Dr. Haluk Nurbaki

ŞEYTAN – 2

Decrease Font Size Increase Font Size Text Size Print This Page

Şeytanın yaptığı: nefsin isyanının kibritini yakmaktır. Nefs zaten isyan halindedir de şeytan kibritini yakar.


Uğur Canbolat: Her toplumda her cemiyete konuşulduğu halde mânâsının anlaşılmadığı, tanımının bilinmediği şeytanı bize anlatmıştı ama bu konuya devam edeceğimizi de taahhüt etmişti. Hocamızdan biz bu programımızda yine Sevgili Hocamızdan istirham edeceğiz. Hocam hoş geldiniz!

Hoş bulduk… Tabii, şeytan bahsi ne kadar uzarsa o kadar yararlı.

Uğur Canbolat: Şeytanın insana düşmanlığı nereden kaynaklanıyor? Bunun kökü, kökeni nedir? Bunu lütfeder misiniz Hocam?

Tabii, bunu iyi bilmekte fayda var. Çünkü insan bazen kendisi şeytanlaştığı zaman farkına varmıyor. Eğer şeytanın düşmanlığını anlarsa kendisi o düşmanlığın hatasını yapmaz.

Şeytan

Şeytan

Bilindiği gibi Yüce Kitabımız şeytanın Âdem’e secde etmemesinden dolayı tecrim edildiğini, suçlandığını çok açık bir şekilde emretmiştir. Şimdi bu Âdem’e secde etmeme olayı acaba bir görüntü müdür yoksa temeldeki asıl neden midir? İşte bunu fark etmeden geçersek şeytan bizi burada uyutur. Yani bir anlamda secde etmediysem etmedim ne olacak gibi getirebilir. Şimdi insanlar da biliyorsunuz çoğu secde etmiyor, Cenab-ı Hakka. Yani, onların hepsinin şeytanlığı daha iyi meydana gelmiş oluyor. Şeytanın aslında Âdem’e secde etmemesindeki hıyanet: güzele olan düşmanlığıdır. Şeytan, güzele düşmandır. Allah sevgisine düşmandır. Çünkü;

Cenab-ı Hak kendi güzelliğini seyretmek için yarattığı varlıklar içerisinde bir mekân aramış… Mekân seçmiştir. Ne olması lazım Allah güzelliğini seyretmesi için? Bu mekânın nasıl bir mekân olması lazım gelir? Bunu tevhit sırrı içerisinde mantıken kolayca bulabiliriz. Nedir o? O mekânda Allah’tan gayrı bir şey olmasın ki Allah kendi kendini seyredebilsin o noktada… İşte bu da Kalb-i Muhammedî’dir.

Eğer herhangi bir şekilde kendi varlık sıkıntıları içerisinde kalırsa, kendi varlığına bir yer ararsa ilâhi tecelli olmaz, mümkün değil. Kim olursa olsun… İlimde, ibadette ne kadar yükselirse yükselsin kendi varlığına bir pencere arıyorsa, bir yer tayin ediyorsa ilâhi varlık oraya yansımaz.

Şimdi şeytan bunu farkında değil o kendisi kâinattaki varlıklar içerisinde kendisine üstün bir mevkie koyup, bu mevkide olduğuma göre: Allah’ın muhatabı ben olmalıyım, diye düşünüyordu. Fahr-i Kâinat Efendimiz, Cenab-ı Hakk’a muhatap olunca, bütün güzellikler yansıyınca evrene hasedinden çatladı. Onun için güzele düşmandır.

Uğur Canbolat: Evet, hasetlik de bir şeytan meziyeti o zaman…

Tabii. Bu bakımdan şeytanın lanetliği Hz. Âdem’de, Fahr-i Kâinat nurunu görmüş ve ondan buhranlar geçirmiştir. Ondan akla gelmeyen hırçınlıklara düşmüştür. Ve bu hırçınlığını bu düşmanlığını devam ettirir.

Şeytanın, Cenâb-ı Hakk’a İstidası

Şimdi gayet enteresandır. Yine Yüce Kitabımızın emriyle Âdem arza kovulduktan sonra şeytan da tecrim edildikten sonra; şeytan, Cenâb-ı Hakk’a bir tarz istida vermiştir.

“Sen beni tecrim ettin ama sen eğer öyle istemeseydin benim isyanımı yahut benim secde etmememi sen istemeseydin ben o secdeyi yapardım. Çünkü senden başka kudret yoktur” diye, kapısını çalmıştır Cenâb-ı Hakk’ın.

