ŞEYTAN – 1


Uğur Canbolat: Gönül sohbetlerinin ortaya koyacağı mana meyvelerini nasıl toplarız?

Efendim, mânâ meyvelerini toplayabilmek için iki fazda olayı mütalaa etmek lazım. Bir tanesi; büyük bir iştiyakla bu sohbetleri dinlemek ve bunları gönlüne nakşetmek isteyen kardeşlerimiz için bu nakış nasıl olsa olur… Gönle bu nakış mutlaka imzasını atar. Daha doğrusu nasıl ki beynin bir hafıza sistemi var, binlerce hafıza kartı varsa; gördüğümüz şekilleri duyduğumuz sesleri, resimleri bu hafıza kartında biriktiriyor ve sırası geldiğinde onları kullanabiliyor isek;

Kalbinde, gönlünde bir hafıza sistemi vardır. Kalbin hafıza sistemine nakşolan resimler, çizgiler, sesler kalbin mânâ yanındaki büyük mânevi hafızayı zenginleştirir.

Aslında bu sohbetlerin amacı: mânâ hafızasındaki ölü simayı silmektir. Çünkü mânâ hafızamızı (dünyaya getirilişin bir hilkat sırrı olarak) kaybetmiş durumdayız. Hiç birimiz Elest’i hatırlayamıyoruz. Elest’te Efendimiz’in kıldırdığı namazın akıl almaz hazzını hissedemiyoruz.

Şimdi bu gönlün mânâ hafızasına biz; başta asr-ı saadet hikmetleri olmak üzere mümkün olduğu kadar çok resim göndererek, mânâ resmi göndererek gönül hafızasına bir canlılık vermek istiyoruz.

Gönüllerin Düşebileceği Tehlike

Bu gönül hafızası belli bir süre canlanırsa sonra yavaş, yavaş, yavaş, yavaş birçok şeyleri böyle buğulu da olsa hissetmeye başlar… Buğulu da olsa hissetmeye başlar. Efendimize karşı olan muhabbeti büsbütün derinleşir. Bu bakımdan bu sohbetlerin çok ciddi bir amacı vardır. Ancak bu meyvelerin toplanması açısından ikinci bir nokta vardır ki; bunun üzerine basa basa hatırlatmak istiyorum.

Nefs ve şeytan mânâ hafızasına kaydolmak üzere gönderilen bu mesajları allem eder, kallem eder oraya gitmeden yok etmek ister.

Bu ancak sıradan bir gönlün, yani iştiyakla onu dinlemek arzusunda olmayan gönüllerin düşebileceği tehlikedir.

Yoksa bunları büyük bir iştiyakla dinlemek isteyen gönüllerde bu tehlike yoktur. Yani nefs ve şeytan kolay kolay bu sohbetlerden kapıp, alıp götüremez.

Ancak böyle bir özel iştiyak, içtenlik olmazsa bunları nefs ve şeytan telef edebilir. Ve söylendiği yerde kalır, bir öyküden ibaret kalır.

Uğur Canbolat: Eğer uygun görürseniz, sevgili hocam bugün şeytan ve nefis dediniz, buyurdunuz şeytan konusuna çevirelim. Farklı bir sohbet…

Şeytan’ı İyi Tanımamız Lazım Gelir.

Çok iyi olur. Hep güzellikleri ve güzelleri anlattık ama şeytanı tanımadan bu güzelliklerin sırrından istifade etmek, onun sıcaklığını hissetmek zor olur. Şeytan’ı mutlaka iyi tanımamız lazım gelir.

Uğur Canbolat: Çoğu zaman yeryüzündeki genellikle hocam bütün dinlerin kabul ettiği şeytan gündeme gelir, bu konuşulur, sohbetlerde dile getirilir, kendisinden bahsedilir. Galiba onu gerçek yanı ile iyi tanıyamıyoruz, tanımıyoruz. Bize bugün, bu sohbetinizde şeytanı tanıtmanızı, şeytanı tanımlamanızı istirham ediyoruz.

