Sevginin Biyolojisi

Sevginin Biyolojisi
Sevginin Biyolojisi

Tıp ilminin yeni yeni konusu olmaya başlayan sevgi, kâinatın temel kanunudur.

Maddeperest ve makina insan olma alışkanlığı, sevgi gibi mukaddes bir duyguyu kaybettirmektedir.

Halbuki maddenin bizzat kendisi câzibe dediğimiz bir tür sevgiden kuruludur. Elektron câzibesini kaybetse atom yok olur. Gezegenler câzibelerini kaybetseler uzayın sonsuz boşluğunda kahrolurlardı.

Yine de asıl sevgi kâinatın en mükemmel varlığı insanda ufuklaşır. Uzun yıllar sevgi mânevî bir ihtiras olarak vasıflandırıldı. İnsan yapısında bir yandan hormonal sistemlerin matematik programları, bir yandan psikosomatik hastalıkların incelenmesi sevgiyi konuşulanların en başına getirdi.

Sevgi insanın mânâ yönünde yaşayan, gönlünde doğan bir mukaddes duygudur. Allah’ın bu sevgili varlığa, insana verdiği, kendi sıfatına has bir ihsânıdır.

Acaba sevgi insan biyolojisine nasıl akseder? Binlerce yıldır biliyoruz ki, insanın iştahından uykusuna, zihnî çalışmalarından adale gücüne kadar hayatında sevgi şaşmaz bir tesire sahiptir.

Asıl mesele sevginin bu hâkim gücünü bedene nasıl ve ne yönde yansıttığıdır.

Sevgi duygusu bedene iki yönde akseder. Bunlardan biri: Beynin en alt yüzünde bulunan Hypotalamus’daki nebatî sinir sistemi merkezidir. İkincisi ise, daha alâka çekicidir. Son yıllarda insanda üçüncü bir sinir sisteminin varlığından söz edilmektedir. İlk tesbiti Rus fizyologları tarafından yapılan bir araştırmaya göre insanda eskiden bilinen iki sinir sisteminden (merkezi sinir sistemi) başka üçüncü bir sinir sistemi daha vardır. Bu sistem, insanın duyan sistemidir. Ve merkezleri tek tek muhtemelen göğüs kafesi içinde, kalp civarındadır. Bu merkezlerin çoğu eskiden nebati sinir sitemi içinde sayılırdı. Bu kâinattaki fizyologların iddialarına göre bu merkezler hususî muhaberelerle bilhassa hisle alâkalı tesirleri kompüterize eder ve duyguyla madde arasında köprü vazifesi görür.

Araştırmalar hangi yönde gelişirse gelişsin, mühim olan, hissî tesirlerin maddeye kesinlikle aksetmesi gerçeğidir. Bugün, psikosomatik hastalıklar yani ruhî tesirlerden doğan hastalıklar, bütün hastalıkların hemen hemen yarısını ve günlük dertlerin büyük kısmını (kalp- damar hastalıkları, mide ülserleri gibi) teşkil etmektedir.

Ruhî tesirler maddeye aksederken iki mühim netice doğurur: (1) Damar çevrelerindeki minik kasları büzerek damarları daraltır veya gevşeterek damarları genişletir. (2) Hormonal sistemin dengesine ve kompüter programlarına müsbet veya menfî tesir eder. Ruhi tesirlerin menfî olanları pek çoktur: sıkıntılar, üzüntüler, korku, ümitsizlik, aşırı heyecanlar.

Müsbet olan ruhî tesir ise tektir: sevgi.

Hayatın temel faaliyetleri damarların büyüyüp gevşemesinden müteessir olur. Öyle ki ihtiyarlıktan ölüme, çeşitli organ hastalıklarına kadar birçok ciddi problemler damarların dokulara verdiği kan miktarına tâbidir. Yine en mühim hayatî faaliyetler hormon sistemi ile yürür ve bütün hormonlar bir program âhengi içinde çalıştığında insan sıhhatli olur.

Bu temel biyolojik hadiseler serisi ise, ancak tek müsbet tesir altındadır: sevgi. Yüzlerce menfî tesirden hırpalanan vücudumuz ancak sevgi duygusuyla biyolojik düzene dönebilir. Sevginin böylesine müessir yanını biyolojiye nakşeden Allah, insanla sevginin ayrılmazlığını kanunlaştırmıştır.

.

Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Zafer Dergisi (Temmuz 1990, Sayı: 163)’den  alınmıştır.