İkinci cümle olarak, yani bu cümle yetmiyormuş gibi: “Ya Rabbi! Senin kaderinden başka bir hadise zuhur eder mi? Eğer sen Âdem’i ve çocuklarını (yani insanlığı) yeryüzünde takdir etmeseydin bu hadiseler olur muydu? Bu, cennetteki yanlışlıklar olur muydu? Binaenaleyh, bu sana ait bir hadise. Sen Âdem ve onun neslini (insanları) arza bir kadere hazırlamışın, beni bahane ettin” diyor, şeytan.

En sonda üçüncü noktada da diyor ki, Cenab-ı Hakk’a: “Ben senin takdirinden başka bir şeyin olmayacağını, her şeyin senin takdirinde, benim isyanımın da senin takdirinde olduğuna inanıyorum” diyor. Bu üç cümleyi söylüyor şeytan, Cenab-ı Hakk’a!

Ey Âdem! Sen Ne Söylersin?

Cenab-ı Hakk, Hz. Âdem’e dönüyor, diyor ki: “bak, diyor… Şeytan bir istida vermiş… Diyor ki…” İşte aynen demin ki söylediğim mazeretleri anlatıyor…

Her anlattıkça Hz. Âdem: “Rabbena zalemna enfusenâ” diyor. “Yarabbi! Ben kendi nefsime zulmettim.”

“Hatta burada çok kritik bir cümle vardır: İkinci cümlesi; Senin kaderinden başka bir şey olmaz… Ey Âdem, benim kaderimden başka bir şey olmayacağını, dünyaya, ben insanların gelmesini murat ettiğimden dolayı bu hadisenin böyle cereyan ettiğini söylüyor şeytan, sen ne söylersin?”

Benim başka hesaba aklım ermez, diyor Âdem. “Ben nefsime zulmettim. Yanlış bendedir.”

Onun üzerine de zaten Cenab-ı Hakk’ın, Âdem’i affetmesindeki hikmet budur.

Şimdi bakın şeytanla arasındaki farka: şeytan hala benlik güdüyor. Yani kendisi Cenab-ı Hakk’ın karşısında oturmuş, tartışmaya giriyor bir anlamda.

Hâlbuki Hz. Âdem: Sırr-ı Muhammedî’nin hikmetleri içerisinde suç bendedir, çünkü sen ne olursa olsun, ben senin emrine mutavaat etmeliydim. Ondan sonra, insanlar yeryüzüne iner miydi inmez miydi? Bu kader olur muydu? O beni ilgilendirmez ki o bir hilkat sırrıdır.

Bakın; Âdem’in yüceliği ve şeytanın aptallığı burada: İnsanlar yeryüzüne girmezmiş… Niye? Elma yiyip de kovulmazsa… Sana ne! Sen biliyor musun Cenab-ı Hakk’ın hangi gezegende hangi hayatı, arzda dahi bu hayatı başka bir tarzda geliştirip geliştirmeyeceğini ne bilirsin sen? Koskoca levh-i mahfuz kompitürünün zerresinin ucuna aklın ermezken, sen neyi, girip de ortaya bir takım safsatalar atıyorsun.

İşte insanlar, özellikle müminler buna çok dikkat etmeli. Cenab-ı Hakka karşı safsata mantıklı ortaya çıkılmaz. Cenab-ı Hakk’ın emirlerine uyulur. Bu çok önemlidir.

Birçok insanlar âlim olarak, zâhid olarak hem ibadetleri yerine getiriyor hem dinin kendisini biliyor… Bir takım tartışmalar yapıyor kendi iç dünyasında!

Orada var olan şeytandır. Allah’la bir konu tartışılmaz! Hilkatin sırrı eleştiriye tabi tutulamaz! Faraziyelerle, nazariyelerle şöyle olsaydı böyle olsaydı denemez!

Şeytan Her İnsanın Peşindedir

Onun için şeytanın bu düşmanlığının sırrını bilirsek… Şimdi âdemleri yakalamak istiyor, âdemzadeleri… Yani Cenab-ı Hakk’a diyecek ki: “yalnız isyan eden ben miyim? Bak bunlar da senin emrine uymadı… İşte bak: namaz kıl, dedin başını secdeye koymadı! Haram yeme, dedin yedi…”  diye insanlar arasındaki insanları kandırarak bir nevi kendi mazeretine (hâlâ) macun hazırlıyor şeytan. Onun için her insanın peşindedir… Özellikle Cenab-ı Hakk’a inanıp da ona uymak isteyen adamın peşindedir ki; caydırsın ve mazeret hanesine birini daha yazsın.

