Dr. Haluk Nurbaki

Sure-i İhlâs’ın Efüsi Yorumu / 01

Decrease Font Size Increase Font Size Text Size Print This Page

Allah, hiçbir şeyi doğurmamış ve hiçbir şeyden meydana gelmemiştir. “Efendim Allah enerjidir!” Hayır! Çünkü enerji bir şeyden meydana gelir.

Euzübillahimineşşeytanirraciym Bilmillahirrahmanirrahim

Bugün Cenab-ı Hakk’ı tanımlayan bir sureyi, Sure-i İhlâs’ı konuşacağız.


Konu Başlıkları

ALLAH NASIL TANIMLANIR?

Evvela mealen çevirdiğimiz zaman; De ki: Allah ahad’dir, O Samed’dir, doğurmadı ve doğurulmadı, O’nun zıddı ve benzeri yoktur. Hiçbir şey O’na zıt ve benzer olamaz… Bu bir tanımdır.

NEDEN “İHLÂS” DENMİŞ?

Cenab-ı Hakk’ın ana düşünce bakımından “Allah nasıl tanımlanır; Allah’ı nasıl tanımalıyız?” sorusunun karşılığıdır, Sure-i İhlâs. Fakat buradaki incelik: neden “ihlâs” denmiş?

İhlâs; içten, özden, samimiyet ve dürüstlük de demektir.

Allah tanımının böyle net olduğu bir surenin isminin mutlaka bir başka olması lazım gelirdi normal olarak. Mesela: Hüve Suresi gibi veyahut Samed Suresi… Allah’ın Samed vasfını… Esma nasıl er-rahman, “Rahman suresi” denmişse; Sure-i İhlâs’a da “Samed Suresi” denirdi. Hâlbuki öyle söylemiyor. Surenin dış bakışta hiç alakası olmayan bir ismi var: ihlâs. İhlâs’da içten, özden, dosdoğru, canı yürekten demektir. Bence, “Türkçeye en yakın tanımı ihlâsın ‘canı yürekten’ olduğuna göre” bu ne demek, diyoruz… Arkasından, Cenab-ı Hakk’ın tanımı geliyor! Bu ne biçim iştir?

“Evvela bu noktayı aşmanız lazım. Bu noktayı aşmazsak Allah’ı anlamak, İslâmiyet’in Allah’a getirdiği tanımı bilmek mümkün değil.”

Kur’an Dışında Allah Tanımı Net Olarak Getirilememiştir

Çeşitli dinler, özellikle başlangıçta ilahi bir mesajla gelen dinler ki biz bunlara “semavi dinler” diyoruz, mutlaka Allah inancını doğru dürüst tarif etmişlerdir. Yani ne Zebur, ne Tevrat, ne İncil Allah tanımı konusunda hata işlememiştir, başlangıçta. Fakat zaman içerisinde bunların tefsirleri veyahut başka dinlerde Allah tanımına getirilen yorumlar netice itibari ile Allah tanımından uzaklaşmıştır. Ve bugün yeryüzünde bütün dinler dâhil, hiç birisi Allah tanımını net olarak getirmemiştir ve Allah inançları daima rahatsızdır. Bir türlü İslamiyet gibi net değildir Allah inancı! Bunun çeşitli sebepleri var tabii.

Bir defa zaman içerisinde insanların yorum hataları… Şimdi diğer dinlerin Kur’an gibi değişmemiş bir kitabı yoktur. Hatta hatta yeryüzünde zamanla değişmeyen, değiştirilmemiş olan tek kitap Kur’an’dır. Çünkü zaman içerisinde daha evvel yazılan bütün kitapları bir birine devrederken dahi motifleri değişmiştir, yazıları değişmiştir, sayfaları değişmiştir. Bu bakımdan diğer dinlerin bugüne kadar sarkan Allah inançlarında elbette bir takım rahatsızlıklar olabilecektir, bu gayet tabiidir… Bunu yadırgamamak lazım. Ancak, zaten bugünkü dünyanın insanı (Yahudiler olsun, Hristiyanlar olsun) Allah kavramını İslâmiyet’ten alarak yapmaktadırlar; yani, bir yerde işte “Allah merhametlidir” filan diye İncil’den bir ayet okusalar arkasından ana – baba laflarını karıştıracak, içinden çıkamayacaklar… Onun için Allah’ın birliği konusunda bir irtibat, bir ittifak yapmış gibidir. Hatta kendi dinlerini de “tek tanrıya inanç dini” diye tanımlar, Yahudiler de Hristiyanlar da.

