hangi organın ve dokunun ne kadar kan alması gerektiğini kalbe bağlı bir kompüter sis­tem hesap eder. Meselâ, yemek yemeye başladığımız za­man, tükrük bezlerinden başlayarak mideye kadar sindi­rim organlarının damarları genişletilir. Sindirim karaciğer bölgesine geçince, bu kez o bölgenin damarları genişletilir ve dolayısıyla faaliyeti artırılır. Tabiî, basit olarak ifade edilen bu düzen teferruatta çok büyük zorluklar doğu­rur. Birçok bilim adamına göre, ihtiyarlığın ve ölümün se­bebi damar sistemindeki bu faaliyetin yavaş yavaş sonlanmasıdır.

Damar sistemini büzen ve açan normal vücut sistemati­ğinin dışında birçok tesirler vardır. Damarlar bitkisel sinir sisteminin, yani irademiz dışındaki sistemin kontrolünde olduğundan, damarların açılıp büzülmesi normal şartla­rın dışında moral tesirlerle de yakından ilgilidir. Bilhassa beynin en altındaki hipotalamus bölgesi moral tesirlerle-yüklenebilen ve bunu hormonlar vasıtasıyla damarlara iletebilen müstesna bir merkezdir. Birçok ilim adamı hipotalamusta böyle bir moral merkezinin varlığına inanır.

Gerçek odur ki, yüce Yaratıcı hipotalamus vasıtasıyla, insanoğluna maddî yapısında bile bir ahlâk merkezi yerleştirmiştir. Kin, nefret, ihtiras gibi duygular hipotalamus aracılığı ile önce hipofize ve oradan da böbrek üstü salgı bezine öylesine tesir eder ki, damarlar büzüşmeye başlar. Aksine sevgi, merhamet, tevekkül duygulan bu merkeze müsbet yönde tesir eder. Bu halde salgılar artar ve damar­lar genişler.

Kalbin bu olaydaki yeri nedir? Kalb, ilende açıklayaca­ğımız gibi, gerçekte bu duyguların merkezidir. Bu düzen, damarları açıp kapattıkça belli ölçüde intibak sağlamak is­ter. Bu intibak temelde kan basıncı vasıtasıyla sağlanabil­mektedir. Fakat ne yazık ki, kan basıncı ile sağlanan inti­bak sınırlıdır ve başka problemler doğurur. Şimdi hadiseyi biyolojik silsilesi içinde inceleyelim. Yukarıda bahsetti­ğim hipotalamus, kalbin mânâ yönünden gelen kin ve nefret gibi menfi bir duyguyu alır ve altında bulunan, vü­cudun şef orkestrası sayılan hipofız bezine yansıtır. Bu yansıtma şöyle olur: Büyükçe bir fındık ebadında olan hi­pofiz salgı bezi, beyin zarının uzantılarından kurulu, göz­bebeği gibi, diyafragmaya benzeyen bir sap sistemiyle beyne bağlıdır. Hipotalamus bir elektrik tesirle hipofizi dip kısmından bu zar vasıtasıyla büzer. Ve hipofîz bezinin salgıları en az seviyeye iner. Bu menfi tesir böbrek üstü bezlerinin ve diğer hormon sistemlerinin çalışma düzenini bozarak, sonunda damarların büzülmesine yol açar. Aynı mekanizma sevgi ve merhamet duygularıyla tersine çalışır. Bu hadisenin gerçek yanını içimizde sevgi ve merhamet hisleri doğduğu zaman, kalbde ortaya çıkan sıcaklıktan se­zebiliriz.

Genelde, damarları büzen hadiseler vücudun umumî elektronik beyin düzenlerini harekete geçirerek kalbi, ka­nı daha güçlü basmaya zorlar. Kan basıncı artar. Bu du­rum, zamanla damarların iç çeperlerinde sertleşmeye yol açar ve “tansiyon yüksekliği” dediğimiz hal zuhur eder. Şüphesiz, tansiyon yüksekliğinin birçok sebepleri vardır; onlara ilgili bölümde temas edeceğim. Damar büzüşmele­rinin daha büyük neticeleri, psikosomatik dediğimiz has­talıklar grubudur. Herhangi bir organda damar büzülme­si âni problemler tevlid edebilir. Meselâ, yemek yerken âni bir öfke veya parça parça üzüntüler, mide damarla­rında büzüşmelere sebep olur. Bu bölgeye rastlayan ve mide iç yüzünü asidin tesirinden koruyan hücreler bun­dan zarar görür ve midenin 6 bölgesinde, midenin normal asidi kendi iç derisini yakar. Mide ülseri dediğimiz hasta­lık böyle hâsıl olur.

Üşütmeler, sıkıntılar ve başka yerlerdeki düzen bozuk­lukları, bir organı, damarlar vasıtasıyla beslenemez hâle koyabilir. Damarların genişleyip büzülmesi sırasında kaba hatlarıyla normal hayat refleksleri vardır. Genelde sıcak, damarları genişletir; soğuk, büzer. Bu refleks sırasında unutulmaması gereken bir nokta var. Bir bölgede damar büzüldüğü zaman, miktarı sabit olan kanın dağılabilmesi için bir başka bölgede damarların genişlemesi zarurîdir. Bunun pratik bir ehemmiyeti vardır. Aniden soğuk suya girdiğimiz zaman, kan iç organlara hücum eder. Eğer tok isek, mide ve çevresindeki damarlarda çalışma sebebiyle zaten fazla kan vardır. Bu defa, kanın fazlası göğüs veya kafa boşluğundaki organlara gitmek zorundadır ki, tok karına aniden suya atlamalarda ortaya çıkan ölümün sebe­bi budur.

İhtiyarlığın ve sağlıksız hayatın asıl sebebi, damarların esneme kabiliyetinin kaybolması olduğuna göre, acaba damarlarımızdaki esnekliğin daha uzun süre devamını sağlayamaz mıyız?

Damarların en pratik şekilde genişlemesi veya daralma­sı ısı farkı ile olur. Onları genişletip daraltan en kestirme yol, sudur. Bilhassa kalbden uzak bölgeler, kol ve ayaklar sık sık yıkandığı takdirde, buradaki damarların egzersiz kazanacakları aşikardır. Daha önemlisi, egzersiz sırasında bu bölgelerdeki lokal durgunlukların giderilmesi hadisesi­dir. Normal olarak, çeşitli sebeplerle bu bölgelerde küçük damarların tıkanması sonucu, dolaşım zorlanmaları olur. Bu olaylar daha çok mikrofazlarda, yani çok küçük nokta­lardadır. Farkına bile varmayız. Ancak, hayat boyunca uzayıp giden bu menfi tesirlerle meydana gelen dolaşım duraklamaları neticede damar sertleşmelerine yol açar. Hattâ beyin dolaşımı için yüzün yıkanması da bu açıdan büyük ehemmiyet taşır. Tarif ettiğimiz yıkanmaların gün­de bir kaç kere tekrarlanması ve kesin bir disiplin vasfı ta­şıması şarttır. Tarif etmeye çalıştığımız tedbirin, abdest almadaki harika sağlık hikmetini bir yönüyle de olsa aksettirdiğini inkâr etmek mümkün değildir. Tansiyon me­seleleri bölümünde damarların özelliklerine bir başka yönden temas edeceğim.

Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Yeni Asya Yayınları, Kalp ve Ötesi kitabından alınmıştır.