Şeytanı Herkes Kendinde Değil, Karşıda Kabul Eder

Efendim burada, hakikatten çok câbir-i dikkat bir şey var: Şeytan kavramı, herkeste vardır bu! O inanmayan bir takım ebleh sınıfı… Şeye katmıyorum ben… (Uğur: akılsızlarla) evet, onlarla işimiz yok bizim…

Şimdi, bu şeytanı herkes var sayarda, kendinde değil karşıda kabul eder. Yani, şeytan dışarıdaki adamda… Adama musallattır. Ama kendisi ile ilgisi yoktur şeytanın… Nerdeyse icabında kurtarmak ister, falan! Hâlbuki şeytan, çok ciddi şekilde öğrenildiği zaman anlar ki kendisinde başucunda oturuyor. Çünkü Yüce Kitabımız Sûre-i Nâs’ta: “gönüllere vesvese veren hannastır” diyor.

Hannas: şeytanın nefisle karışımından doğan bir gayr-i meşru bir varlıktır.

Şu halde şeytan… Eğer bir insan: ben Şeytan’a uymuyorum, şeytan benim istasyonumda konaklamıyor, diyorsa “vesvesesi olmaması lazım gelir.” Herkes doğru oturup düz konuşsun bakalım. Vesvesesi var mı, yok mu? Varsa; şeytanın ışınları, şeytanın etkisi onda var demektir. Onun için öyle şeytan cetvel-kalem köşeye itilip de tamam denecek bir varlık değildir.. Çok ciddi bir hadisedir, şeytan hadisesi…

Şeytanı Nasıl Tanımlarız?

Şimdi şeytanı nasıl tanımlarız? Şeytan bir varlıktır, Cenâb-ı Hakkın yarattığı bir varlıktır… Cin sınıfı bir varlıktır. Çünkü Cenâb-ı Hak melekleri tek bir sınıf yaratmış, insan ve ruhları da tek bir sınıf yaratmış. Fakat cinni birçok sınıf yaratmış onun için Yüce Kitabımızda “Caan” diye geçer, “cinler” diye geçer, “cin milletleri” diye geçer. Bu şu demektir; bir kere cin dediğimiz varlık enerji ünitelerinden kurulmuş varlıklardır. Bilinçlidir, iradelidir, enerji ünitelerinden kurulmuştur.

Cin Sınıfı Bir Enerji Ünitesidir

Mademki cin sınıfıdır şeytan, evvela cin sınıfı hakkında kısa bir fizik bilgisi takdim etmek istiyorum: zaten cinin alevin özünden yaratıldığını Cenâb-ı Hak sûre-i Rahman’da bildiriyor.

Alevin özü demek; enerjinin kendisi demektir. Demek ki; cin sınıfı bir enerji ünitesidir. Yalnız enerji ünitesi dediğimiz zaman, bugün fizikten bildiğimiz her dalga harekâtı bir enerjidir. Televizyon dalgaları, radyo dalgaları, radar dalgaları, kozmik ışınlar bunların hepsi bir enerji ünitesidir. Ama bunlar bilinçli değildir.

Nasıl ki madde hayatında pek çok eşya vardır… Maddesel eşya vardır ama bunların bilinçleri yoktur. Tıpkı enerji âleminde de bilinçli olanlar vardır, bilinçsiz olanlar vardır. İşte bilinçli olanlara “CİN” diyoruz. Bu cin sınıfının hususiyeti; kendilerine has bir mekânın olmasına rağmen, bu mekânı istedikleri an çok süratle değiştirebilmeleridir. Onun için meselâ;

Şeytanı Radyo, Televizyon Dalgasına Benzetmek Çok Münasip Olur

Şeytanı mütalaa ederken radyo, televizyon dalgasına benzetmek çok münasip olur. Çünkü birçokları şeytanın aynı anda yüz binlerce, milyonlarca kişiyi etkilemesini kavrayamayabilir. Şimdi hâlbuki şeytan cin sınıfı olduğu için, enerji niteliğine sahip olduğu için tıpkı radyo ve televizyon dalgaları gibi aynı anda çeşitli mekânlara yansıyabilir. Bunun için de şeytanın varlığı bir tek merkez gibi görünse dahi o dalga harekâtı vasıtasıyla bütün insanlara yansıyabilir, intikal edebilir. Bir kere, birinci noktada bunu tespit etmek lazım…