Hâlbuki Yahudiler de zaman zaman kendi peygamberlerinden bazısına “Allah’ın oğlu” demişlerdir, Üzeyr’e. Hristiyanlar da biliyorsunuz Hz. İsa’ya “Allah’ın oğlu” gözüyle bakmışlardır. Bütün bu karmaşık, girift şeylerden anlaşılıyor ki: Allah konusunda daima insanoğlu ihtilafa düşmüş, dinlerin verdiği mesajları anlamamakta ısrar etmiştir. İşte bunun için İslamiyet, Sure-i İhlâs’ı getirerek kökünden kesmiş atmıştır.

Bilinmeyen Gerçeğin Tanımı

Bir Müslüman’ın Allah konusunda ağzında sakız çiğnemesi mümkün değildir. “Şöyle miydi efendim, böyle miydi” demesi mümkün değildir neden? Kestirmiş atmıştır: “De ki; Allah ahad’dir, O Samed’dir, doğmamış, doğurulmamıştır, O’nun zıttı ve benzeri yoktur” Sure-i İhlâs’ın Türkçesi bu.

Buna da bir ihlâs ismi vermiş… İşte ihlâs ismini vermesinin sebebi: insanlar kendi kafalarının, kendi cüce akıllarının, fikirlerinin bir takım yanlışlarını katarlar Allah tanımına da onun için Allah, Sure-i İhlâs’ın ismini “ihlâs” koymuştur. Yani özde olduğu gibi içine hiçbir hile katılmadan, gerçeğin ta kendisi anlamına gelir. Canıyürekten “Allah suresi” demektir, neden? Çünkü Sure-i İhlâs, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarını değil, zatını tanımlar; bunu unutmayınız! Zatı demek: bilinmeyen gerçeği demektir.

ALLAH KAVRAMINDA İKİ UNSUR ÇIKAR KARŞIMIZA

Allah kavramını getirdiğiniz zaman iki çeşit unsur çıkar karşımıza;

  • Birisi: zatı, zatiyeti, bilinmezliği ve asıl gerçeği.
  • Bir de: sıfatları, O’nun özellikleri…

Şimdi; hâşâ basit bir benzetme ile size anlatmak isterim:

Bir heykel gördünüz… Platinden yapılmış olsun bu, şuraya koyalım bu platinden yapılmış heykeli. Bu heykel bir şeyi temsil ediyorsa, yani “ok atan bir adamı” temsil ediyorsa bu heykel, bunu tanımlarken herkesin yapacağı iş: ok atan bir heykel olduğunu, adamın yüzünün sivri olduğunu veya yuvarlak olduğunu, saçının olup olmadığını, elinden okunu düşürüp düşürmediğini, arkasında ok torbası var mı bu heykelin gibi… Bu işte bunun sıfatlarıdır.

Ama bunun platinden mi olduğunu, bu platinin aslında ne menem bir şey olduğunu fark etmek mümkün değildir, şurada duran bir heykel için… Onun mutlaka özündeki özellikleri fark etmek mümkün değildir. Hatta hatta isminin platin olduğunu dahi bilsek, yine platinin özelliklerini bilmek mümkün değildir ve platinin özeliklerinin heykelle hiçbir ilgisi yoktur. Heykel elindeki oku atsa da, atmasa da platinin özellikleri ile ilgili değildir ki o. Yani, onu demirden de yaparsın “yine ok atan bir adam” olur; bakırdan da yaparsın “yine ok atan adam” olur. Binaenaleyh, asıl onun özü olan, genel karakteri olan platin oluşunun heykelin dış görünüşü ile bir ilgisi yoktur.

Cenab-ı Hakk’ı Hep “Zahirden” Tanırız

Biz Cenab-ı Hakk’ı tanımaya kalktığımız zaman hep “zahirden” tanırız. Nasıl zahirden tanırız?

Allah’ın zatı… Kendi tarif ediyor, Kur’an’ı Kerim’inde. Kur’an’ı Kerim’in İhlâs Suresi geldikten sonra aklı başında “bütün diğer din mensupları” Allah konusundaki kavramlarını değiştirdiler; Allah’ın gerçeğini öğrenmiş oldular, “nedir Allah’ın özelliği” diye.

