Batı İlmi Nereden Buldu?

Teknolojinin gelişmesinde dolayısı ile Batı’nın zenginleşmesinde ilmin rolü aşikârdır. Ancak bizdeki malûm Batı taklitçileri, ilmî Batının icad ettiği yolunda ilim tarihine ihanet içindedirler. İlmin, Batının doğuşunu iki ayrı perspektifte inceleyebiliriz.

Bunlardan biri ilmî düşünceye sahip çıkarak gelişmenin önünü açmaktır. İkincisi ise, doğrudan doğruya cebir ilminin doğuşudur.

Batı İlmi Nereden Buldu?
Batı İlmi Nereden Buldu?

İstanbul’un fethinden sonra bile Batı engizisyon mahkemelerinde, Galile’yi dünya dönüyor diye yargılıyorlardı. İlmin önündeki düşünce özgürlüğüne vurulan bu kement, ancak Avrupa’yı Osmanlılar’ın istila hareketi ile söndü. Kilise kendine geldi, Doğu’nun moral gücünde ilme verdiği özgürlüğün ve ilim adamına gösterdiği saygının büyük rolü olduğunu fark etti. Böylece Batıda yeniden doğuş (Rönesans) başlamış oldu. Bu gerçeği hiçbir ilim tarihçisi inkâr edemez. Yeryüzüne bitmez rahmetler sunan İslâmiyet, böylece ilmî kafesten çıkardı. Bizdeki ilim tarihini bilmezden gelen bazı yazarlar, bu rönesansı görmezlikten gelerek, ilmin gelişmesini Batı’nın kendi özgürlük mücadelesine bağlamak isterler. Halbûki rönesans ile birlikte ilim adamları kiliseye karşı çık­mamıştır… Aksine kilise bilimsel düşünceye İslâm gözlüğü ile bakmak zorunda kalmıştır.

Batıdaki bilimsel gelişmenin asıl kaynağı ise İslâm âlimlerinin ortaya koyduğu bilimsel eserlerdi. Bu açıdan baktığımız takdirde 17. yy’da Paris üniversitesinde, zorunlu ders olarak konulan Horasanlı Cabir’in (El Ca-biriye) kitabı, cebir ilminin detayları ile Batıya taşınmış, ondan doğan fiziğin teknolojiye temel taşı olmasını sağlamıştır.

Avrupa medeniyetinin kaynağı olarak tanınan bilgiler ise, aritmetiğin dar çerçevelerinden ve geometrinin birkaç ilkesinden ibarettir. Eski Yunan ve Roma’da rakamlar dahi bilinmediğinden aritmetik bile gelişememiştir. İslâm kanalı ile gelen rakamlar, Horasanlı Cabir’in bilinmezleri keşfeden cebir ilmi, bir anda Paris Üniversitesinde bomba gibi patlamış. Beruni’nin ışık ve mekanik fiziğe getirdiği temel ilkelerle birleştirilerek, en önemli bilim dalı olan fizik sahneye çıkmıştır. Bu arada nit­rat asidi, formik asit ve salisilik gibi asitlerin İslâm alimleri tarafından keşfi (Ömer Hayyam-Cabir ve Beruni) bilime yeni bir dal olarak kimyayı gündeme getirmiştir. O yıllarda kimyacı olarak tanınan pekçok İslam alimi deneysel kimyanın temel ışıklarını yakmışlardır.

İbni Sina’nın “Kanunname-i Tıp” adlı eseri yine Paris tıp akademisinde de biolojiye dayalı tıp ilmi gelişmiştir. Belki çoğu bilmez ama işin gerçeği “Kanunname-i Tıp” isimli eser Yüce Peygamberlerimizin hadislerinden alınmıştır.

Batıdaki bilim gelişmelerini özgür düşünceye bağlayarak bu büyük gerçekleri unutturmak isteyenler gerçekten ilim tarihinden nasibi olmayanlardır. Dört önemli bilim dalı olan biyoloji, fizik, kimya ve cebir ilimleri tamamı ile İslam alimlerinin gerçekleştirdiği icad ettiği ilimlerdir. Asırlardan beri politikasını İslam düşmanlığına dayalı olarak yürüten Batının, bu gerçekleri bildiği halde itiraf etmeleri beklenemez. Acı olan bizim taklitçilerin onların ağzına bakmalarıdır. Yaşamın bütün karelerinden ilimde insanlık sevgisinde aile ve cemiyet düzeyinde bütün dünya her şeyini İslamiyete borçludur. Belli bir zaman diliminde, İslam toplumlarında meydana gelen zaaflar ve ilme sahip çıkmama gafleti gerçekleri başka bir dünyaya taşıyamaz.

Çok yakın bir gelecekte İslamiyet, hem sosyal alanda hem ilim alanında kendi varlığındaki tüm cevherleri fark ederek panosunda layık olduğu ışıkları yakacaktır.

Uygarlığın temel tanımında en ağırlıklı ilke özgürlük, eşitlik gibi insani kavramlardır. Elbette teknolojik gelişmede belli doğrultularda olmak koşuluyla uygarlığın vazgeçilmez bir parçasıdır. Çeşitli bilim dallarında olduğu gibi özgürlük, eşitlik alanında da tüm ilkeler İslamiyet tarafından getirilmiştir. Avrupa’nın orta çağı yaşadığı dönemde İslam toplumu içerisinde bugün bile tahakkuku zor olan özgürlükler-eşitlikler yaşanıyordu. Fatih’in inananlara karşı olan saygısı, çeşitli dinlere karşı tavrın daimi tarafsızlık dillere destan olmuştur.

Aslında Fahri Kâinat Efendimiz tarafından getirilen Medine Beyannamesindeki eşitlik ve özgürlük, Birleşmiş Milletler ana sözleşmesinin hedeflerinden daha ileri güzellikleri temsil ediyordu.

Yüce Peygamberimizin Medine Beyannamesinde inanç, renk, cins, farklılıktan ne olursa olsun herkesin özgür ve eşit olduğunu ilan ettikten sonra bugün dahi en demokratik ülkelerin ulaşamayacağı bir özgürlüğü getiriyordu.

Herkes isteği mahkemede yargılanabilir. Bütün bu güzellikleri bildikten ve seyrettikten sonra hâlâ özgürlükleri ve eşitlikleri Fransız ihtilalinin sayfalarında arayanlar, Batının özgürlük ve eşitlik anlayışına dönüp bir kez daha bakmalıdırlar. Yüzyıllar boyu Afrika’da, Güney ve Kuzey Amerika’da yerli halkı, kitleler halinde yok etme alışkanlığına sahip olan Batının eşitlik ve özgürlük anlayışına güvenebilmek mümkün değildir. Son yirmi yıl içinde dahi Bosna ve Çeçenistan’da yaşananlara yıllardır suskun kalan Batının bir damla petrolü olan ülkelere karşı ne denli haşin ve hain davrandığı ortadadır. Biz Fahr-i Kâinat Efendimizin ışığı etrafında toplandığımız için ne Batıya ne de başka bir ülkeye düşman değiliz. Ancak ilmin ve insanlık sevgisinin sırrı içimizde olduğu halde, bunu bizden alıp çarpık bir şekilde bize sunmak isteyen fikre ve bunun destekçilerine karşıyız.

Manevi değerlerimizi yok ederek Batının önüne bir dilenci edası ile sevk edilme çılgınlığına karşıyız.

Kaynak: Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, 29 Ağustos 1996 tarihli Akit Gazetesi’nden alınmıştır.