Ta, Elest Meclisindeki Gurur

Hâlbuki yine şeytanın cahilliği, geçen derste söyledim… Şeytan çok cahildir. Bilmediği hadise şudur:

O insanların sapması, ibadetten vazgeçmesi, günahı tercih etmeleri şeytanın sayesinde değildir ki! Ta Elest meclisindeki gururları dolayısıyladır. Yani şeytan olmasa da onlar sapacaktı.

Şeytan, Nefsin İsyanının Kibritini Yakar!

Binaenaleyh, şeytan bunları ben yaptım da, bak hazırladım… Bu kadar asiyi meydana getirdim, demek hakkına sahip değil.

Şeytanın yaptığı: nefsin isyanının kibritini yakmaktır. Nefs zaten isyan halindedir de şeytan kibritini yakar.

Bu bakımdan şeytanın ne getirmişse sahneye insanları kandırması dâhil… Evime gidiyordum da efendim şeytan baştan çıkardı, ben de içki içmeye gittim. Hayır! Senin nefsinin hıyaneti, senin nefsinin buhûllüğü… Yani sen evine gidiyordun da, içki içmeye arkadaşlarına rastladın seni de zorla kandırdı, öyle mi? Peki sen yarım saat evvel zaruret içerisinde köşe başında bekleyen bir masum yavruyu dilenci diye gözünün tersiyle baktın. Ona elinden gelen bir yardımda bulunmadın… Ondan sonra senin yolun meyhaneye çıkar. Bu idrakin içinde olmadığı için şeytan kandırdı da beni gönderdi sanıyor.

Uğur Canbolat: Şeytanın insana intikal edebilmesi için kullandığı metodlar neler? Hangi metotlarla insana intikal eder şeytan?

Bir defa şeytanın intikal edebilmesi için biraz evvel bahsettiğim gibi insanın nefs kabiliyetlerinin önünün açık olması lazım. Nefs kabiliyetlerinin önü açıksa o merdivenlere basabilir. Çünkü şeytanın da bir cisimsel sırrı olmamakla beraber bir yere girebilmek için bir kapıya ihtiyacı vardır. Bu kapı, insanın nefsinde mevcut olan mayalardır. Bu mayaların üzerine basarak girebilecektir. Bakınız şimdi ilk şeytanın insanoğluna oyununu Hz. Havva’da görürüz. Şimdi memnu, yasak olan meyve… Çünkü biliyorsunuz Hıristiyanlar elma, Yahudiler buğday der; aslı, yasak olan meyvenin bilinmemektedir. Çünkü bir cennet meyvesidir… Bizim bildiğimiz elmaya yahut buğdaya benzemez. Hatta bir Tevrat tefsirinde gördüm ben; elma kadar büyük buğday, diyor. Demek ki benzetmek için elma yahut buğday denmiş. Yalnız, Yüce kitabımız gayet arifane, zarifane ve âlimane bir tabirle: yasak ağaca yaklaştılar, diyor… Meyve, bile demiyor. Şimdi bu yasak ağaca yaklaşma formülünü şeytan nasıl organize etti, bakacak olursak. Şimdi durup dururken Âdem gibi faziletli yaratılmış, sırrı Muhammedî’yi taşıyan ve ilerde insanoğluna ata olacak bir kişi: (bura yasak!) hadi canım sende, yasak ne demekmiş… Gidip yiyeyim, diyebilir mi? Yahut ağaca yaklaşayım, diyebilir mi? Demez,  peki nasıl oldu bu? Şeytanın oyununu sordunuz: nasıl intikal eder, diye?

Şimdi Havva’ya nasıl nüfuz etti? Havva cennette gezerken şeytan bir yılan kılığına girdi. Cennete yılan çok güzel bir varlıktır. Çünkü o cennetin sonsuz yeşilliklerinin altında yılan adeta bir dekordur. Hani böyle bir çiçek demetinin içerisindeki o yapraklar gibi ağaçların arasında ama bin bir desen içerisinde güzelliği temsil eder. Böyle bir zarif yılan kılığına girdi. Havva görür görmez “Ay sen nerede yaşıyordun. Hiç ben seni görmedim cennette” dedi. “Ben de dedi bu kadar güzel değildim… Sonradan bir şey yedim, ondan sonra böyle güzelleştim” dedi.

Uğur Canbolat: Taktiğini bu tarzda ifade etti.

Kurduğu Tuzak: Güzellik

Ne yedin, deyince: işte, o yasak ağacın meyvesini yedim! Merak ettiriyor ve bakın kurduğu tuzak nedir? Güzellik! Bir kadının en meftun olduğu şey güzelliktir. Erkeğe böyle bir yol açmak lazım gelirse belki bir zenginlikti ama bir kadın için en açık kapı güzellik olduğu için gelip o kapıdan giriyor. Kendisini güzel bir yılan olarak göstererek giriyor.