Sorarsanız Sure-i İhlâs diyor ki: “O ahad’dir.” Ahad demek: tek demek değil… Tek kelimesine benzeyen bir kelime ama tek demek değil! Çünkü “tekin karşılığı Arapçada “vahid”tir. Demek ki “bir” dersek, biz “Allah birdir” diyoruz, kurtuluyoruz Türkçe’de. Ama değil… Çünkü o zaman «kul hüvallahü vahid» demek lazım! «Kul hüvallahü ahad» dediğiniz zaman birlikten çıkıyor… Nasıl bir “ahad” oluyor?

Allah Birdir Demekle Kurtulamazsınız

Şimdi, “1” dediğiniz zaman “2-3-4-5…” tane var bir şeyden, “1” tanede “1” tane var… Bir kavramından bu çıkar; “vahid” kelimesinin karşılığı budur.

Bir de böyle rakama uymayan “yahu ben bir güzel gördüm; bir tane; artık daha bir tane olmaz yeryüzünde” dediğiniz zaman O “vahid’in, ahad’a yaklaşan manasıdır.” Yani, elma… “Şurada bir tane elma var, çok güzeli” bu elmanın demek… Veyahut ta birçok insanlar var ama bir tane daha iyisi var, demek derseniz bu “1”dir işte ama “ahad” o değildir!

Ahad dediğiniz zaman yine güzel üzerinden misal getireceksek… “Bu güzel ahad’dır” diyebilmeniz için yeryüzünde bir daha onun gibi güzel olmaması lazım. İkinci onun benzeri bir güzel dahi varsa, o güzel ahad değildir! Olsa olsa “vahid” bir güzeldir.

Bir yıldız kabul edelim… O yıldız, her yıldızdan daha parlak deseniz dahi yine vahid’dir. Yine tek, yine bir, parlaklıkta birinci ama “ahad demek o değil!” Ahad, öyle bir yıldız ki onun parlaklığına ne geçmiş zamanda ulaşılır, ne gelecek zamanda ulaşılır ne de etrafındaki, çevresindeki yıldızlar yoktur; O ahad’dir anlamınadır.

Binaenaleyh, Arapçadaki ahad mutlak benzersizlik ve bir daha ne temsili, ne eşi, ne yakîni olmayan demektir… Onun için “Allah birdir” demekle kurtulamazsınız.

Ya! Nasıl bir “bir”dir? Bildiğimiz sayı “bir”i değil… En güzeli de değil, o da değil. Ya? Mutlak olarak onun varlığı “kesin bir teklik” ifade ediyor ki, o teklik bir daha bir başka varlığın ona benzemesiyle kıyaslanamaz. “Efendim falan hanım çok güzel ama falan hanım da hani ona benziyor ha!” dediniz mi, o hanımın güzeli ahad değildir. Unutmayın bunu; “hiç benzersiz olacak ki ona ahad” diyeceksiniz, o güzelliğe. İşte! Cenab-ı Hakk birinci ölçüde kendi varlığını tanımlarken “deki O Allah ahad’dir!” Ahad’dir, demek ki bir benzersizdir. Onun benzeri olabilecek bir ikincisi, yakîni, şusu, busu yoktur. Binaenaleyh dördüncü ayete hemen atlayacağız…

Sure-i İhlas, böyle, bir – dört, iki – üç ayetleri birbirini açıklar. Dördüncü ayette de diyor ki: «velemyeküllehu küfüven ahad» “Hiçbir şey O’nun benzeri ve zıddı olamaz!” İşte ahad’ı kendisi tanımlıyor, Sure-i İhlâs’ın dördüncü ayeti: “O tektendir, bir tanedir. Öyle bir, bir tanedir ki; eşi, emsali, benzeri olmadığı gibi zıttı da yoktur.” O halde, Ey insanoğlu! Siz benzeri ve zıttı olmayan şeyi nasıl bileceksiniz? Unutmayınız, “benzeri ve zıttı yoktur,” deyince bilemeyiz biz O’nu.

Cenab-ı Hakk’ın Sıfatları Zatıyla İlgili Mi?

“Efendim biz Allah’ı bir görsek…” Peki, gösterdim; cebimden çıkardım, fotoğrafla “Allah, dedim” inandın mı sen? Sure-i İhlâs’a ters düşer! Çünkü “benzeri yoktur,” diyor… “Zıttı da yoktur,” diyor.