Her ân şeytan ışınlarına muhatabız. Mesele bu ışınların bizim iklimimize yerleşmemesidir. Yani şöyle kabul edelim: televizyon dalgaları bizim vücudumuzdan gelir geçer biliyoruz hepimiz ki! Ama bizim sırtımızda yahut göğsümüzde bir monitör olursa görüntüyü görebiliriz. Bizde bir monitör olmadığına göre televizyon dalgalarının bize çarpıp çarpıp geçtiği, bizi delip geçtiği halde fark dahi etmeyiz. Şimdi, işte şeytanında böyle olması lazım! Şeytan bütün arz üzerindeki müsaadesi nispetinde her noktaya intikal eden bir dalga harekâtı gibi gezerken onu misafir edecek bir monitörümüzün olmaması lazım… Ki şeytan oynamasın o fert de! Aksi takdirde şeytana hazır bir monitör korsanız; şeytan, merkez stüdyosunda oynattığı filmi sizin vücut ikliminize nakleder. Çünkü şeytanın oynattığı bir film vardır. Bu filmi ben anlatacağım şimdi! Bu filmi sizin monitörünüz vasıtasıyla size intikal ettir ve siz şeytanın merkez stüdyosunda oynayan o iğrenç filmin temsilcisi olursunuz. O iğrenç filimin temsilcisi olursunuz! Olmamak için şeytana karşı mahfuz olmamız lazım gelir. Şeytanın filmini oynatacağı bir monitör taşımamamız lazım gelir ki; genelde bu monitör nefstir.

Eğer bizim nefsin ayarlarını Kıbleye yaparsak, şeytanın dalga harekâtı bizim monitörümüzde oynamaz. Yani iman, şeytan dalgalarının bizim monitörümüzde şekillenmesini engelleyen en büyük faktördür. Ama şeytan da, kendisi o monitörde oynayabilmek için bizim iman muhafazamızı tahrip etmek ister. Bundan dolayıdır ki;

Şeytan daima imana karşı çıkar. Nerde bir iman ışığı varsa onu tahrip etmek için elinden ne gelirse onu yapar. Bunları bazen fert fert yapar, bazen kitleler halinde yapar.

Mesela 19. Asırda bir maymun davası tutturdu. İnsanlık, bu işte topluca insanın şeytanın stüdyosunda oynayan filmi oynatması oldu. Onu bıraktı şimdi! ufoydu, yok bilmem yıldız fallarıydı… Şimdi bu filmi oynatıyor. Bunların hepsi şeytanın filmidir. Ve hiç birisinin gerçekle ilgisi uzaktan yakından hele bilimsel yanı hiç yoktur. Şimdi şu halde şeytanı bir enerji ünitesi olarak bileceğiz. Ve kesinlikle vardır… Ve kesinlikle monitöre koyduğunuz takdirde çıkar oynar. O monitörde… Onun çıkıp oynaması, filmlerde uzun kulaklı bilmem dar pantolonlu bilmem soytarı kılığıyla gösterilen şekilde değildir.

ŞEYTANIN MERKEZ STÜDYOSUNDA OYNATTIĞI FİLM

1-      Bir, Peygamberi inkârdır, Allah’ı inkâr değildir!

Bunu hiç unutmamak lazım gelir… Onun için bazı insanlar: Efendim, Allah’a inanıyorum da ben dini bir türlü kavrayamadım. İster kavra ister kavrama, canın cehenneme! Çünkü şeytan da Allah’a inanmıştır… Şeytan, Allah yoktur demiyor ki! Binaenaleyh, şeytanın stüdyoda oynattığı filmde “Allah yoktur mesajı” yoktur. (Uğur Canbolat: daha çok Efendimize ait… Efendimiz tabii… Çünkü bütün peygamberleri temsil eden efendimizdir.) Mesajı inkâr… İlahi mesajı inkâr vardır. Merkez stüdyodaki şeytan kampanyasının açtığı oyunda; İlahi mesajı inkâr vardır.

2-      İkincisi, gurur vardır.