Havva da Âdem’e dedi ki:

  • Ben güzel miyim?
  • Güzelsin!

İşte,

  • Beni çok seviyor musun?
  • Çok seviyorum.
  • Daha güzel olmamı istemez misin?
  • Elbette isterim.
  • Yani ben öyle bir güzel olacağım ki; bugünkü bana hayranlığın, gördüğün bu güzellik bin katına çıkacak.
  • Nasıl olacaksın?
  • Bana bir yılan öğretti; bir şey yenecekmiş… O zaman böyle güzel olunuyormuş.

Âdem o akıntıya kapılarak… (Nefsime zulmettim, demesi odur) O akıntıya kapılarak beraber gittiler ve yılanın gösterdiği ağacın yasak ağaç olduğunu meyveyi kopardıktan sonra fark ettiler. Âdem meyveyi kopardıktan sonra fark etti… Bu bize yasaktı, dedi ama kopmuştu artık; hadi yiyelim bakalım, neyse cezası çekelim kabilinden düşündüler.

Şimdi bakınız buradaki inceliğe; o güzellik kapısından Havva’ya girdi. Binaenaleyh, şeytan da insanoğluna yaklaştığı zaman bu kapıyı çok kullanır. Zenginlik, güzellik, mutluluk hatta sağlık bu kapıyı çok kullanır.

Cenâb-ı Haktan istenmesi lazım gelen bir şeyin, bir başka vesileden istenmesi… İşte bunun için, çok ciddi bir yanlıştır. Fatiha’mızda Cenâb-ı Hakk’ın: “İyyâke nestâin” dedirtmesi, bütün müminlere bu yanlışlığı kapatır; “ben yalnız senden diler, senden yardım isterim.”

Şimdi dönelim tekrar Havva’nın zamanına, o güzelliği seyretmesine… Havva ne yapmalıydı orada? Çok hoşuna gittiyse güzellik “Yarabbi! Şu cennetteki mahlûkun yılana verdiğin güzelliğin insana daha çok etki yapacak, daha güzelleştirecek sırrını da bana ver” diyecekti. “İyyâke nestain”e uymadı, gitti meyvayı yedi. Allah’a müracaatı gerekirken meyveye müracaat etti. Bu şeytanın oynadığı, insanoğluna oyunlarda bir anahtardır, kilitdir. Fâtiha’yı iyi bilmek, demek zaten şeytana takla attırmak demektir. Şeytan size bir nimeti sevdirmeye kalkarsa hemen şöyle düşünecek mümin: ben günde kırk defa… Çünkü bir mümin kırk rekât topluluğu içerisinde kırk defa “İyyâke nestain” diyor; senden başkasından yardım dilemem, diyor.

Peki, işte, şeytanın herhangi bir kılığa girerek: sana zenginlik getireyim, güzellik getireyim, şöhret getireyim, dediği takdirde ne diyecek mümin? Ayıp olur, ben nasıl olur da falanın himayesinde bunları [isterim? -NÇG]… Ben rabbimden isterim, diyecek.

İşte, şeytanın insan nefsine nüfuz edebilmesi böyle bir mekân merdivenine muhtaçtır. Bu mekân merdivenine geçen derste de değindim: üç unsur vardır. Bu üç unsuru hiç Unutmamalı ve bu üç unsuru hiç boş bırakmamalı!

1 – Bunlardan bir tanesi buhul merdiveni. Cimriyseniz şeytan o merdivenin üzerinde ilelebet oturur.

2 – İkincisi, gurur merdiveni… Yine mağrursanız şeytan sizin içinizde arsa parsellemiştir. Binasını yaptırmıştır. Hiç öyle ufak tefek sarsıntıyla düşüremezsiniz onu.

3 – Üçüncüsü de güzeli inkâr. Allah güzelliğini gerek kaderde olsun gerekse yarattığı mahlûkta olsun O’nun güzellik çizgilerini inkâr etmek gibi nefsinizin zaaf noktalarıdır bunlar.

Bu nefsin zaaf noktalarına şeytan rahatlıkla girer; kapıyı çalmadan oturur içeriye.

Uğur Canbolat: Burada hatıra gelen bir şey var. Burada ben bunu sormak istiyorum Hocam. Şeytan ilk taktiğini yılan suretinde Hz. Havva annemize uygulamış. Bu taktiğini halen uyguluyor mu? Daha çok kadınlara ya da önce kadınlara gibi bir şey söz konusu mu?

Onu kabul edemeyeceğim… Çünkü burada bir şeyin hakkını yememek lazım! Fahr-i Kâinat Efendimiz’in saltanatına ilk talip çıkanlar kadınlardır.” Buraya bir nokta koyacağız.