Benzeri ve zıttı olmadığı için Cenab-ı Hakk’ı kafanda kavrayamazsın, zatiyetini. Ya? Sıfatlarını kavrarsın… Sıfatlarını kavrarsın; bir bakarsın yıldızlar dönüyor rahman sırrı ile atomun elektronu dönüyor rahman sırrı ile… O dönüyor, bu dönüyor rahman sırrı ile… Bir başka yere gidersin; ufacık bir hayvan, yavrusu için büyük fedakârlıklar yapmaktadır; kuş ağzından tane taşıyıp yavrusunu beslemektedir. Bunların hepsi rahman sırrıyladır… Ancak rahman sırrına “bir yakınlık” sağlayabilirsin.

Kuşun dudağında mı Allah… Hâşâ! Dönen yıldızın etrafında mı Allah… Hâşâ! Ama o, O’nun sıfatından. Sahibi “o sıfatı çektiği an” bütün evrende ne kadar yıldız varsa havadan dökülen, kar gibi dökülür. Rahman sıfatını Cenab-ı Hakk çekiverdiği takdirde ne evladın, ne annenin evlada sevgisi kalır… Ne kimsenin arasında aşk ve muhabbet kalır; herkes birbirinin gözünü oyar! Demek ki, Cenab-ı Hakk’ın sıfatları ayrı bir âlem ama bu zatıyla ilgili mi? Hayır! Diyor ki; “Hiçbir şey O’nun «küfüvü» olamaz, benzeri ve zıttı olamaz” diyor.

Binaenaleyh, kafanızdan şöyle miydi, böyle miydi derseniz; “şöyle miydi dediğiniz” şeye benzetmek istiyorsunuz… Olmaz! Sure-i İhlas’ın dördüncü ayetine ters düşer.

Bir takım tasavvuf kırıntısı toplayıp da aklı sıra kendisini şeyh zanneden, mutasavvıf zanneden adamlar: “efendim, Allah insana benzer herhalde” diyor. Nereden çıkardın? Sure-i İhlâs’ı, nasıl çiğniyorsun dördüncü ayetini? “Benzeri ve zıttı yoktur”diyor. Nasıl benzetirsin Allah’ı insana?

Bir tanesi çıkıyor ilim adına güya, o da: “efendim kâinat büyük bir organizmadır… İşte yıldızlar – mıldızlar da bunun hücrelerine benzer…” Ee? “O’da Allah’tır” diyor. Sure-i İhlâs: benzeri ve zıttı yoktur, “Kafandan hayal kurma manyak!” diyor.

Beni Kavrayamazsınız; İdrak Edemezsiniz…

Allah’ın zatiyeti bilinmez. Bilinmez ama nesi bilinir? Bir önemli özelliği biliniyor… Allah diyor ki: “ben Samed’im.”

Samed ne demek? O hiçbir şeye muhtaç değildir… “Hiçbir şeye muhtaç değildir” ama her şey O’na muhtaçtır; samed demek bu!

Demek ki, Allah evvela kendisine, ben, sizin havsalanız almayacağı kadar tekdenim… Bir taneyim… Zıttım ve benzerim yoktur… Beni kavrayamazsınız; beni idrak edemezsiniz…” Ama bileceksiniz ki: “bir şeye benzettiniz; zıttı var mı?” O Allah değildir!Sure-i İhlâsın dördüncü ayetine ters düştü, Allah değildir.

Peki, benzeri ve zıttı yok… Sen bize bunu niye verdin, Ya Rabbi? Benzerin yokmuş, zıttın yokmuş? Biz bunu öğrensek ne olur, öğrenmesek ne olur? Nasıl olsa seni anlayamayacağız… Yok! İşte iki tane önemli nokta var:

  1. Birincisi: eğer bir şeyi benzetiyorsan o Allah değildir. Bir şeyin zıttını düşünüyorsan o da Allah değildir! Ya? Benzeri ve zıttı olmayacak; yekten, bir tanenin bir tanesi olacak bu bir.
  2. Bunun özelliği ne olacak? Hiçbir şeye muhtaç değildirAllah!

Allah’ın Varlığında İhtiyaç Yoktur

Şimdi sıralayalım, nedir bu ihtiyaçlar? Bazı bilim adam adamları çıkıyor “Bu bir enerji şeyidir, jeneratörüdür… Mütemadiyen enerji üretir; enerjiyi toplar, tekrar üretir, tekrar dağıtır” diyor. Sure-i İhlâs diyor ki: “Yanlış düşünüyorsun! Allah samed’dir. Hiçbir şeye muhtaç değildir… Ne enerjiye muhtaçtır, ne de enerji üretir diyor. Çünkü «velem yuled» diyor. Hiçbir şeyden tevellüt etmez ve hiçbir şey O’nu meydana getirmez. Bu da çok önemli; “efendim bu Allah’ın oğlu, Allah’ın kızı, Allah’ın eniştesi…”filan yok böyle şey! Allah, hiçbir şeyi doğurmamış ve hiçbir şeyden meydana gelmemiştir. Yalnız kelime olarak mı? Hayır! “Efendim Allah enerjidir!” Hayır! Çünkü enerji bir şeyden meydana gelir.