3-      Üçüncüsü, buhûl vardır.

Bu üç şeyi hiç unutmamak lazım gelir. Eğer bir insan kasırgaya tutulmuş gibi buhûle gitmişse, cimriliğe gitmişse, gurura gitmişse… “Ben yaptım, ben ettim, güzelim, akıllıyım” tarafına gitmişse bilsin ki; şeytanın merkez stüdyosundan kendisine film geldi. Bu kadar nettir. İşte şeytanın koyduğu oyunların ana hattını bir insan iyi bilmezse farkında olmayarak o filmi kendi maalesef gönül ekranında oynatmış olur.

Bu bakımdan şeytanın mutlak bu haberini, her an her yerde olabileceğini, (tıpkı dalga harekâtı gibi) devamlı neşriyat halinde olduğunu ama asıl bir merkez stüdyosu olduğunu ve bu merkez stüdyosunda ortak filmler oynattığını… Dikkat ederseniz insanlar arasındaki kavgalar, yanlışlıklar, çirkinlikler, ahlaksızlıklar hep ortaktır. Çin’de de aynı film oynanır, cinsi sapıklık oynanır… Londra’da da aynı film oynanır. Çünkü şeytanın merkez stüdyosundaki oynayan film budur. Bir defa üretmiş, oynatıyor. Sen ekranını tuttukça aynı film oynar.

Şimdi mesela; dikkat edin memleketimiz, tarihinden gelen bir muhafazakârlık ve ahlak peşinde, imanları eksik hatta dini ibadetleri eksik olan insanlar bile ahlaka karşı bir duyarlılık taşırlar. Ama bunu bozmak için şeytan, diğer stüdyolarda oynattığı filmleri memleketimize tevcih etmiş oynatıp duruyor. Yok, seks özgürlüğü; yok, seks eğitimi filan! Bunlar o kadar ilkel, aptalca şeylerdir ki; bir kere seks eğitimi diye öğretmek istedikleri şeylerin tümü; dağın başına bir erkekle bir dişiyi bıraktığınız zaman herkesin bildiği şeylerdir. Boşu boşuna insanların zihnini karıştırmak, boşu boşuna ahlaklarını yok etmek istiyorlar. Bu şeytanın tabusudur, şeytanın getirdiği filmdir. Yoksa böyle bir şeye ihtiyaç yoktur. Ve seks eğitimi diye, getirdikleri memleketlere bir baksınlar bakalım; erkekle kadın doğru dürüst birbirlerinden mutlu oluyorlar mı? Hiç birisi olmuyor. Ama bu eğitimi iğrenç görüp de kendi hayatını yaşamak isteyen insanlar çok daha mutludur. Çünkü zaten Cenâb-ı hak yaratılıştan o dürtüleri, o ayini vermiştir eşler arasına. Ama bunu çirkinleştirmek şeytanın merkez stüdyosundaki ana filmden doğar.

İşte şimdi şeytanı böyle mümkün olduğu kadar elle dokunur bir varlık olarak kabul etmemizin faydası budur. Her an her yerde filmlerini oynatıyor. Ben ona monitör olmayayım demesi lazım gelir bir insanın ki; ona monitörlüğü de nefs yapar, aşağı yukarı.

Uğur Canbolat: Şeytanın etkisi nasıl fark ediliyor? İnsanlar üzerindeki etkisi nedir? Hangi görüntülerle fark ediliyor. Şeytanın insana nasıl etki ettiğini sormak istiyorum ve bu etkiden nasıl kurtulunabilir?

Evet, şimdi şeytanın etkisini fark etmek için merkez stüdyodaki filmleri hatırlamak lazım. Hiç kimse kendisini aldatmamalıdır. Niçin aldatmamalıdır bakın! Ben şeytana uymadım yahut şeytan uzakta ben buradayım gibi düşünmemelidir. Eğer böyle olsaydı, biz Allah’ın huzurunda namazda Sübhaneke’den sonra “euzu” çekmezdik. Çünkü mademki biz namazda Allah’ın huzurundayız. Euzü demek biliyorsun, recm edilmiş, kovulmuş olan şeytanın şerrinden sana sığınırım demektir, Cenâb-ı Hakka!