Hâlbuki Erkekler Zaaf Sahibidir

Biz genelde kadınların zaaf sahibi olduğunu sanırız. Hâlbuki erkekler zaaf sahibidir. Madem açtınız söyleyeyim:

Şimdi erkeklerde, Kuran emirlerine göre bekâret kavramı vardır… Allah âyet-i kerimede diyor ki: “Bir bakire kızı, bir bakire erkekle nikâhlayabilirsiniz” diyor. Nerede erkeğin şeytana uymayan tarafı? Kız yine iyi kötü bekâretini korumak için bir mücadele veriyor, mümine. Biz mümineden bahsediyoruz… Ama erkek o mücadeleyi vermiyor. Şimdi şeytan hangisine geldi, diyeyim ben? Ama korkusundan, ama ananesinden, ama şusundan, ama busundan… Onun için orayı hiç karıştırmayalım, Havva işi orada bitti! Zaten, Hz. Âdem o kadar usanmış ki; biliyorsunuz Mekke civarında kendi mekânını tespit ettikten sonra: Havva burada yatmasın Ya Rabbi, diyor. Havva’nın mezarı Cidde’dedir ama yine de anamızdır Havva, fazla da hırpalamayalım.

Uğur Canbolat: Şunu sormak istiyorum Hocam. Şeytanın maddesel bir şekli temsil etmesi mümkün müdür?

Cin Gördüm, Demek Küfürdür!

Şimdi bakın burada enteresan bir şey söyleyeceğim size: toplumda pek adet oldu; Herkes cin, şeytan bilmem ne oyunlarına meraklılar ya; büyüydü filan…

Bunların hepsi safsatadır. Ve kesinlikle cin gördüm filan demek küfürdür. Resulallah’ın görmediği bir şeyi kimse göremez! Ama dikkat ederseniz herkes cin gördüm, diyor da; şeytanı gördüm, demiyor! Hâlbuki şeytan da cindir. İşine gelmiyor! Şeytanla beraber ortak şirket kurmuşlar. Beraber çalıştırıyorlar. Yanındakini söylemiyor da “cin” gördüm diyor.

Onun için şeytanı görmesi elbette mümkün değildir. Diğer cinler gibi tıpkı şeytanın insanın zihnini saptırması günümüzde birkaç nokta üzerinde pek yoğunlaştı, bu:

  1. Ufolar bir! Sarih söylüyorum bunu,
  2. Yıldız falları iki,
  3. Reenkarnasyon üç.

Bunların üçü de kesinlikle şeytanın zihinlere sunduğu modern reçetelerdir. Onları inançtan uzak tutabilmek için! İşte şeytanın görüntüsü budur! Kim ki bakıp da “ufo” diyor, kim ki “yıldız falına bakarsa” şeytanı görmüş demektir bana göre.

Ama madem buraya kadar geldik bir şey daha söyleyeceğim: Son hafta gündeminde şimdi neydi o, Evrenos [NÇG: Evrenesoğlu] muydu? Onun çok kıymetli bilim adamı Yaşar Nuri Öztürk’ün karşısındaki halini gördüğüm zaman, ben yetmiş iki senelik hayatımda ilk defa şeytanı gördüğümü anladım.

Resmen adam, yani Evrenos saçından tırnağına kadar şeytanı temsil ediyordu. Çünkü gururun zirvesinde Resulallah’ı inkâr etmenin zirvesinde… Tam şeytan!

Uğur Canbolat: Evet, yani şeytanı görmek isteyenler tekrar izlesinler.

 Evet, o banda bir daha baksınlar.

Uğur Canbolat: Hocam herhangi bir konunun yahut sözün hatta rüyanın şeytani veya rahmani olduğu nasıl fark edilebilir?

Bazen çok zordur sevgili Uğur… Adamcağız rüyasında şeyhini görür. Şeyhi bir emir verir. Ondan sonra müridi de o emri yerine getirir. Aradan üç dört gün geçtikten sonra şeyhini görüp de; “efendim rüyamda verdiğiniz emri yerine getirdim” dediği zaman şeyhi der ki; “ben rüyanda emir filan vermedim.” “Peki, neydi o?” “Şeytandı der… Benim kılığımla girdi, sana yanlış emirler verdi.”

Şimdi bu kadar hassas bir konuda yani bir müridin şeyhi kılığına girip de müridi saptırabilecek bir hileye başvuran şeytanın şerrinden uzak kalabilmek, gerek rüyada gerek sözde bunların yanlış şeytani veya rahmani olduğunu anlayabilmek öyle sanıldığı kadar kolay değildir.

