İdam Curcunası

Suudi Arabistan’da idam edilen vatandaşlarımızın durumunu baha­ne eden “İslam düşmanı” haysiyetsizlerin yüce dinimize ne kadar âdice saldırdıklarını gördünüz. Akılyaşı, yedi-sekiz yaşını geçmeyen bir kı­sım yazar müsveddeleri ise, Haccı boykota kadar saçmaladı. Suudi Arabistan’da ne tarz bir yönetim olursa olsun hac farizası feda edilemeyen bir haysiyet borcudur. Hac, in­sanın Allah’a karşı yaptığı dünyanın her tür­lü tutkusundan kurtulduğunu dile getiren muhteşem bir ibadettir. Suudi Arabistan’ın yönetim tarzını tartışmaya kalkmamız dahi, fevkalade cahilce temellere oturtulmakta­dır. Hatta öyle cahil yazarlarımız var ki, Su­udi Arabistan’a hac ibadetinin gelir getirdi­ğini sanmaktadır. Hâlbuki Suudi Arabistan hac mevsiminde bütçesinden çok büyük gi­der ayırmaktadır. Ve bu ülkenin zenginliği öylesine fazladır ki, yılda beş milyon kişinin zorluğuna katlanması düşünülemez, kaldı ki, bir ülkede idam cezasının tarzına baka­rak o ülkeyi boykot etmeyi teklif eden şaşkınlar uzun yıllar giyotin ce­zasının uygulandığı Paris’te­ki sefih hayatlarını boykot etseler herhalde daha haysiyetli olur.

İdam Curcunası
İdam Curcunası

İdam cezasının üzerinde bütün dünya ülkelerinde yıl­larca birçok birbirinden zıt görüşler ortaya atılmış, hat­ta bu yüzden birçok Avrupa ülkesinde de idam cezası kaldırılmıştır. Bilindiği gibi idam cezası müstakbel suç­lulara karşı en güçlü caydırı­cı ceza usulüdür. Çünkü ço­ğu kez bir insanın öldürül­mesi veya öldürülebileceğinin önceden bilinmesi bir­çok insanın hayatını kurtarı­cı mahiyettedir. Çoğu kez bir suçluya karşı merhamet duymanın suçsuz pekçok insanları mağdur ettiğini görmeliyiz.

Amerika’da bir zamanlar salgın hale gelen çocuk ka­çırma, kadın kaçırma ve te­cavüz ancak bu suçlara kar­şı idam cezası uygulanarak durdurulabilmiştir. Yine aynı ülkede yaygın bir biçimde gelişen sokak anarşileri, po­lis öldürmenin idamla ceza­landırılması sayesinde frenlenebilmiştir. Sokaktaki ma­sum insanı, canını ortaya koyarak korumak isteyen polisi öldüreni idam etmeyelim diye kampanya açarsanız bunun anlamı “varsın masum insanlar soyulsun, öldürülsün, ırz­larına geçilsin” gibi bir fetva özelliği taşır.

Kaldı ki idam cezasına karşı çıkan, bu ce­zayı ülkelerinden kaldıran ülkelerin, gerek Bosna karşısında takındıkları tavır, gerekse fakir Afrika ve Asya ülkelerine yaygın bir bi­çimde silah satışı ile sağladıkları iğrenç ci­nayetler ortadadır. Gineli bir doktor arkada­şım bir sohbetimiz sırasında “Avrupalı’nın kibarlığı yayalara yeşil ışık yandığı müddetçedir. Kazara kırmızı ışıkta geçerseniz size vurup geçmekten tereddüt etmezler” demiş­ti.

Hele hele idam cezaları ile onun infaz tarzı arasında bilinçsiz yorum yapmak ise yine cahilliğin kürsüsündekiler için pek gülünçtür.

İdam cezalarının uygulandığı insana verdiği eza bakımından sıralanması lazım gelirse (Amerika’da bu hususta çok ciddi bir araştır­ma yapılmış. Bu araştırmaya göre) en işken­ce vereni elektrikli sandalye ve asılmadır. Bunlardan bir gömlek düşüğü siyanürle gaz adasında zehirlemedir. Suçluya uygulanan idam cezaları arasında suçluya hemen he­men hiç ızdırap vermeyeni ise giyotindir, şüphesiz baş kesilmesi de aynı sıra içindedir.