Peki, Allah’ın huzurunda, biz, Allah’ı görürcesine ibadete başladığımız bir anda hâlâ şeytandan niye bahsediyoruz?

Mantıken olmaması lazım… Namazın içerisinde olmaması lazım! Ama her selâm verdikçe dünyaya kapı açtıkça… Kapanırken, yeniden namaz dilimine başlarken “euzü” çekiyoruz. İşte bu bize Cenâb-ı hakkın verdiği şeytan hakkında en büyük açıklamadır. Yani burada bile yakalar sizi, diyor. Namazın içerisinde dahi sizi yakalar, diyor.

Aynı şekilde Hac’da da bu sır çok net bildirilmiştir. Biliyorsunuz, Hac bir müminin ibadetlerinde vardığı ideal bir noktadır. O noktaya gelebilmesi müminin ibadetlerini tamamlamış olmasını, en üst seviyeye kadar Cenâb-ı Hakk’a karşı ibadet hizmetini yerine getirmiş olmasını gerektirir. Öyle olduğu halde Cenâb-ı Hakk: son tavafı yaptırmadan evvel şeytanı taşlamadan gelmeyin, diyor. Fevkalade ilginçtir… (Hâşâ) Cenâb-ı Hakk’ın gösterdiği Kâbe gibi bir kutsal ilahi noktanın burnunun dibinde şeytanın ne işi var, ne ki biz onu taşlayalım? Bu, onun sizin vücut ikliminize her ân neşriyat yaptığını unutmayın demektir! O şeytan taşlama fevkalade önemli bir hadisedir. İnşallah onu ayrı bir sohbetimizde dile getireyim.

Çünkü şeytan taşlama, şeytanın neşriyatına indirilmiş en büyük darbedir. Şeytan, kendisinin fark edilmesinden, kendisinin reddedilmesinden fevkalade rahatsız olur. Şeytanın en büyük kolaylığı senden görünüp, güya seni düşünüyormuş gibi sana oyun oynatmasıdır. Ama sen onu fark ettiğin zaman, onun uğradığı mağlubiyeti tarif etmek mümkün değildir. 

Uğur Canbolat: Nefisle şeytan arasındaki ilgiyi sormak istiyorum çünkü başlığını böyle başlamıştık. Nefis ve şeytan, bu ikisi arasında nasıl bir ilgi var? Nasıl bir alaka var?

Şimdi efendim, Şeytanın bir defa ne tarafta olduğunu, nefsin ne tarafta olduğunu bilmek lazım gelir.

Menfi Kutup Anaforu

Şimdi, Cenâb-ı Hakk’ın kudreti ilâhisi ruh ve melek yansımaları şeklinde ve birde fizik yansımalar şeklinde, yaratılmış bütün câvid eşya açısından Cenâb-ı hakkın kudretini temsil eder; Kudret-i İlahiyi temsil eder. Bu kudret müspet bir var oluştur. Olumlu bir var oluştur, hayırlı bir var oluştur. Bunun karşısında menfi bir anafor vardır. Cenâb-ı Hakk’ın kudretinden başka, başka bir kudreti vehim etme anaforu vardır. Eğer herhangi bir kimse Cenâb-ı Hakkın kudretinin dışında bir varlık vehmederse o menfi bir anafordur. Yani, bu müspet kudretin karşısında kutuplaşmış bir menfi kutuptur. İşte şeytan Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine karşı gelirken, doğrudan doğruya Fahr-i Kâinata isyan ederken menfi kutbu tercih etmiştir. Bu menfi kutupta olduğu için kendisi gibi menfilerle birleşme istidatına haizdir.

İnsan unsuru içerisinde “Nefs” menfi unsurdur. Ne beden menfidir, ne ruh menfidir, ne gönül – kalp menfidir… Ama nefs menfidir.

Ezanda “Dört Müspet” Mesaj

İnsanın görevi, zaten müminin görevi, o menfi unsuru müspetleyip dört müspetle gitmek, Cenâb-ı Hakk’a. Dört müspetle gitmek… Cenâb-ı Hakk bu dört müspetle gitmemiz için çok önemli bir mesajı ezanda vermiştir.

