Doku Hayatı

İnsan ve Hayat
İnsan ve Hayat

İnsanın yetişkin haldeki harika vücut yapısını gördüğümüzde, bu defa, bu canlının çok müstesna bir mevki için çok özenilerek düzenlenmiş birtakım kompüter sistemleri taşıdığına şahit oluruz.

Yaratılıştaki, birbirinden güzel matematik programları. Fizik gerçekleri ve bunların hepsinin ötesinde, Büyük Yaratıcının büyük sanatını seyredebilmek için, onun en değerli eseri olan insanın maddesinde kısa bir seyahate çıkacağız; Ancak, insanın maddesindeki bu seyahatimizin başında, hücrenin hususiyetlerini bir kere daha hatırlamamız gerekiyor.

Bir hücreyi matematik programa bağlanmış sayısız kimyevi işlemleri yapabilen bir ünite olarak gördük. Onun sokaklarında bir mikron büyüklüğünde kabul edilen muhteşem laboratuarların neler imal ettiklerinden biraz haberdar olduk. Şimdi, acaba, bu hücre nasıl olacak da bir insana aksedecek? İnsanın yapısında nasıl bir vazife alacak? Bunu yavaş yavaş çözmeye çalışalım.

Hücrelerin toplu halde yaşamalarına doku hayatı diyoruz. Bazı toplu hayat maddeleri vardır ki, bunlar hücrenin ortak hayatı değildir. Mesela mikroplar bir arada bulunur. Bunlara “mikrop kolonileri” denir. Burada herkes kendi başına müstakil hayatını devam ettirir. Bu, bir sürü halidir; bir ortak hayat, bir cemiyet nizamı değildir. Çünkü bir sistemleşme yoktur. Halbuki hücrelerin doku nizamında bir sistemleşme hakimdir. Bu sistemin kurulmasında en mühim unsur, evvela iki hücrenin bağlantısıdır. İki hücrenin bağlantısını hücre zarı yapar. Hücre zarı canlılığın en esrarengiz pencerelerinden biridir.  Çünkü bu zar, çok eskiden sanıldığı gibi, öyle birtakım maddelerin basınçlarla, kimyevi hususiyetlerle delip geçtiği sıradan bir pencere değildir. Bu öyle bir penceredir ki, bir hücre kendi nizamını teşkil etmesi için hangi maddelerin alınacağını ve hangi maddelerin geri çıkarılacağını tek tek tesbit eder. Hücrenin kalesi diye kabul edeceğimiz bu zardan giren çıkanın mutlaka bir pasaport göstermesi gerekir. Bu pasaport da fevkalade inçe birtakım kimya sistemleriyle tanzim edilmiştir. Öyle olmasaydı da hücrenin içerisindeki herhangi kıymetli bir madde bu kapıdan serbestçe çıkabilseydi, hücrenin ölümü işten bile değildi. Veya tehlikeli bir madde bu hücrenin içerisine girebilseydi, yine hücrenin ölümü işten olmayacaktı.

En son araştırmalara göre, hücre kendisi için lazım olan hormon salgısını dahi bizzat talep etmektedir. Eskiden sanılırdı ki, hormon olduğu için, hücre bu hormonun tesiri altında üçer, fazla veya noksan beslenir. Kısacası, hücrenin hormona tabi olduğu düşünülüyordu. Halbuki hücre kendisi talep etmektedir, “Benim şu kadar hormona ihtiyacım var, kapımdaki alışverişleri değiştireceğim” diye sipariş vermektedir ki, bu fevkalade hayranlık verici bir şeydir. Sanki hücrenin şuuru, bütün bu sistemlere girip çıkan kimyevi maddelerin başka hangi kimyevi maddelerle dengeleneceğini de bilmekte ve idare etmektedir. İşte, hücre zarı bu noktada tamamen ilmi bir mucize göstermektedir.

Hücre zarının ikinci vazifesi ise, yanındaki hücre ile irtibat kurmasıdır. Hücre zarlarından birtakım uzantılar çıkmaktadır. Karşı hücrenin çöküntülü olan kısımlarına girerek iki hücre zarı müşterek bir yapı teşkil etmektedir. İki hücre zarının müşterek olarak kurdukları şehirleşme, gittikçe büyüyerek doku dediğimiz sistemi meydana getirmektedir. Doku, artık ortak bir zar sistemi içerisine girmiştir. Bu dokunun içine girecek maddelerle bu dokunun dışına çıkacak maddeler, aynı kompüter sistemine bağlanmıştır. Artık hücreler, doku lehine madde seçmek mecburiyetindedir. Bilhassa kan açısından bu çok ehemmiyetlidir. Kan geldiği zaman, dokuya girecek kan miktarı hücre açısından değil, doku açısından hesap edilerek alınacaktır. Bu kan miktarı da doku içerisinde her hücresin ihtiyacına göre, her hücrenin çalışmasına göre tayin edilecek ve o miktarda kan, besin, oksijen alınacaktır. Mesela  adalesi çok çalışan bir sporcu için adale dokusuna fazla miktarda bir giriş talebi imzalanabilecektir. Böylece, doku nizamı içerisindeki menfaatler birleşmiştir. Zararlar ve tehlikeler müşterektir. Tam manasıyla ahenkli, şuurlu bir cemiyet nizamı kurulmuştur.

Bu sistem içerisinde ilk iş vazife taksimidir. Çünkü, doku böyle bir sisteme geldikten sonra birtakım vazifeleri çok iyi yapmak üzere ihtisas kazanacak, başka birtakım vazifeleri de başka dokulara bırakacaktır. Diyelim ki, bu doku yalnız kasla, elektrikle alakalı birtakım işleri yapacaksa; artık salgı ile alakalı birtakım hadiselerin dışında kalacaktır. Ama, aslında her hücrenin içerisinde bütün bir dokunun, hatta bütün bir insanın hücrelerinin genetik kartları mevcuttur. Her bir hücrenin içerisinde her türlü maddeyi yapacak mitokondriler, her türlü salgıyı yapacak Golgi cihazları mevcuttur. Fakat doku nizamına geçtiği zaman bunlar körelmekte ve çok az vazife yapan üniteler olarak hücrenin içinde muhafaza edilmektedir. Ancak bazı organlarda herhangi bir tehlike belirirse, mesela yanındaki bir organda, doku katında bir hadise olup da orada birtakım vazifeler aksamışsa, diğer dokular bunu takviye edebilmektedir. Mesela, adale dokusu için üreme yasaklandığı halde bir yaralanma esnasında epitelle beraber adale dokusuna da belli, sınırlı ölçülerde tamir ve üreme vazifesi verilecektir. İşte, bundan dolayıdır ki, dokunun içerisindeki hücrelerde bütün kabiliyetler muhafaza edilmektedir.

Böyle bir doku düzeni kurulduktan sonra, birçok dokular bir araya gelerek bir sistemi nasıl büyütüyorlar? İnsan vücudunu tanımak için bu kabiliyeti tetkik etmek lazımdır. Bu kabiliyeti birkaç örnek sistemde ele alacağız. Bir çok dokulardan meydana gelmiş bir organın nasıl bir işlem yürüttüklerini ve bu işlemde birbiriyle’ nasıl bir irtibat sağladıklarını inceleyeceğiz. Bunun için verilecek iyi örneklerden bir tanesi gözdür.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Yeni Asya Yayınları, İnsan ve Hayat kitabından alınmıştır.