Çok iyi bir Kuran terbiyesinden geçmek, Ahlâk-ı Muhammedî’de mümkün olduğu kadar ilerlemiş gayrete sahip olmak lazımdır. Eğer bir insan ahlak-ı Muhammedî’de ilerlemiyorsa, Kuran terbiyesini görmemekte ısrar ediyorsa… Bugün, toplum içerisinde (benim rastladığım) pek çok insanda okumadığı zerzevat kitap yok ama Kuran’ı okumuyor. Velev ki o tefsirler (elimizdeki tefsirler) yerli yeterince olmasa dahi mutlaka onları okumak, o mealleri okumak lazım ki gönlünde şeytana karşı teyakkuz ışıkları yanabilsin.

Şeytan Taşlama

Gerçi Cenab-ı hak bize her ibadetimiz sırasında olsun bir iş sırasında “Eûzu-billâhi-mineş-şeytânir-racîym” dedirtiyor; “Kovulmuş şeytanın, recm edilmiş şeytanın şerrinden sana sığınırım dedirtiyor” ama bu tabi bir motif olarak kelime olarak bunun kavramını çok iyi bilmek lazım. Bakın önümüzdeki günlerde yine hac mevsimi geliyor. Şeytan taşlama diye bir olay var. Fevkalade önemli bir hadisedir. Haccın temel direklerinden bir tanesidir. Herkes onu sıradan bir motif sanır. Hâlbuki o sıradan motif olmanın çok ötesinde şeytan gerçeğini bize anlatan müthiş bir hadisedir.

Bir mümine Allah diyor ki; şeytana açık açık düşmanlık yapacaksın. Böyle üstü kapalı, bana değmeyen yılan bin yaşasın değil. O şeytanı taşlamak demek: ben senin Resullah’ın ve Kitabın düşmanı olduğunu biliyordum… Sen Allah’ın yarattığı her güzel şeye düşmansın, ben de sana düşmanım! Savaş ilan ediyorum… Sen elinden geleni arkana koyma, diyecek şeytana! Böyle cesur müminler arıyor Allah! Onun için şeytan taşlatıyor.

Ama tabi orada şeytanı taşlayıp da daha Mekke’den çıkmadan dedikodu yapmaya başlarsa şeytan da ondan intikam almış oluyor. O ayrı bir mesele! Ama çok iyi bilmek lazım ki şeytan taşlama Allah’ın kıblesinde mülakatın son durağıdır. Şeytanı düşman ilan etmeden Allah’ın kıblesinde vizeniz kabul olmaz. Bu çok hassas bir şeydir. Onun için şeytandan korkmamak lazım! Ama onu demin arz ettiğim gibi onun her kılıkta gelebileceğini, şeyhi kılığında gelebileceğini, kendisini veli sandırabileceğini birtakım önsezileri özellikle hatırına getirerek çünkü her müminin önsezisi vardır. Şeytan onları öne çıkarır. Rabbime bin şükür inşallah yanılmış değilimdir, diye rabbine şükredip kendisini şaşırtmamasını dileyeceği yerde şeytan onu çıkarır, kapı kapı dolaştırır. Şunu gördüm şöyle yaptım, bir rüyamda şöyle yaptım. Bunların hepsi şeytanın oyuncağı olmanın maceralarıdır.

Uğur Canbolat: Evet Hocam. Şeytandan uzak kalmanın bir çaresi var mı? Varsa bu çare nedir Hocam?

Fahr-i Kâinat Efendimize olan aşkını tazelemek! Her an! Benim inancım odur ki şeytanın içimizde taşıdığınız nefsle her zaman işbirliği yapacağı “gurur, buhul ve güzeli reddetmek” gibi kötü hasletlerden kurtulmak kolay değildir. Çünkü bütün hadisat dünya yaşamı buraya sürüklüyor bizi. Dünyaya ihtiras, paranı cebinden çıkartıp fakire verdirmiyor.

Dünyada daha iyi yaşayabilmek için, seni gururlu hale getirip güya herkesin saygın insan grubuna sokmak istiyor. Ve güzellikleri bırakıp sen çalışmaya bak! Dünyada ne kazanırsan kaç kürek altın götürürsen o kârdır, dedirtiyor.

Bu nefse Cenab-ı Hakkın çok özel bir oyunudur. Nefsin hususiyetleri bunlar… Bunlardan kaçmak çok zordur. Ve bunlar şeytanın her an ip atıp tırmanacağı kalenizin kuleleridir ve biz bunları taşıdıkça her zaman kulelerden şeytanın girdiğini varsayalım. İşte bu incelikleri göz önüne alırsak, peki nasıl kaçacağız dersek;

Fahr-i Kâinat’a olan sevdamızla kaçabiliriz. Hiç üşenmeden hiç yorulmadan Efendimiz’i düşüneceğiz. O’nun sevdiklerini düşüneceğiz. O’nun yakınlarını düşüneceğiz. Ve onlara karşı elimizden geldiğince emirlerine uymaya çalışacağız ki bunun en iyi uyum şekli infâktır, itâdır.