Ezanda dört defa “Allah-u Ekber” nidasının emredilmesinin sebebi: dört unsurunuzla benim çok yüce olduğumu tasdik ederek huzuruma gelin, diyor. Gerek kamet getirirken gerekse ezanda Allah bize dört unsurunuzla yani, nefs de dâhil olmak üzere bu potanın içerisinde (yalnız sen varsın, sen yücesin…) bu motifin etrafında toplanın, diyor.

Şimdi şeytanın bütün tuzağı, kendisi gibi menfi olan nefsi kendi tarafına çekmektir. Çünkü nefs de kendisinde bir takım özellikler vehmetmektedir. Zanna düşmektedir; ben akıllıyım, ben zekiyim, ben güzelim… diye düştüğü bu zanların tümü menfi bir baskıdır. Çünkü Allah’tan başka ne güzel vardır ne akıl vardır ne de zenginlik vardır. Ama nefis kendisine burdan bir ortaklık çıkararak, kendisini bir mevkiye getirirse otomatikman şeytanın ekranını takmış olur. Seyrettiği, ölene kadar, şeytanın ekranında oynattığı dekorlardır… Elbette faizi savunacaktır… Elbette İslâm’a karşı çıkacaktır… Elbette yüce kitabımızın hükümlerini beğenmezlikten gelecektir. Yapacağı başka bir şey yok çünkü seyrettiği tiyatro ortada…

Şimdi nefsin şeytanla ilişkisini nasıl fark ederizi sormuştunuz. Bu unsurdan fark ederiz.

Eğer biz gurura düşüyorsak, biz buhûle düşüyorsak (cimriliğe düşüyorsak) çünkü Allah’tan yanaysak Allah’ın emirlerine uymak zorundayız. Allah verin diyor, başkalarına yardım edin diyor. Biz bunları terk etmeye başladıysak bileceğiz ki ekranımızı takmışız şeytan filmi seyrediyoruz. Ve çok önemli olan hadise gurur ve buhûlde birlikte Cenâb-ı Hakkın bizzat kendi emrettiği: “benim gerek fiiliyatta, kaderde; gerekse şekillerde güzelliğimi görün” diyor.

Eğer biz şekillerde ve fiiliyatta yani kader öykülerinde Allah güzelliğini göremiyorsak yine şeytanın filmini oynuyoruz demektir. Bunları hissettikçe şeytanın cenderesinden kurtulma çarelerini arayacağız. Şeytanın cenderesinden kurtulmak için evvela monitörü bozacağız.  Monitörün ayarını bozacağız. Monitörün ayarını bozamazsak şeytan her gün gelir oyununu oynar.

Ne kadar ibadet ettim zannedersen et, ne kadar iyi insan oldum zannedersen et… O, akşamüzeri gelecek yine aynı oyunu oynayacaktır. Onun için o monitörü bozacağız. O monitör nedir? Monitörün bozulması… Nefsin şeytandan yana menfi enerjiden yana olmasıdır. Eğer biz nefsi menfi enerjiden yana olmaktan arıtabilirsek monitörü bozduk demektir. Şeytan istediği kadar davul çalsın… Çünkü Fahr-i Kâinat Efendimiz Veda Haccında diyor ki; “imanınızı tamamladınız, artık şeytan sizi kandıramaz. Yaptığı ufak tefek ivalar hariç” diyor. Ufak tefek aldatmacalık hariç… Bu ne demektir? Monitörünü boz ama arada sırada bir parazit gelir yine…

İşte bu monitörü bozabilmek için Ahlâk-ı Muhammedi’ye yönelmek, dolayısı ile şeytandan kurtulabilmek için Fahr-i Kâinat Efendimiz ne yapmışsa onları takliden yapmaya çalışmamız lazım gelir! Biz onu yapamayız o çok süper bir ahlaktır, diye düşünmemiz yanlıştır. Efendimiz uyguladığı bu ahlakı bizler için uygulayarak bırakmıştır. İnsan sırrı içerisinde takdim etmiştir bu ahlakı… Milyonda birini dahi yapsak yine şeytanın bırakıp kaçacağı bir hadisedir.