Allah, Sure-i İhlâs’ta “ben bir şeyden meydana gelmedim” diyor. “Mutlak varım ben” diyor… Ne kadar yalınayak insan varsa, ne kadar akıllı insan varsa, ne kadar zirzop insan varsa… Ne söylerse Sure-i İhlâs suratına patlatıyor: “O değil Allah” diyor. Onun için Sure-i İhlâs geldikten sonra Allah konusunda kumar oynamanın kapısı kapandı. Eğer Sure-i İhlâs olmasa her kafadan bir ses gelecek. Kimisi diyecek; “bilmem uzayda, bilmem ne galaksisinin, bilmem neresinde bir gizli güç var; işte Allah o” diyecek. Sure-i İhlâs diyor ki; “hayır!” Neden? Çünkü o galaksideki güç bir şeye muhtaçtır… “Allah samed’dir” diyor. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Allah’ın varlığında “ihtiyaç” yoktur.

Nasıl Kavrayacağız?

İhtiyaç kula ait, yaratılana ait bir hadisedir. Peki, hiçbir şeye muhtaç değil; zıttı yok benzeri yok… Nasıl kavrayacağız? Kur’an’da: bir büyük sure ile bir küçük sure “Allah’ı” anlatır, bir büyük süre ile bir küçük süre “Efendimizi” anlatır, bir büyük süre ile bir küçük süre de “insanı” anlatır.

  • İnsanı anlatan:
    • Büyük Sure: Sure-i Yusuf
    • Küçük Sure: Sure-i Asır
  • Efendimizi anlatan:
    • Büyük Sure: Sure-i Yasin
    • Küçük Sure: Sure-i Kevser
  • Allah’ı anlatan:
    • Büyük sure: Sure-i Rahman
    • Küçük sure: Sure-i İhlâs

Demek ki, Sure-i İhlâs’ta Allah evvela neyin Allah olamayacağını anlatıyor! Say, say, say… olmaz, diyor! Bunların hepsinden ötededir. İmam-ı Rabbani buradan çıkararak der ki;

“Allah ötelerin ötesi… Onun da ötesi, onun da ötesi… Ömrünün sonuna kadar say” diyor.

Onun da ötesi, ondan da öte, ondan da yüce… Güzelliğe başlarsan; ondan da güzel, ondan da güzel; kafandaki bir başka güzel… Ondan da güzel, ondan da güzel… Böyle getirirsen “ahad sırrı bulunur.” Güzellikte hep sayacaksın; ondan da güzel, ondan da güzel… Kafana geldikçe düşüreceksin! Ondan da güzel, ondan da güzel, ondan da güzel… Kudret de; ondan da kudretli, ondan da kudretli, ondan da kudretli… Bunları yapıyoruz ama farkında değiliz. Ne yapıyoruz?

«Subhanerabbiyel Azim» sen öyle azametlisin ki akla gelen her türlü azametten, büyüklükten daha büyüksün; yücelikten daha yücesin diyoruz… «Subhanerabbiyel Azim» demek, o demek.

Secdeye indiğimiz zaman da «Subhanerabbiyel Alâ» diyoruz. O ne demek? Her güzellikten daha güzelsin; her mükemmellikten daha mükemmelsin, diyoruz. Farkında değiliz tabiî. Bunları günde şu kadardan söyleyeceğiz… Bir yılda seksen bin, yüz bin defa bunları söylüyoruz ama farkında değiliz.

Cenab-ı Hakk’ın Sure-i İhlâs’ta Bize Bakışı

İşte, Cenab-ı Hakk’ın Sure-i İhlâs’ta bize bakışı ne? Bir mükemmel namaz düşünün:

Allah’ın huzuruna gittiğiniz zaman diyorsunuz ki: “Ya Rabbi sen ‘ahadsin,’ sen ‘sametsin,’ sen hiçbir şeyi doğurmadın, senden hiçbir şey doğurulmadı, senin zıddın benzerin yok”; ondan sonra: “Ya Rabbi! Vukua geldiğin zaman sen öyle azametlisin ki, öyle yücesin ki, senin yüceliğinin ötesinde hiçbir yücelik olmadığı gibi her an aklıma gelen yücelikten daha yücesin.” Secdeye varıyorsun: “her güzellikten daha güzelsin…”