Bu tarz bir hayatı geliştirebilirsek şeytanın tuzağına düşmekten diğerlerine nazaran fevkalade avantajlı oluruz. Eğer Fahr-i Kâinat Efendimiz’e karşı olan muhabbetiniz tam yerine oturursa şeytan mahallenizden de geçmez. Çünkü şeytanın en çok rahatsız olduğu şey Sevda-i Muhammedî’dir. Zaten bunun için isyan etmiş! Sende onu görürse bir daha geçmez. Tabi bunun pratik misali de salâvat-ı şerife’dir. Her boş kaldığında, her aklına geldiğinde… Birçok arkadaşlarıma da söyledim; mesela insan bir su içmek için uyanır, kapı çalınır uyanır filan tekrar dalana kadar bir-iki dakika geçer. O dakikayı dahi boş bırakmaması salâvat-ı şerife okuması lazım.

Uğur Canbolat: Az evvel şeytanın görüldüğünü, Türkiye çapında görüldüğünü söylemişti mücessem bir şekilde. Ben o zatın söylediği bir iki hususu Hocamın dilinden sizlerin de duymanızı arzu ediyorum. Hocam bahsedilen şahıs şunları söylemişti: Kitap konusunu, söylemişti… Gerçek namaz meselesi vardı; Mehdiliğini ifade etmişti insanların huzurunda, bunu ikrar etmişti. Bir de Cenab-ı Haktan mesaj aldığını, bu kitabın kelime kelime yazdırıldığını söylemişti. Ben bunları toptan sormak istiyorum size: Nedir bu söylenen şeyler?

Şimdi efendim, bir defa mesaj meselesinde dev böyle artık dünyaca tanınmış, aktab dediğimiz kutuplar kutubu olmuş büyük İslam velileri bile böyle bir iddiada bulunmamışlardır. Mevlana bile Mesnevisini kendi söylemiş kendisi yazmış, bana Allah yazdırdı da bu Kuran yerine geçer, demiyor. Bir insanın küçük olduğu nispette böyle dalaletlere düşmesi mümkündür. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in âlem-i cemale intikalinden itibaren vahiy dediğimiz direkt Allah’ın yazdırması olayı; direkt Allah’ın tebliğ olayı kesinlikle kalkmıştır, bitmiştir. Ondan sonraki Cenab-ı Hakkın lütufları ilham şeklindedir. O da gönlü çok pırıl pırıl (böyle gururla Fahr-i Kâinat Efendimizi ikinci derece görecek kadar aptallıklarla dolmuş gönüllere değil de) sevda-î ilâhiyle dolmuş gönüllere bir ilham serpintisi olabilir. Zaten onu insanlar o ilham serpintisini söylemeye bile teeddüb ederler, utanırlar.

Ve şuna iyice inanmak lazım gelir ki;  Cenab-ı Hakkın elbette her devirde tebliğ etmek istediği bazı bilgiler vardır ama bu bilgiler sanıldığı gibi şurada dört tane yalandan din bilgisi elde etmiş insanlara zuhur etmeyebilir. Cenab-ı Hakkın ilhamı tamamen batıdaki bir âlimin gönlüne de cereyan edebilir. Cenab-ı Hakkın ilhamı hiç beklemediğiniz herhangi bir kimseye de zuhur edebilir. Onun ilham olduğunu dahi bilmez… İlîmde böyle ilhamlar vardır; bunların hepsi Cenab-ı Hakk’ın muradı… Ama bunların hiç birisinin ne vahiyle ne de Allah’ın yazdırmasıyla ilgisi yoktur! Böyle Resul, Nebi, Peygamber gibi kelimeleri kargaşalığa getirerek kendisinin Allah’tan mesaj aldığını söylemek… Bir tek, bir kişi daha var bunu yapan: Şeytan! Onun için hiç bu üzerine saçma tevil götürmez, derler: bu.