Uğur Canbolat: Şeytanın etkisi ve gücü hangi sınırlardadır. Bunun belli bir sınırı var mı?

Bu çok önemli İslâmiyet’te… Şeytanın gücü ve etkisi… Çünkü İslâmiyet dışında, gerçi semavi din olmadığı için diğer büyük dinleri arasına koymasak da, müntesibi itibarıyla yani taraftarları itibarıyla büyük bir din de: “BUDA” dinidir. Gerek Buda dininin gerek Zerdüştlüğün gerekse Asya’dan gelişmiş bu tarz dinlerde bir büyük yanılgı vardır. Şeytan da bir kuvvet, bir de ilâhi kuvvet vehmederler. Bu iki kuvvetin çarpıştığını ve insanların bu kargaşada Allah tarafını tutmasının lazım geldiğini telkin ederek insanları iyiliğe sevk ederler.

Hâlbuki şeytanın kuvveti yoktur. Şeytan bir görüntüden ibarettir. Şeytan bir zandan ibarettir, bir vehimden ibarettir. Bir mümin için şeytanın hiçbir melânetinin kuvvet haline gelmesi mümkün değil!

Şeytan Enerjisini Müminden Alır

Yalnız şeytan bu enerjisini müminden alır. Şeytanın enerji alacağı bir fabrika yoktur. Bir santral yoktur ama müminin devamlı alacağı santral, Allah santralidir. Binaenaleyh şeytan bir mümine gelir, tebelleş olursa ve onu kandırarak onun enerjisini emerse bir kuvvet sağlamış olur. Ama o kuvvet kalıcı bir kuvvet değil bitici bir kuvvettir. Aldığı enerjiyi anında telef etmek zorundadır. Çünkü başka insanlara yaptığı mücadelelerle başka insanlara yönelttiği faaliyetlerde o enerjiyi tüketir.

Hz. Sümeyye ‘Peki’ Deseydi

Şimdi Efendimiz’in çok mucizevî bir tanımı vardır. Hz. Sümeyye şehit olduğu ân Efendimiz: “Mekke düştü” demiştir. “Kâfirler Kureyş’in isyankârlarına av oldu” demiştir. Şimdi bunu nasıl anlasın insanoğlu? Çünkü Fahr-i Kâinat Efendimiz diyor ki: “eğer Sümeyye bu yapılan zulüm karşısında ‘peki’ deseydi onun o büyük enerjisi kâfirlere geçecekti.” Dolayısıyla şeytan cephesine geçecekti. O enerjiyi yıkmak için çok büyük çaba sarf edilmesi lazım gelirdi. Ama Hz. Sümeyye sonuna kadar hayır dediği için enerji alamadılar ve enerjileri tükendi. Hz. Sümeyye’yi şehit ettikleri ân sıfır enerjiye düştüler. Eğer, Hz. Sümeyye peki, deseydi…

Şer Cephesini ‘Hadım Etmiştir’ Hz. Hüseyin!

Hz. Hüseyin Efendimiz’in şahadetinde de bu çok önemlidir; herkes diyor ki: ne olacaktı? Varsın onlar Şam’da hükümet yapsınlar, Hz. Hüseyin de Türkistan’dan mademki bir davet var gitseydi, diyorlar. İşte o tasdiki yapsaydı kıyamete kadar şer cephesinin alacağı enerji hepimizi perişan edecekti. Şer cephesini hadım etmiştir Hz. Hüseyin! Bugün şer cephesinin bütün atomu, silahı, çılgınlıkları, hileleri, ahlâksızlıkları, insanları kandırmaları hepsi hadımdır. Ebterdir arkası gelmez; bir şey söylerler arkası gelmez, sonunu getiremezler. Ebterdir çünkü! Bu enerjisini vermemektir!