Aslında sure-i ihlâsın yorumunu anlatıyorsun. Ne deniyor: Bir insan “üç defa ihlâs suresi, bir defa fatiha” okumuşsa bir hatim yerine geçer. “Olur mu efendim, altı yüz sayfa yerine geçer mi?” Allah demiş lan ukala! Sana ne? Sen mi fetva biçeceksin? Allah “Kabul ettim” diyor, bitti! Üç İhlâs, bir Fatiha okudunuz mu hatim yerine geçer ama bu “demek değildir ki ‘hatim’ okumayın.”

Çünkü Kur’an’ın her ayetinde, her suresinde ayrı bir hikmet vardır; ayrı bir feyz, ayrı bir bereket vardır… Ayrı bir hayır vardır.

Binaenaleyh, hatim etmek, yani Kur’an’ı muntazam bir ritim içerisinde, günde üç sayfa, dört sayfa, beş sayfa elinden ne geliyorsa… Yalnız Kur’an okurken iki şeye dikkat etmek lazım;

  1. Dilinin altında kelimeleri gevelememek lazım. Çünkü Arapça çok nazik bir lisandır. Gevelerken tam zıddını söylersin. Bakın mesela; size bir misal vereyim:

«Muhammed» çok iyi hamd eden demek ve Efendimizin ismi… «Muhamme“t”» menunun menunu demek. Bakınız iki kelime birbirine ne kadar yakın…

Sonra, yine kelimeleri birleştirirken mesela; «elhamdü» hamd onadır. «elhamdü lillahi» Allah’adır, dediniz. Bakınız şimdi: «Elhamdülillahi» dediniz: “hamd Allah’adır.” Şimdi kelimeyi birleştirelim bakalım: «el» «ham» «dülül!» “Dülül” nedir biliyor musunuz? «Dülül» şeytanın ismidir! Delalete götürücü demektir. «Elham» der, durur da «dülül» derseniz: bu sefer “şeytana ‘hamd’ etmiş” olursunuz!

Onun için Arapçayı çok net olarak kullanmak lazımdır.

  1. Kur’an okurken bazılarını görüyorum, övünüyor. Bana geçen bir arkadaşım: “ben günde otuz sayfaya çıkardım”diyor, Kur’an okumayı. Kaç dakikada okuyorsun? “Eh işte! Yarım saat, bir saat…” Olur mu lan… O Kur’an olur mu? “Tilavet üzere oku” diye emir var, Kur’an’da. “Tane tane” okuyacaksın. Kelimeler bir birinin içine girmeyecek. “Otuz sayfa okuyacağına, iki sayfa oku… Adam gibi oku!” Kur’an okunmasında esas… Binaenaleyh, işte hatmi niçin Cenab-ı Hakk: “üç İhlâsla, bir Fatiha hatim olur demiş?” Sen aklı başında olarak, Sure-i İhlâs’ın manasını düşünerek okuduğun zaman Allah’ın burnunun dibine düşersin zaten… Haşa! Allah’ın “burnu olmaz” ama işte “yakînine” düşersin… Yakînine düşünce de hatim okumuş olursun.

Zatında İki Önemli Özellik

Yalnız, hep Allah’ın güzelliğini ve kudretini… Çünkü Allah’ta iki şeyi hiç unutmayacağız: Cenab-ı Hakk niçin «ahad» ve «samed» gibi iki hususiyet söylemiş, Sure-i İhlâs’ta?

  1. Tekten bir tane, güzellikten yana«samed»; hiçbir şeye muhtaç değil, her şey ona muhtaç…
  2. Kudretten yana.

Cenab-ı Hakk’ın zatında iki önemli özellik vardır; “zatım bilinemez,” diyor Cenab-ı Hakk! Ama kendi tanımında “iki özellik” bize fırsat vermiş. İki özellik; “üstü kapalı olarak” söylüyor zatına ait. Demek ki Cenab-ı Hakk’ın özünde, bilinmezliğinde iki önemli özellik var. Bunu hiç unutmayın.

Birisi: kudret; birisi: güzellik… Cenab-ı Hakk’ın yarattığı her varlıkta bu ikisini göreceksiniz.

