Dr. Haluk Nurbaki

Tarihler Yalan Söylüyor!

Decrease Font Size Increase Font Size Text Size Print This Page

Tarihi seyrederken, önce medeniyet kavramı açısından çok ciddî ve tarafsız bir kronoloji yapmak gerekir. Çünkü medeniyet, kesinlikle teknolojik gelişme demek değildir.

Tarihler Yalan Söylüyor!

Tarihler Yalan Söylüyor!

İnsanlığı bunaltan, çelişkiden çelişkiye sürükleyen korkunç gölgeleri hep görmemezlikten geliyoruz. Marksist sosyoloji ve dünya tarihine konan yanlış yorum ambargosu, öylesine içimize sindirilmiştir ki, medeniyet kavramına bile târif bulamamışız.

Dünya tarihinde Roma vahşetini medeniyetin başlangıcı görmek, buna karşılık tarihin en büyük medeniyetini temsil eden Selçuklu ve daha sonra Osmanlı devrini yaşanmamış farz etmek, gerçek ilim adına sadece çirkin bir gaflet değil, aynı zamanda büyük bir utanç vesikasıdır.

Yine Afrika’nın insanlık tarihindeki önemli yerini görmemezlikten gelerek, evrim safsatası üzerine kurulu Marksist sosyolojiyi vazgeçilmez ilim gibi göstermek de, tam mânâsıyla çirkin bir pişkinliktir.

Evrim balonu söndüğüne göre, iptidaî insan kavramıyla kurulmuş olan Marksist sosyolojiyi nerede saklayacağız? Bunun için yapılması gereken şey, medeniyet tarihinde gaflet devri diye bir raf hazırlamak ve Marksist sosyolojiyi, 19.uncu yüzyılda başlayan ateist kavramlarla yan yana koyup, iptâl edilmiş bir seri halinde unutmaya terk etmektir.

Şimdi, insanlık tarihi adına, bu çirkin gölgeleri gerçeğin üzerinden kaldıracağız.

Önce tarihi hâdiseleri akıl almaz bir tezad içinde yargılama alışkanlığındaki putu yıkmak istiyorum. Tarihi seyrederken, önce medeniyet kavramı açısından çok ciddî ve tarafsız bir kronoloji yapmak gerekir. Çünkü medeniyet, kesinlikle teknolojik gelişme demek değildir. Onun temel yapısı:

a- İnsan ve cinsiyet eşitliği

b- İnsanlı sevgisi ve insana saygı

c- İlmin cihanşümûl ve bağımsız oluşu

d- Bütün bu prensiplerin dünyaya yaygınlaştırılması gibi, gerçek mânevî esaslara dayanır.  

Tarihi incelerken, bu prensiplerin hangi çağlarda var olduğunu tesbit etmek esasdır. Yoksa yalancı mağara adamı masallarıyla tarih tasnif edilmez.

Yine tarihi tetkik ettiğimiz zaman, bu prensiplerin zaman zaman geliştiğini, zaman zaman söndüğünü görürüz. Yoksa marksist bir kafa ile tarihi Eski, Orta ve Yeniçağ diye tasnif etmek, gelişmiş maymun masalına çanak tutmaktan farksızdır.

Peşin bir örnek vermek gerekirse Eski Mısır, teknolojik gelişmesine rağmen insanlara karşı davranışı ve zikrettiğimiz prensiplere karşı saygısızlığı ile tam bir karanlık çağ yaşıyordu. Hz. Musa (A.S.) bu karanlığa son verdi ve medenî bir toplum kurdu. Peki, şimdi aynı çağda yaşadıkları için, Mısır firavunları ile Hz. Musa’yı kronolojik tasnifte aynı kefeye mi koyacağız? Şimdi 20. yüzyılı tamamlamak üzereyiz. Hâlâ insan haklarına karşı saygısızlık açısından Roma ve Eski Mısır devrini yaşayan toplumlar var. Çinhindi kuzeyinde yaşanan dramı, firavunlar bile üzüntüyle seyrederlerdi. Marksist sosyoloji, bu manzaraya ne der acaba?

Çağların tasnif edilmesinde, teknolojik gelişmelerin ölçü olarak alınması da mümkün değildir. Eski Mısır’da paratonerin ve pek çok kimyevî maddelerin bilindiğini herkes öğrenmiştir. Eski asırda fillerin kullanıldığı. Hz. Süleyman devrinde cam ve inşaat sahasında büyük gelişmeler olduğu, ulaşım ve haberleşmede akıl almaz noktalara varıldığı bilinmektedir. Bu arada Piramitlerin matematik hesapları da ortadadır.