“MÜRTED” OLANIN YERİ ÇOK AĞIRDIR

Şu halde şeytanın enerjisi yoktur. Zerdüştlerin hatta bazı Hıristiyan çevrelerinin kabul ettiği gibi şeytan bir gücün sahibi değildir. Şeytan gücünü insanların nefsini kullanarak yürütür! İnsanların nefsi de özellikle inançtan inançsızlığa geçerken çok büyük enerji aktarımı yapar. Onun için İslâmiyet’te “MÜRTED” olanın yeri çok ağırdır. Çünkü o müspetten menfiye geçerken enerji çalıp götürüyor demektir. Büyük hırsızdır! İlâhi kudretin müspet enerjisini alıp karşı cepheye çuvalla götüren bir haindir! Onun için şeytanın enerjisi yoktur.

Müminler gönüllerinde cesaretlerini ciddi olarak tuttukları takdirde şeytanın enerjisi sıfırdır. Planları da sıfırdır. Çürümeye dökülmeye de mahkûmdur.

Uğur Canbolat: Şeytanın insana düşmanlığı nereden geliyor? Niçin insana düşman şeytan?   

İşte, şeytanın zaten menfi kutba düşmesinin sebebi budur! Şeytan, Allah’a kendisinin muhatap olmasını istiyordu. Şimdi bakınız;

Fahr-i Kâinat Efendimiz Cenâb-ı Hakka “beliğ” derken, ben muhatap olayım, Allah sevgilisi olayım diye yapmadı bunu! Tam aksine, ben yok olayım yalnız Allah’ın fermanı kalsın, diye yaptı!

Bakınız, şeytanla hâşâ Fahr-i Kâinat Efendimiz’in hadiselere bakış, Allah’ı anlayış derecesini buradan anlamak lazım! Şeytan ben muhatap olayım, Allah’tan sonra ikinci Allah olayım anlamında arzu ediyordu. Kendisi de meleklere hocalık yaptığı için kendisini hak sahibi görüyordu. Cenâb-ı Hakkın Fahr-i Kâinat Efendimiz’i muhatap sayması, sevgilim demesi şeytanı çıldırttı. Ne yapması lazım gelirdi? Sen sevgilim dedin, ben senin kulunum. O halde ben onun ancak ayağını öperim demesi lazımdı. Bu aptallığı, bu güzelliği gösteremediği için aptallığa saptığı için menfi kutba gitti. Menfi kutba bir defa gitti mi, o zaman bütün müspetlere düşmandır.

Şeytan İnsanların Tümüne Düşman Değildir

Aslında insanların tümüne düşman değildir. Niye Marks’a düşman olsun şeytan? Onun dostudur ama mümine düşmandır. Çünkü iman onun bir yarasını kanatıyor. Kendi yapamadığını, Fahr-i Kâinat Efendimiz’e ümmetlik yapmak, O’nun ayaklarına kapanmak, O’nun sevgisi ile coşmak gibi büyük bir fazileti kaçırmıştır. O yapamadığını yapanları gördükçe çıldırıyor. Onun için aslında şeytan, asıl müminlerin düşmanıdır. Ve pek çok müminlerin de ayağını bu düşmanlık nedeni ile kaydırabileceği için müminlerin şeytana karşı daha hassas, daha tedbirli olması lazım gelir. Vaktimiz daraldı ise burada önemli mesajlar var haftaya bırakalım. Bu çok önemli çünkü!

Uğur Canbolat: vaktimiz bitti hocam, aslında ben, şeytanın insana intikal edebilmesin de kullandığı metotları da maddeler halinde sizden istirham edecektim.

Bakalım, onları daha genişçe yapalım. Biliyorsunuz son günlerde İslam cephesinde de kendisini peygamber sanan, ondan sonra efendim, bir şeyler vehmeden bir takım şeytanlar var. Bunları da su yüzüne çıkarıp nasıl şeytan olduklarını anlatmak lazım!

Uğur Canbolat: Bunlar da sureti haktan görünüyorlar değil mi Hocam? 

Evet, zaten şeytanın büyük marifeti o! Çünkü şeytanın amacı ne idi? Müminleri toplamak… Öyle şahısların içerisine girerse, o şahıslar vasıtası ile iyi niyetli müminleri toplayabilir. Çok tehlikeli bir oyun oynar.

Uğur Canbolat: yani şeytan kimi zaman da kavuk giyiyor, kimi zaman da sarık da sarıyor.

Tabi, tabi…