İslam dininin genel olarak ceza tarzı ise, caydırıcılık ilkesine dayanır. Yüce kitabımız Kur’an, evli kadının zinası ile adam öldür­meye karşılık kısas’ı, yani suçluların öldü­rülmesini tensib etmiştir. Daha önemlisi Kur’an’a göre hapis cezası vermek mümkün değildir. Bu yüzden İslamın temel ilkesi her­hangi bir sebeple insan özgürlüğü kısıtlana­maz ilkesidir ki, süper modern bir insan haysiyeti kavramıdır. Nitekim Fahri Kâinat Efendimiz zamanında inançları bile olma­yan bazı suçlulara hapis cezası verilmek istenmişse de, yüce Peygamberimiz karşı çık­mış ve özgürlüğün kısıtlanması için bana mazeret getirmeyin demiştir. İdam cezaları­nın uygulanmalarında ise, Kur’an’ın, İslami­yet’in özel bir tarzı yoktur. Her ülke kendi geleneklerine göre bu cezayı uygular.

Birtakım geri zekâlılar, “gördünüz mü, Şe­riat gelse kelleleriniz tehlikede” gibi gülünç olmaktan öte mutlak bir cahiliyeti, iğrenç bir önyargıyı sergilemektedirler. Önceki yazılarımda da bildirdiğim gibi bin sene şeriat­la idare olmuş Türk toplumunda çok ağır suçlar dışında kimin burnu kanamış? Ve ço­ğu kez de Osmanlı’da idam asılma şeklinde uygulanmıştır. Bir ceza kanununda idam cezası varsa, o ülke de bunu uyguluyorsa bunu rejimin bir rahatsızlığı şeklinde gös­termek çok aptalca olmuyor mu? Cumhuri­yetin ilk döneminde çoğu siyasi mahiyette olan idam infaz edildi. Bir kimse çıkıp da “Sakın Atatürk ilkelerine uymayın. Bu rejim insanları asıyor” diye yaygara mı kopardı? Yine o devirdeki idamlar dolayısıyla kimse çıkıp “Kahrolsun cumhuriyet, kahrolsun la­iklik” diye slogan mı attı? Laikliğin içinde ve savunulmasında son günlerde öyle büyük çift standart değil de bin standart oynandı ki, şeriatı karşısına alıp öğrenmeden, bilmeden bir ülkede ken­di kanunları çerçevesinde infazlar yaptı diye İslamiyete karşı çıkanlar, gün gelecek ki şe­riatın merhametli ve şefkatli uygulamalarının altına gir­mek için torpil patlatacaklar. İslamiyetin insan haysiyetine ve yaşama özgürlüğüne verdiği kıymet ve değeri mil­letimizin kurduğu iki büyük devlet yönetiminden tüm ay­rıntıları ile incelemek müm­kündür. İslamiyet’e karşı çıkan rejimlerin yaptıklarını tartışmaya bile cesaretiniz yok. Ama demagoji ile ger­çekleri örtmenin ömrü bit­miştir. Hâlâ siz İslam dünya­sında çirkin düşmanlıklar oluşturmanın aptallığı içindesiniz. Şunu iyice bilin ki, siz bu millete neyi söylerse­niz tersini yapacaktır, çünkü yüreğinizdeki hainliği çok iyi bilmektedir. Bu yıl hacca gi­denler çok daha fazla olacaktır. Milletimizle Arap dünyasının arasını açma, dünya petrol politikasının yüzyılı aşkın süreden beri uyguladığı müthiş bir hiledir.

Bu vesileyle Cidde’de şahit olduğum olayı anlatmak isti­yorum: İsmini açıklamak istemediğim Suudi Arabistan’ın çok önemli bir yetkili­siyle Cidde Havaalanı şeref salonunda oturuyorduk. O zat bizi yolcu etmek üzere gelmişti. Tam o sırada İngiliz elçisi de şeref salonundan geçiyordu. Yanımızdaki zata “Hâlâ Türk­ler’den usanmadınız mı? Onların Osmanlı yönetiminden hep şikayet ederdiniz!” dedi. Bunun üzerine yanımızda bu­lunan Suudi yetkili, “Sizin yönetiminizi tattıktan sonra onların kıymetini an­ladık. Şimdi onlardan daha yakın dos­tumuz yoktur” dedi.

Sevgili mümin kardeşlerim, sakın bu oyu­na gelmeyin! Suudi Arabistan halkının bizim ziyaretçilerimize nasıl dost olduğunu hatırı­nızdan hiç çıkarmayın.

Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, 24 Ağustos 1995 tarihli Akit Gazetesi’nden alınmıştır.