Harikalar Harikası Bir Organ: Beyin

Üzerinde en çok tartışma yapılan organ, beyindir. Şüphesiz en çok ilim spekülasyonu da beyin üzerinedir. Maddeciler, insanı hücre yığını sandıkları için, beyni bütün kabiliyetlerimizin merkezi ve yapıcısı sayarlar.

Beyin harikalar harikası bir organdır. Fakat hiçbir zaman “her şey” değildir. Sevgi, san’at ve akıl, onun sınırlarından çok ötededir.

Beyin, muhtelif tip hücrelerden kuruludur. Bunların bir kısmı elektrokimya işlemleri yapar; bir kısmı kompüter gibi alıcı vericileri düzenler. Bir kısım hücreler hizmetçi hücrelerdir, asıl sinir sistemi hücrelerine besin hazırlar, onların artıklarını kana atarlar. Beyin hücrelerinin önemli bir özelliği, mesajlarını elektrik sinyalleri şeklinde merkezden merkeze yine kendi uzantılarıyla nakletmeleridir. Kendinden binlerce, yüz binlerce ötedeki merkezlere, uzantılarını bir elektrik teli gibi uzatırlar.

Beynin büyük bir kısmı, duyu organlarından gelen sinyalleri değerlendirmekle görevlidir.

Bunlar bazen elektriki, bazen kimyevi reaksiyonlar şeklinde toplar. Tahminen beynin 1/3’ü bu işle görevlidir. Beynin 1/3’ü de hareket ve denge işlerini düzenler.

Yani bir istek beyin hücresine yansıyınca, çeşitli ara merkezlerden geçip omurilik kanalı ile sinir uçlarına kadar iletilir. Orada kaslara elektrokimyevi bir tesir verilir ve hareket, kas çekilmeleri ile mekanik hale gelir.

Harikalar Harikası Bir Organ: Beyin
Harikalar Harikası Bir Organ: Beyin

Beyindeki konuşma merkezi, solunum merkezi ve hormonları yöneten merkezler bilinmektedir. Bu merkezlerdeki kompüterler görevleri otomatik yürütür. Ayrıca bu görevleri yapmak üzere hazır bekleyen yedek beyin hücreleri vardır, özellikle hafıza hücrelerinden bir tanesi bile, yüz binlerce kayıt yapacak niteliktedir.

Maddecilerin bütün gayretine rağmen şuur ve zekâ, bir merkeze yerleştirilmiş değildir. Bunların elektromanyetik bir birikme olacağını söyleyenlere karşı ünlü fizyoloji âlimi

Prof. Filkenstein: “Zekâ, kendini kavrayamaz, çünkü onu da çözebilen bir başka zekâya gerek vardır. Bu da sonsuza kadar gider” demiştir.

Beynin ön bölümünde zekâ merkezlerinden söz edilmiş, fakat sonradan bu merkezlerin zekâ değil, ilgi merkezleri olduğu tespit edilmiştir.

Beynin bu elektrokimyevi yapısı, harikulade kompüterize matematik bir ahenk içinde birbirine bağlanmıştır.

Ancak unutmamak gerekir ki, beyin mekanik bir kompüter sisteminden ibarettir. Nasıl bir kompüter kendi kendine bir program yapamazsa beyin de program halk etmez; onun verilmiş sistemini mekanize eder.

Bunu en iyi görme olayında inceleyebiliriz. Görme, gözün dış kısmında birkaç küçük kompüter ve optik olayla başlar. Göz bebeğinin ışığa ayarlanması, merceğin odağına ve arkadaki sinir tabakasına göre ayarlanması gibi. Bu sistemler, şekillerin retinaya net bir şekilde düşmesini kompüterize ederler.

Retina, müthiş bir elektrokimya fabrikasıdır ve televizyonun keşfinden sonra anlaşıl­mıştır ki; fevkalâde karışık dörtlü bir kompüter sistemi ile ışık yoğunluğu ve renkli görmeyi, akıl almaz şekilde elektrik enerjisine çevirip beyne gönderir.

Siyah – beyaz televizyonun keşfinden sonra, renkli televizyonun bulunması gecikti. Bunun iki fiziki zorluğa dayandığı anlaşıldı:

  1. Renk yoğunluklarının ahenkli şekilde elektrik akımına çevrilmesi.
  2. Renklerin elektrik akımına çevrilirken, belli aralıklarla gönderilmesine ihtiyaç duyulması, bu renk senkronunu zorlaştırdı. Bir renkli tüpü fabrikada ayarlamak aylarca sürüyor, tamir ise imkânsız oluyordu.

Kompüterlerin keşfi, renkli televizyon yapımının imdadına koştu ve bu önemli alet, insanlığın hizmetine girebildi.

Göz retinası da şekilleri beyne aktarırken, aynı yolu seçmek zorundaydı. Renkleri elektrik akımına çevirmek ve:

  1. Renk yoğunluklarını ayarlamak.
  2. 7 rengin senkronunu bulmak (TV üç renk senkronuna göre çalışır)

Bu iş için 4 ayrı kompüter sistemine ihtiyaç vardır ve bu göz retinasında mevcuttur. İşte bu harika fiziki kabiliyet, şekilleri derinlik ve incelikleri ile birlikte beyin hücresine aktarır.

Önemli olan, sonra ne olduğudur. Bu hücreler, yakınlarında bulunan göz hafıza hücrelerine, bu elektrik kayıtların kopyalarını fizik değerler olarak verirler. Kopyaların bir kısmı refleks merkezlerine gider (tehlike anında korunmak için).

İşte beynin bir anlamda işi, bu matematik ve fizik arşivlemedir. Şuur, akıl ve zekânın ortak yanlan da, şekillerin yorumunu yapmaktır.

Peki, gören kimdir? 10 mikron büyüklüğündeki beyin hücrelerinin içinde kâinatın bütün güzelliklerini kavrayan şuur mu vardır?

Koskoca bir dünya, bu hücreler içinde özel mikroskoplarla mı tetkik edilmektedir?

Yoksa boyutlar ve renkler arasına saklı olan güzellikler, beyin hücresinin, elektrik akımları arasında bulunan özel ressamlarca mı bize teşhir edilmektedir?

Elbette hayır! Bunlar içimizdeki ruh ve şuur kavramını anlamamız için ipuçlarıdır.

İçimizdeki bu kâinat sırrı, onları görmekte ve beyin bütün fizik mekanizması ile ona bir TV ekranı görevi yapmaktadır.

Bir müzik ziyafetini, her halde kulak merkezinin içindeki elektronlar dizisi inceleyip hoşlanmıyor.

Elimizdeki elektronik mikroskoptan üstün, çok büyük bir mikroskop olsa ve en güzel manzarayı seyrederken veya en güzel nağmeleri dinlerken, o hücreleri seyretsek, hücrenin bir ucundan diğer ucuna koşuşan elektronlardan başka ne götürürüz?

Oda kadar büyüttüğümüz beyin hücresinde bir sanatçı ararız. Bir dost, bize gördüğü güzeli anlatsın ve bize o müziğin nefis yorumunu yapsın diye. Ve o minik ekrandakini göreni ararız.

İşte onu görünce, sıra geliyor. İçimizdeki spikere:

Ruh’a… 

Ve onun hakkında da bilebildiğimiz tek şey, bu konuda fazla bir şey bilemeyeceğimizdir.

Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, 21 Ocak 1996 tarihli Akit Gazetesi’nden alınmıştır.