Allah’ın zâtı boyutlaşamaz

Bir de sizin sorduğunuz gerçek namaz meselesi var. Biliyorsunuz gerçek namaz, namaz kılarken eğer ciddi olarak bir tarafını keser… Kolunu diyelim keserseniz, parmağını koparırsanız en ufak bir tepki göstermeyen insanın namazı gerçek namazdır ki; Hz. Ali Efendimizin böyle bir namazda yarası dağlanmıştır. Binaenaleyh gerçek namaz aslında bu tarz bir namazdır. Ha! Ben Allah’ın zatını gördüm, O’nun huzurunda namaz kılıyorum, demek çok gülünçtür. Bir kere Allah’ın zatı görüntüye gelmez… Sıfatlarının yansımaları görüntüye gelir. Bir yağmurun rahmeti ifade etmesi gibi ama Allah’ın hiçbir zaman zâtı boyutlaşamaz, mümkün değildir. Boyutlaşamayacağı için bir büyük haz halinde Efendimizin miracında yaşadığı hâl: Allah’ın zatında yaşamaktır. O’nu görmek filan değildir. Zaten Allah’ın zâtı tecelli edince ferdin veya eşyanın varlığı kalmaz. Onun için bir kere zât kelimesini hiç bilmiyor, hiç karıştırmasın bunu. Zât kelimesi ancak yaşanılan, duyulan ve ancak Efendimize has bir hususiyettir. Namaz mevzuuna gelince öyle bir namazı kılabilecek bir adamın hemen oracıkta kolunu kestiğiniz zaman duymaması lazım gelir. Fakat ben çok iyi biliyorum, kendisini de tanırım; değil kolunu kesmek eline bir siğil batsa hoplar.

Uğur Canbolat: Evet, benim ağrıma giden bir husus var Hocam; onu da sorarak programımı kapatmak istiyorum. Ve bu gerçek namaz bahsinde Peygamberlerin hususuyla Efendimizin de orada olması gibi böyle çok ağır bir şey var. Hayatında Efendimizin maddesel hayatında bile vukuu bulmamış, diye bildiğimiz bu hususiyetin böylesi bir şahsın arkasında namaz kılması gibi ağır bir…

Mehdi Televizyondan İlan Edecek Mi?

Mümkün değil yani bu o kadar deli saçması ki; tam onun için şeytanı temsil etti. Yaşar Nuri Öztürk’ün de bilimi onun dışındaki boyayı eritti, bir şeytan kaldı yalnız! Efendimize değil namaz kıldırmak!  Değil Efendimizin cemaatine katılmak! Efendimizle bir insan arasındaki farkı bir mümin şöyle bilecek:

Efendimizin bulunduğu mevkiden sonra ikinci adam kimdi, deyip de bir adam koyamazsınız… İki de boş, üç de boş, milyar da boş ondan sonra başlar insanlar. Yani arada eğer rakam vermek lazım gelirse milyarlarca merdiven boşluğundan sonra bir beşer gelebilir. Efendimiz, öyle kendi acziyeti içinde kendi hakikaten safsatalar içerisinde ve şeytanın temsili içerisinde bulunarak yaşayan bir insanın (!)… Hayret bence daha henüz zamanı gelmedi. Mehdi değil, deccal olabilirdi. Deccal, çünkü böyle hilelere meraklıdır.

Uğur Canbolat: Mehdi televizyondan ilan edecek mi Mehdiliğini Hocam?

Mehdi televizyonda ilan edecek ama bütün insanların huzurunda ikiye kesilmiş insanı birleştirerek yeniden yaşadığını gösterecek.

Uğur Canbolat: Böyle şarlatanlık yapmayacak.

Şarlatanlıkla filan değil bu iş… Deccal da aynen bu tarzda şeytanın kılığına bürünerek, uydurma cümleler sarf ederek ortaya çıkacak.

Uğur Canbolat: Evet, bu kadar açıklama herhalde sevgili dinleyenlerimiz tarafından kâfi bulunmuştur.

ALINTI VE KOPYALAMA: "NurbakiMektebi.com" ticari maksat gütmeyen, tamamen gönüllü katılıma açık bir iştiraktir! NurbakiMektebi.com'da, Haluk Nurbaki'nin umuma açık şekilde yapmış olduğu sohbetleri, vaazları, radyo ve televizyon programları kaleme alınarak yayınlanmakta; gazete ve dergi yazıları, ticari dağıtımı durmuş ve devam eden kitaplarından alıntılar kaynak gösterilerek yayımlanmaktadır. Bu bağlamda yayımlanan içeriklerin ulaşılabilir olması asıl gayemiz dâhilindedir; hakları saklı değil, tamamen açıktır. Ancak, alıntı ve kopyalama yapacağınız içerik sayfasına "bağlantı" vermeniz ve/veya "kaynak" göstermeniz zorunlu olmakla beraber, "ticari maksatlı yayınlarda" içeriğin tamamı veya bir kısmı hak sahiplerinden yazılı izin alınmadan kullanılamaz!