  • Güzellik neyi temsil eder, gerçek güzellik? “Ahengi” temsil eder, “sanatı” temsil eder… “Cenneti” temsil eder; kadının, erkeğin kendi güzelliğini temsil eder. Ağacın, çiçeğin, böceğin güzelliğini temsil eder.
  • Kudret, ilmi temsil eder? Hangi hadiseye bakarsanız, “Kudreti İlahi” ilim imzasını atmıştır oraya. Allah’ın imzasının olmadığı hiçbir mahlûk yoktur… Bu imzaları ilmen atmıştır.

Bir hayvancık görürsün, sen onu, “fasa fisodur” dersin ne olacak? Ayağınla da şöyle basar geçirirsin ama onda mutlaka Allah’ın imzası vardır. Bakınız geçen, gayet enteresan bir şey oldu:

Hayvanların radyoaktiviteye (yani atomdan çıkan, atom patlamasından çıkan ışınlara) karşı mukavemetlerini ölçüyorlar, biçiyorlar… Merak. Acaba bu radyoaktif hadiseler olduğu zaman ne olacak? İnsanlara nazaran beş yüz defa daha dayanıklı akrep. Radyoaktiviteye beş yüze defa daha dayanıklı… Şimdi bunun etüdünü yapıyorlar. Nasıl oluyor da bu hayvan radyoaktiviteye, yani atomun ışınlarına dayanabiliyor?

Cenab-ı Hakk aslında bir imza atıyor“Ben istersem atom ışınına dayanıklı canlı da yaratırım” demektir o.

Ama sen akrebe bakıyorsun, hoşuna gitmiyor seni soktuğu için. Niye hoşuna gitmiyor? Ne güzel! Cennete gönderdi seni! Git teşekkür etsene akrep cumhuriyetine! “Aferin, ben burada üçkâğıtçılık açıp duruyordum, dükkânda hile yapıyordum, ailemin etrafında çoluğumun çocuğumun hakkını hukukunu gözetmiyordum… Anama bakmıyordum, abdestim belli değildi, namazım belli değildi! Allah razı olsun, soktu da kurtuldum, gittim… Yoksa burada daha her gün cehenneme yeni bir dosya hazırlıyordum.” Bir faydan yok ki zaten. Ha! Müminsen aman ne güzel… “Bu melanet diyardan kurtuldun… Gayya kuyusunda her gün yeni bir bela, her gün bir yeni sıkıntı çıkıyor… Ne işin var kardeşim ya? Ben Cenab-ı Hakk’a iman etmişim; Resulüne teslim olmuşum. Oh ne güzelmiş, dünyanın stresinden kurtuldum, cennete uçtum” diyeceğin yerde niye kızıyorsun akrebe? Ah, tatlı nefsimiz; ah, hasta imanımız… Öteki tarafa inanmıyor“Gittim, eyvah!” diyor. Onun için kızıyor akrebe.

Cenab-ı Hakk yılana da zehir vermiş… Yılana da kızıyor! Niye kızıyorsun? Cenab-ı Hakk bir espri yapmış, yılanda. Ama Allah şakası, Allah esprisi var, biz anlamak istemiyoruz. Yılana bir güzel espri vermiş… Bir kere yılan kesinlikle cennetin baş unsurlarından, misafirlerinden birisidir.

Cennetin Değişmez Varlıkları

Cennet de bazı şeyler var ki onlar bir değişmezlik gösterir. Bunlardan:

  • Bir tanesi “üzümdür,
  • Bir tanesi “elmadır,”
  • Bir tanesi “yılandır.”

Hiç unutmayın! Bu üçü kesinlikle cennetin her köşesinde… Bunun cinsleri var ama falan cennete hiç aklına gelmeyecek trilyonlarca manzara var; namütenahi yıldızlar var, gökten akan gümüşler var… Kuran’ın kendi emriyle de bildirilmiştir. İnciden meskûn mahaller var; ev gibi, köşk gibi… Onlar ayrı bir âlem ama yılan, elma ve üzüm cennetin değişmez varlıklarıdır. Cenab-ı Hakk bu üç varlıkta daima espri yapmıştır, yeryüzünde.