Şu halde tarihe nasıl bir yorum getirmeliyiz?

Bütün ülkelerin tarihleri tarafsız bir gözleme tâbi tutulursa, insanların vahşice birbirlerini yok etmeleri, her toplumda din sayesinde önlenmiştir. Ancak yine acık bir gerçektir ki; her din toplumda bir devrin zindeliği ile başlamış fakat daha sonra çıkarcıların yeniden toplumu ezmenin, bir başka deyimle medeniyeti baskı altına almanın yolunu bulmuşlardır. Ancak medeniyetin merkez üssü sayılan Orta-Doğu’da üst üste gelişen semavî dinler, insanlar arasındaki sevgi ve saygıyı ciddî surette gelenekleştirmiştir.

Yine bu sırada insanlığın yüz karası olan ve zulmün temsilciliğini yapan Roma, Orta-Doğu’daki bu medeniyeti boğmuş, Hıristiyanlığın getirdiği insanlık anlayışına karşı çetin bir savaşa girmiştir.

Miladî beşinci asra bakıldığında bütün milletlerin karanlık bulutlar altında inlediği görülür. Kölelik, kadınların esir muamelesi görmesi ve ilmin alay konusu olması, o asırların olağan çirkinliklerinden birkaçıdır.

Ancak yine bu çağda, en büyük İlâhî mesaj gelmiş ve sönmeye yüz tutmuş olan medeniyeti, bir daha batmamak üzere kurtarmıştır.

İslâm güneşi, insanlık tarihi için bir çağ değiştirmesi olduğu halde, tarihi yorumlamakta yalnız kendi devresini seyreden ahmaklar tarafından, akıl almaz tezadlarla tanıtılmıştır. Yıllardır beyinleri yıkamakta olan İlk, Orta ve Yeniçağ tasniflerini anlamak hâlâ mümkün değildir. Eğer tarih, bir çağ tasnifine tâbi tutulacaksa, medeniyete tutulan ışığın mesned olarak seçilmesi şarttır.

Bu açıdan bakıldığında, Medine Beyannamesi, insanlık tarihinde medeniyeti gösteren ilk vesikadır.

Irk inanç farkı gözetmeden insanlara Hak eşitliği sağlayan bu beyanname, gerçek ve muhteşem bir beyannamedir. Henüz çağımızda bile bir türlü benimsenemeyen bu prensipler, Birleşmiş Milletler ana sözleşmesine bizzat girmiştir. Ne çare ki bizler tarihe bir tasnif getirmiş ve İslâm güneşinin parlayışını ortaçağa itmeye kalkmışız. Olsa olsa bu tarz tasnifler, Avrupa’nın kendisi için varsayılabilir. Yani Avrupa’nın İslâm’ın insan eşitliği ve sevgisi esaslarına, ilmin bağımsızlığı prensibine uyan tarifi, onlar için çağ atlamadır.

Nitekim Avrupa’yı ortaçağdan çıkaran Fatih’tir ve onun insan sevgisi ve ilme olan saygısıdır.

Tarihi, bu defa bir başka tarzda gözleyelim:

“Tarihde kurulan devletlerarasında en medenî olanı hangisidir?” denince, biz tereddütsüz Selçuklu Devletleridir diyoruz.

Bunun ispatı çok kolaydır. Çünkü:

a) Bütün dinlere ve inançlara, bünyesinde daha mutlu şekilde “Yaşama Hakkı” sağlayan bir başka devlet gösteremezsiniz.

b) Toplumda yaşayan farklı inançtaki insanlara “Mahkeme Seçme Hakkı” veren başka bir devlet bulamazsınız.

c) Kasabalara kadar medrese (o zamanın üniversitesi) götüren, yeryüzünde ilk tıp fakültesini kuran (Kayseri’deki Gevher Nesibe’yi) bir başka medeniyet gösteremezsiniz.

d) O çağın en güzel yollarını açmak ve emniyetini sağlamanın yanısıra her sekiz saatlik yolculuktan sonra bir dinlenme ünitesi (han ve kervansaray) yapan, o yollar üzerinde günümüzde bile kullanılan mükemmel köprüler inşa eden ve bütün yerleşme birimlerini en sağlıklı bölgelerde düzenleyen başka bir devlet örneği ortaya koyamazsınız.

e) Sosyal Kuramlar açısından vakıflar ve ahilik gibi akılalmaz teşkilâtlar kuran ve asırlar boyu mükemmel bir şekilde ayakta tutan başka bir devlet gösteremezsiniz. Bu arada Osmanlının ilk çağını da unutmayalım.

Şimdi bu yüce medeniyete Ortaçağ deyip, 40 yıl öncesinde insanları bir sinek gibi öldüren ve hâlâ derisinin rengine bakarak onlara değer biçen zihniyetlere Yeniçağ zihniyeti adını mı takacağız? O zaman insaflı bir yorum yaptığını iddia eden ilim adamları, akıllarını beyinlerinin hangi kıvrımında seyredecekler?

Ne çare ki, tarihe Romalılar kadar vahşi geçen Moğolların bile medeniyette rol sahibi olduğu telkin edilmiş, fakat Selçuklular ve Osmanlıların özellikle ilk çağlarındaki medeniyetin zirvesinden söz edilmez olmuştur.

Evet, KARA GÖLGE, tıpkı evrim masalı gibi, tarihe de pek acı şekilde sinmiştir. Ve bu tarihî evrim yanılgısını, marksist sosyolojiye çanak tutmak için kasıtlı biçimde yürütmektedir.

Gelelim Marksist sosyolojiye.

İnsanlık tarihini vahşi mağara adamından başlatıp, iptidaî Afrika tipine bağlayarak güyâ evrim masalına ölmezlik süsü veren hayalciler, birçok ilmî gerçeği görmezlikten geldiler. Bu akıl almaz hayalcilik insanlara öylesine işlendi ki, en aklı başında olanlar bile, konuyu ilmî dayanağı olan ciddi bir vakıa sanıyorlar.

Hz. Âdem’den gelişen insanın var oluş gerçeği ve Allah’ın Âdem’e ve peygamberlere öğrettiği ilim hakikati, masal gibi dinleniyor. İnsandan farkı olmadığı halde, bu resimler nedense tarih kitaplarına girmedi. Hayali mağara insanı resmi ise, aynı kitaplara kapak oldu.

Yine yetmişli yıllarda Afrika’da çok önemli bir arkeolojik araştırma yapıldı. Bugünkü Büyük Sahrânın binlerce yıl önce Afrika insanının anayurdu olduğu ve zaman içinde çölleşme sebebiyle güney ve doğuya göç ettiği anlaşıldı. Kazılar ve kazı yerinde yapılan araştırmalar, Afrika’da ortaya çıkan bu eski ve ilk medeniyetin Mısır medeniyeti seviyesinde olduğunu ortaya koyuyordu. Aynı tartışmalar sonunda anlaşıldı ki, bu günkü sahrada oturan Afrikalıların ceddi olan medeni insanlar, doğuya göçleri sırasında kültür ve medeniyetlerini Mısır ve Habeşistan’a aynen nakletmişler. fakat çetin tabiat şartları sebebiyle Güney Afrika’ya göçen kavimler, medeniyetlerini koruyamayarak dağılmışlardı. Bu fevkalâde önemli tesbit, insanı vahşi hayattan başlatanları perişan etti. Onların yüzü, her ne kadar fazla kızarmadıysa da, kazıları yapan ilim adamları aynen şöyle söylediler:

“Hayatında bir kere bile Afrika’yı görmemiş olan hayâlciler, yamyam ve vahşi zannettikleri Afrikalıların medenî atalarından utanmalıdırlar.”

Cenâb-ı Hakk’ın, Âdem Peygamberin neslinden gelişen insanoğluna, yerleşik düzene geçene kadar arzda mağaralar hazırlayıp ihsan etmesi bile, başlı başına bir mucize iken; ateistlerin bu durumu çirkeflikleri için kullanmaları. ilim ve hakikat adına gerçekten iğrençtir.

Tarih boyunca İlâhî mesajlar sayesinde kurulan medeni toplumları görmemezlikten gelip, sıkıştıkça “biz bir milyon sene öncesinden bahsediyoruz” diye, minder dışına çıkanlara, evrim masalının nasıl buharlaşıp uçtuğunu hatırlatmak yeterlidir.

Efendimizin en büyük mucizelerinden biri de Veda Haccında buyurduğu “Ey insanlar, Atalarını (Hz. Âdem’i) inkâr edenlere, melekler lânet etsin ve bütün müslümanların bedduası onların üzerine olsun” sözleridir.

Kendinden 13 asır sonra gelecek insanların maymundan ced arayacaklarını ve dünyanın en önemli meselelerinden birinin bu olacağını haber vermek, ancak Efendimize (S.A.V.) has bir mucizedir.

Gerek toplum birimleri, gerekse milletler, İlâhî mesajların getirdiği ahlâk esasları sayesinde medenî hayata geçebilmiştir. Bu mesajlara sırt çeviren kavimler olmasaydı, medeniyet çok daha önce gelişecekti.

Zamanla ahlâkî kavramların değişeceği görüşünü savunan evrimci sosyoloji, hiç tarihe göz atmıyor mu? Dünyanın değişmeyen değerler etrafında döndüğünü unutuyor mu? Eğer bu zavallılar, ulaşmak istedikleri seks özgürlüğünü kastediyorlarsa, insanlar 3 bin yıl önce Sodom ve Gomore’de bu noktaya çoktan ulaşmışlardı. Amma medeniyeti ne onlar, ne de onlardan sonra gelen densizler yürütemedi. Hepsi batıp gitti.

Bugün yeryüzünde, toplum nizamını ayakta tutan bütün kanunlar, İlâhî mesajlardan alınmıştır. Ve bunun dışında tek bir kanun dahi bulmak mümkün değildir. Yine insanlık ideali olarak bilinen hürriyet ve insan sevgisi esaslarından veya Birleşmiş Milletler ana sözleşmesinden bir tek madde gösterin ki, kaynağında yüce Peygamberimizin (S.A.V.) emirleri bulunmasın.

Bernard Shaw’un sözü, bu noktada ne kadar vecizdir.

“Hiç bir fazilet kavramı yoktur ki, altında Hz. Muhammed’in (S.A.V.) imzası olmasın.”

Lütfen söyler misiniz, toplum yapısında evrime uğrayan nedir?

Seks mi? Sevgi mi? İnsanlara yardım mı?

İşin gerçeği nedir biliyor musunuz? Aslında birçok toplumlar, yapılarındaki hastalıkları gidermek için İlâhi mesajların sahiline gitmektedir. Ve bindikleri gemi marksist sosyoloji de olsa, iskeleye gelince medeniyet ufkunun neresi olduğunu anlayıp:

Biz “gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşuz” diyeceklerdir.

Toplum yapısı, insanın biyolojik yapısına çok benzer. İnkârcı tıp da, aynı yollardan geçti. Anne sütünü inkâr etti. Ruhî gerçeği yok saydı, ama sonra döndü dolaştı, gerçeğin önünde durdu. “Genetik şifrelerdeki akıl almaz DNA programlarını, muhteşem bir kompüter ustası olmalı” deyip İlâhî sanata teslim oldu.

Tabii sosyoloji, biyolojiye nazaran laboratuvara girme şansı az olduğu için biraz yavaş tempo ile yürüyor. Ancak Allah ömür verirse, çok yakın yıllarda Efendimizin (S.A.V.) Veda Haccı mesajının mucizesini hep birlikte seyredeceğiz.

Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Zafer Dergisi (Şubat 1988, Sayı: 134)’den  alınmıştır.

ALINTI VE KOPYALAMA: "NurbakiMektebi.com" ticari maksat gütmeyen, tamamen gönüllü katılıma açık bir iştiraktir! NurbakiMektebi.com'da, Haluk Nurbaki'nin umuma açık şekilde yapmış olduğu sohbetleri, vaazları, radyo ve televizyon programları kaleme alınarak yayınlanmakta; gazete ve dergi yazıları, ticari dağıtımı durmuş ve devam eden kitaplarından alıntılar kaynak gösterilerek yayımlanmaktadır. Bu bağlamda yayımlanan içeriklerin ulaşılabilir olması asıl gayemiz dâhilindedir; hakları saklı değil, tamamen açıktır. Ancak, alıntı ve kopyalama yapacağınız içerik sayfasına "bağlantı" vermeniz ve/veya "kaynak" göstermeniz zorunlu olmakla beraber, "ticari maksatlı yayınlarda" içeriğin tamamı veya bir kısmı hak sahiplerinden yazılı izin alınmadan kullanılamaz!