Bunlardan bir tanesi yılandır. Yılanı hatırlatıyor… Yılan seni sokarsa… Cennetten sana davetçi geldi, diyor yılan. Sen Müslüman değil miydin, arkadaş… Mümin değil miydin? Niye korkuyorsun? Niye alıp cebine koymuyorsun? Hele bakalım yılana karşı bir dostluğunu göster, ne yapacak sana? Sen zannediyorsun ki; yalnız kendin akıllısın: “İşte bir tane teyp yaptım, iki tane bilmem ne yaptım, video yaptım” dünyanın en akıllı mahlûku sen oldun! Vah vah! Yılanla otur, bakalım ne mesajlar alıyor? Aklından geçeni alıyor; tecrübe etmişler… “Öldürmeyeceğim, ne tatlı mahlûktur” dediğin zaman yılan geliyor elini, ayağını öpüp gidiyor. İşte! Kanada veteriner birliğinin tebliği var; yılanı, akrebi öldürmemeye kesin niyet etmiş bütün canlıları hayvan tespit ediyor. Sen yalnız kendin aletle yapmışsın. Allah; switchlerini, en hassas tablolarını beynine koymuş hayvanın. Senin ne yapacağını biliyor.

Yılanın ikinci esprisi de biliyorsunuz; şeytan yılan kılığında Havva’yı kandırdığı için, bize hep onu hatırlatır… Yani, Âdem’le Havva’nın cennette aldatılıp yeryüzüne gönderilmesinde şeytan yılan kılığına girerek dümen çevirmiştir. Bunu unutmayalım diye Cenab-ı Hakk, yılanı yeryüzünde zehirli yaratmıştır. Yoksa yılanın zehri falan yok. Öteki tarafta; gittiğimiz zaman çok kovalayacağız çünkü gerçekten ilahi bir süs… Çok ilahi bir süs. Şimdi o ilahi süsü de Cenab-ı Hakk’ın yine bir esprisidir; hem korkar kadın milleti, hem ayağına ayakkabı alır… Dünyanın parasını verir, onun derisinden çantasını taşır kolunda. Bunların hepsi ilahi hikmetlerin içinde gizlidir, hiçbirisi ne tesadüftür ne bir şeydir… Hâlâ temayülü vardır yılana.

Orada kazığı yediği halde insanoğlunun, hatun sınıfının, hâlâ yılana temayülü vardır. Bayılır yılan derisinden yapılmış eşyaya…

ALLAH’I BİLMEMİZ MÜMKÜN DEĞİL!

Demek ki, insanların Cenab-ı Hakk’ı bilebilmesi ancak O’nun sıfatlarıyla mümkündür. Bu bahsimiz buradan açıldı. Sıfatlarıyla mümkündür; sıfatlarında zatiyetine ait iki öz noktayı unutmayacağız.

  1. Kudret,
  2. Güzellik.

Allah’ı bilmemiz mümkün değil, Sure-i İhlâs gereğince… Görmemiz de mümkün değil; bu şartlar içinde görülmez Allah.

Allah nasıl tanınır, nasıl yakın olunur? İnşallah yarın anlatacağım onu. Şu anda söyleyeyim ki: Allah’ı görmek, bilmek mümkün değildir ama Allah’ın iki temel özelliğini mutlaka unutmayacağız. Kudret ve güzellik…

Nerede kudret var, mutlaka Cenab-ı Hakk’ın ışığı var orada, bir işareti var. Nerede güzellik var, mutlaka Cenab-ı Hakk’ın bir işareti var, bir ikazı var.


Şimdi burada kaldığımız yerden, inşallah yarın, Cenab-ı Hakk’a daha yakın bazı şeyleri anlatmaya çalışacağım.

Sadakallahulazim, velilahilfatiha.

ALINTI VE KOPYALAMA: "NurbakiMektebi.com" ticari maksat gütmeyen, tamamen gönüllü katılıma açık bir iştiraktir! NurbakiMektebi.com'da, Haluk Nurbaki'nin umuma açık şekilde yapmış olduğu sohbetleri, vaazları, radyo ve televizyon programları kaleme alınarak yayınlanmakta; gazete ve dergi yazıları, ticari dağıtımı durmuş ve devam eden kitaplarından alıntılar kaynak gösterilerek yayımlanmaktadır. Bu bağlamda yayımlanan içeriklerin ulaşılabilir olması asıl gayemiz dâhilindedir; hakları saklı değil, tamamen açıktır. Ancak, alıntı ve kopyalama yapacağınız içerik sayfasına "bağlantı" vermeniz ve/veya "kaynak" göstermeniz zorunlu olmakla beraber, "ticari maksatlı yayınlarda" içeriğin tamamı veya bir kısmı hak sahiplerinden yazılı izin alınmadan kullanılamaz!

One Response to Sure-i İhlâs’ın Efüsi Yorumu / 01

  1. Pingback: Sure-i İhlâs'ın Enfüsi Yorumu / 01 Okunmaya Hazır! / Nurbaki Mektebi - Nurbaki Mektebi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir