Dr. Haluk Nurbaki

RÜYA 1

Decrease Font Size Increase Font Size Text Size Print This Page

...her sabah namazından sonra Efendimiz, “kim rüya gördüyse söylesin” derdi ve onları yorumlardı. Hatta bir gün “rüya göreniniz yok mu?” dedi. Görmemişler... Efendimiz dedi ki: “ben rüyamı size anlatayım; bugün bir rüya gördüm” dedi. Kendisi gördüğü rüyayı anlattı ve kendisi yorumladı gördüğü rüyayı.

RÜYANIN GENEL TANIMI

Uğur Canbolat: İlk soruyu şöyle yöneltmek istiyorum, müsaadenizle Hocam: bize, rüyanın genel bir tanımını lütfeder misiniz?

Haluk Nurbaki: Efendim, rüya bilindiği gibi, uyku halinde yaşanan bir hayat demektir aslında. Çok insan uyku ile rüya arasındaki dengeleri iyi bilmediği için birçok tereddütlere sahiptir. Mesela; sık rüya görenler olduğu gibi hiç rüya görmediğinden yakınan yahut çok az rüya gördüğünü dile getiren insanlar da vardır. İşin aslında rüya, ruha ait çok özel bir mekanizmadır ve mutlaka her insanın hayatında vardır. Ancak rüyadaki en büyük incelik o rüyanın verdiği mesajların hatırlanabilmesidir. Çünkü insan bazen çok güzel bir rüya görür fakat zerresini hatırlayamaz. Bu demektir ki: o rüya bir mesaj niteliğinde değil; bir yaşam biçimidir ve ekseriya bu şekildeki rüyalar hatırlanamamasından dolayı “acaba bir mesaj geldi mi… Yahut rüyanın bir kısmını hatırlıyorum, bir kısmını unuttum” gibi insanları tereddüde düşürür.

Şunu iyi bilmek lazım gelir ki: rüya, eğer hatırlanmasını istiyorsa hatırlatır… Unutulmasını istiyorsa unutturur. Bunu çok iyi bilmek lazım… Yani, bu bizim irademizde veyahut da elimizdeki bir fonksiyon değil. Orada, o anda yaşaması lazımmış. Cenab-ı Hakk onun ruhuna öyle bir senaryo yansıtmış, onu seyredecektir. Onun mutlaka dünyada hatırlanması veya ona göre birtakım gerçeklere yaklaşılması gerekmiyor ama “Cenab-ı Hakk isterse bir kuluna rüya yoluyla mesajlar verebilir” veyahut “önündeki günlere ait bir hadiseyi de daha önceden yaşatabilir.” O, Cenab-ı Hakk’ın kulla arasındaki çok sevimli bir espri gibidir.

Yani, sevdiği bir kula icabında, iki ay sonraki bir olayı yaşatır… Sonra da o kul iki ay sonra o olayı yaşadığı zaman: “Ay!.. Ben bunu rüyamda gördüm” diyerek mânâya doğru sıcaklığı artar.

Konu başlıkları

BİLİM GÖZÜYLE RÜYA

Uğur Canbolat: Bilim gözüyle rüya nasıldır? Bir de bu pencereden bir tanım yapar mısınız?

Haluk Nurbaki: Efendim, rüyanın bir defa… “Bilim gözüyle” derken, ben daha çok şöyle de telakki ediyorum: “batı ne diyor, rüyaya?”

Çünkü ilim gözüyle deyince bizde bir yanılgı var, sanıyoruz ki: ilim ayrı, bizim söylediklerimiz ayrı… Hâlbuki bilimin bir tek kaynağı vardır, Kuran’dır.
Yani, bilim gözüyle bir şey sorduğunuz zaman cevabı Kuran’dan vermek lazım gelir ama sizin kastınız tabii bugünkü, piyasadaki ilim kavramı… Daha doğrusu: “batı dünyası nasıl bakıyor” gibi.

Şimdi, Hristiyan dünyası da rüyaya çok sıcak bakmış… Kendilerine göre yorumlamışlar ve bunun tamamen “ruhi bir olay” olduğunu bilmişler.

19. ASRIN SONUNA DOĞRU, özellikle Batı’daki bilimsel kavram değişiklikleri, ateist değişimler başlangıçta rüyaya gayet acayip bir soğuklukla bakmış.

Rüyayı gündüz yaşanan olayların beyindeki hafıza kartlarından tekrar, gece çıkıp yansıması şeklinde yorumlamak istemişler. Daha da ileri giderek: (bilhassa Freud başta olmak üzere) birçok ruh bilimci geçinen bilim adamları bunun bedensel birtakım rahatsızlıkların, özlemlerin yansıması olduğunu düşünmüşler. Daha… Yani, tamamıyla maddeye bağlı bir olaydır bu, demek istemişler. Şimdi, Batı’nın ateist görüşüyle rüya da tamamen bedene ait bir hadisedir (bu gündüz yaşanan olsun veya olmasın, bedenden neşet eder); işte, “kolu ağrıyorsa kendisini düşmüş görür” gibi birtakım basit yorumlara bağlamak istemişler.

Fakat sonradan, bilimde rüya üzerindeki çalışmalar çok garip bir sonucu belgelemiş, bu sonuç da şu:

Çok uzun gördüğümüzü zannettiğimiz rüyalar; hatta ertesi gün, saatlerce anlattığımız rüyalar “nasıl görünüyor? Yani, beyindeki bu rüyayı görme süreci nedir?” diye merak salan bilim adamları çok enteresan bir şey tespit etmiş: rüyalar genellikle iki saniye içinde görülür. Yani bizim çok uzun zannettiğimiz o rüya, iki saniye sürüyor. En uzun rüyanın sekiz saniye sürdüğü söyleniyor, bilimsel olarak. Şimdi buradan çıkan hadise: “peki, iki saniye içerisinde saatlerce anlatabileceğimiz görüntü değişiklikleri (eğer bir senaryo, bir film diye telakki edersek) nasıl müşahede edilip de, bu nasıl iki saniyeye sığıyor?” düşüncesi ciddi olarak gündeme gelmiş.

Bu arada yine Amerika’da çok daha fazla taraftarı bulunan; Batı’da da birçok yerlerde taraftarı bulunan parapsikoloji dediğimiz, bir bilim dalı var. Yani maddesel bilim dayanağı zayıf olan görgüye ve bu görgülerin yorumuna ve şahitlerine dayanan bir tarz bilim dalıdır. Genellikle ruh üzerindeki düşünceler, işte telepatiydi, ölümün son anlarının yaşanması gibi bir takım konular bu parapsikolojinin gündemi içerisindedir.

Parapsikoloji

Parapsikoloji rüya konusunda, bilhassa geleceğe ait rüyaları çok ciddi olarak ele almış, istatistikler yapmış. Mesela; bir uçak kazasını kaç kişi rüyasında görmüş… Bunun istatistiğini yapmış. Kendi ölümünü kaç kişi rüyasında görmüş… Bunun da istatistiklerini yapmış ve oldukça sıcak bilgiler toplamış. Bu bilgilerle şöyle bir kanaate varmışlar ki:

Rüya bedensel değil, En azından zihinsel ve beyinsel değil… Ruhsal bir hadisedir.

Tam bu şekildeki kanaatler iyice yerleştikten sonra üst üste bakalım parapsikoloji kitaplarında geçen hadiselerin analizleri gündeme gelmiş. Mesela: Lincoln’un öldürülmesi olayı rüya tarihi açısından, parapsikoloji tarihi açısından çok enteresandır. Çünkü Abraham Lincoln o sırada Güney – Kuzey kavgaları, çatışmaları sırasında bir rüya görmüştür:

Tiyatroda kendisini esmer, şu kıyafette, sol elinde silahı bulunan bir adam gelmiş, vurmuştur. Ertesi gün uyandığı zaman (o gün akşam tiyatroya davetli mutlaka gidecek), bunu etrafındakilere anlattığı zaman evvela çevredeki resmi noktalar demişler ki: şuuraltınızda Amerika karışık, elbette bir suikast görmeniz doğaldır. Hakikaten o gece öldürülüyor Abraham Lincoln.

Şimdi, bu biçimiyle anlattığınız zaman “olabilir, hakikaten kargaşalık dolayısıyla adamın şuuraltı yüklüdür… Binaenaleyh, böyle bir rüya görmesi ve tesadüfen de öldürülmesi üst üste çakışınca siz bunu ruhsal bir hadise gibi takdim etmek istiyorsunuz” denebilir. Hâlbuki olayın ilginç yanı Abraham Lincoln’u öldürmeden etrafındaki şahitlerin sözüdür. Abraham Lincoln, daha adam tabancasını çıkarmadan “İşte bu adamdı rüyamda gördüğüm, dikkat edin sol eline alıyor” dedi ve vuruldu. Yani, şimdi de ki: “kargaşalıktan dolayı şuuraltı vardı da adamı nasıl tanıdı?”

Bundan dolayı rüyanın bedensel ve zihinsel yanını düşünmek lazım… Bir de çok enteresan birkaç müşahede vardır. Bunlar kısmen parapsikolojinin, kısmen de genel bilimlerin tanımıdır. Eğer zihin, gündüz meşguliyetlerinin tekrar yaşanması biçiminde olsaydı rüya marangozun bütün gece sabaha kadar rende yapması, çiftçinin sabaha kadar buğday ekmesi, doktorun sabaha kadar hasta muayenesi gerekirdi. Yine parapsikoloji dernekleri bu hususta bir araştırma yapmışlar, mesela; doktorların hiçbir zaman rüyasında ameliyat yapmadığını, hasta bakmadığını ancak hastanede bulunmasını veyahut odasında oturmasını görebildiklerini, yani asıl zihni yorarak yerleşmesi lazım gelen hadiseleri hiçbir zaman rüyada görmediğini tespit etmişler. Marangoz için de aynı şeydir bu; diğer meslekler için de aynı şeydir.

Şu halde, gündüz ki yorgunlukların yahut gündüz ki tekrarların şuuraltından kopyasının “rüya olarak yansıması” şeklindeki ateist iddialar tamamen saçmadır.

Hatta gerçek bir şey değildir ancak yine onların bu müşahededen sonra yine illa zihinseldir, beyinseldir rüya, diyen insanların bir başka iddiaları ortaya çıkmış, bu sefer demişler ki: özlemlerini görürler rüyalarında. Birçok insanlar rüyasında uçarlar, buna misal olarak da “insanların uçma özlemi vardır ondan dolayı rüyalarında bu uçmayı görürler” derler.

Hâlbuki özlemlerin rüyası olsa insanların dikkat ederseniz rüyalarının yüzde elliden fazlası sıkıntılıdır… Bir darlıktadır. Kaçıyordur, kovalıyorlardır… Ondan sonra efendim; başına bir kaza gelmiştir, bir adam öldürmüştür yani birçok sıkıntıda hadiseler vardır ki bunların özlem olması mümkün değildir. Hiç kimsenin “katillik” özlemi değildir, rüyasında katil olduğunu görmek… Hiç kimse öldürülmesini istemez ki; rüyasında öldürülüyor görsün. Binaenaleyh, bu da yanlıştır, özlemler şeklindeki yorumlar.

DAHA ENTERESAN, rüyaların ruh tarafından seyredilen bir hadise olduğunu belirten bilimsel tespit bebeklerin rüyalarıdır. Şimdi, özlemler bebekte özlem olmaz. Diyelim ki üç günlük bir çocuk neyi özleyecek? Dünyayı tanımıyor ki özlesin. Özlese özlese annesinin rahmini özler; yani cenneti özler tabii. Şimdi çocukların şuur altlarının hiç çalışmaması lazım… Çünkü beyine yeni kayıtlar yapılıyor. Bir cihaz, yeni kayıtlar yapmakla meşgul… Bu yaptığı kayıtlar eskiyecek çoğalacak da tazyik yapacak, rüya şekli yaratacak, mümkün değil! Ama daha ilginci çocukların gördüğü rüyadaki gülme fonksiyonudur. Bu bilim dünyasını fevkalade şaşırtıcı bir hadisedir. Çocuklar gülmeyi genellikle bir aylık, kırk günlük arasında öğrenirler. Yani uyanıkken çocuğun gülebilmesi için en az bir aylık veya kırk günlük olması lazım… İki günlük, üç günlük bir çocuk gülme refleksini bilemez’ Daha doğrusu hoşlanacağı veya hoşuna gideceği hadiseleri henüz kayıt olmamıştır beyne ki; bu refleksleri eğer maddesel olarak kabul edersek… Hâlbuki herkes bilir ki bebekte iki günlük, üç günlük, beş günlük, on günlükken… Uyurken gülerler. Ama kırk günden sonra yahut otuz günden sonra gülmeyi öğrenirler.

Şu halde rüya, zihinsel ve bedensel değil. Gülme fonksiyonu, bir mutluluktur; mutluluk da bedensel ve zihinsel değildir ancak ruhsaldır. Yani mutlu olabilecek şey ruhtur.

RUH NASIL MUTLU OLUR?

Peki, ruh nasıl mutlu olur? Asliyetine yaklaştığı, rücu ettiği, hatırladığı zaman mutlu olur.

İnsanların yeryüzündeki mutsuzlukların en önemli yanlarından bir tanesi “beden kafesidir,” ruhun hapsolmasıdır.

Ve insanlar ne kadar mutluyum sanırsa sansın o ruhun hapis olması iç dünyada bir yeis, bir yorgunluk, bir mutsuzluk gösterir. Ayrıca böyle bir mutsuzluktan kurtulması için insanın ruhuna kendi dünyasını hatırlatması lazımdır ki; namaza davet ederken ezanın “haydi namaza, haydi felaha” demesindeki hikmet budur. Ancak namaza durduğu zaman ruh mutlu olur. Çünkü kendi yaşamını, kendi hür yaşamını hatırlar… Bedende iken hapis olmuştur. Eğer o kendi hür yaşamını hatırlamazsa devamlı surette tek hücrede kalmış bir mahpus gibi mutsuzdur.

Şu halde insanın mutluluğunu temsil eden bu hadise nasıl olur da “bir bebekte” hiçbir fonksiyonu dahi henüz kaydolmamıştır… Gülmek şeklinde, mutluluk şeklinde yansıyabilir? İşte, bu hem ruhun mutlak varlığının üç meşru delilinden bir tanesidir; hem de ruhun kendi mekânına yaklaşım duygularının sezgisidir.

Tasavvufta, yeryüzüne intikal eden bir bebeğin cennetle irtibatının tamamen kesilmediği, ara sıra cennetle irtibatının devam ettiği ve bu sayede dünyaya alıştırıldığı bildirilmiştir.

Şimdi, o çocuk dünyaya alıştırılma safhasında bir an için cennet hayatından birkaç tane fotoğrafın yahut görüntünün içerisine girdiği zaman “o gülme işlevi teşekkül eder” ki o hem ruhun varlığını gösterir, hem rüyanın menşeini gösterir.

ALLAH’IN RÜYAYI İNSANA LÜTFETME HİKMETİ

Uğur Canbolat: Evet Hocam, Allah razı olsun çok güzel tanımlar getirdiniz. Batı bilim gözüyle olay böyle anlaşılıyor. Sevgili Hocam, Cenab-ı Hakk’ın bize rüyayı lütfetmesindeki hikmetler nelerdir, bir de bu pencereyi açar mısınız, Hocam?

Haluk Nurbaki: Efendim, rüyayı bize lütfetmesinin hikmeti: insan ne kadar inansa da ruha imanı, mânâya imanında çürüklükler vardır. Maddeyi aşamaması, insanın maddesel bir takım güçlükler karşısında her türlü çabasına rağmen aciz kalması, insanı paniğe götürür. Bu panik, insanların kendi ruhuna karşı imanında zaaflar uyandırır. İşte, Cenab-ı Hakk bu zaafa düşen insanoğlunu daha diri tutmak için rüyasında bir tarz hayatın başka bir penceresini seyrettirerek “onun imanını” tazeler.

Şimdi biliyorsunuz insanlar zamana ve mekâna tabi oldukları için (mesela hiç kimse buradan Ankara’ya beş dakikada gidemediği için yahut hiç kimse yüz sene evvele gidip yaşayamadığı için) herkes bu dünyadayken “zamana ve mekâna mukayyet madde varlığı” olma şeklinde beyni yıkanır. Bu beyin yıkanması zaman ve mekâna bağımlılığı çoğaltır ve dolayısıyla ruhi terakkiye, manevi terakkiye engel olur.

Cenab-ı Hakk zaman ve mekânın bu dünyaya mahsus bir yasa olduğunu, evrenin her tarafında böyle bir yasanın olmadığını, yani mekâna ve zamana bağımlılığın da en azından dünyadaki gibi olmadığını bildirmek için bizi, ruhumuzun bir takım fonksiyonlarıyla tanıştırır rüyada.

Zamanın ve Mekânın Aşılması Mümkündür

Bunu niye apaçık tanıştırmaz? Çünkü apaçık tanıştırırsa, dünyayı mı yaşayacağız ruhu mu yaşayacağız şaşırırız… Beyinle, ruhu bu üç boyutlu sistem içerisinde yaşayamayız. Bu sonsuz boyutta bir sistemdir. Yani, bir anda buradaysa bir anda üç bin yıl eskideki bir noktaya intikal edebilir. Veyahut iki yüz yıl sonraki bir noktaya intikal edebilir. Onun için biz bedenimizde, ruhla bağımlı olarak yaşarken mecburuz bu zamanı ve bu mekânı yaşamaya ki; fonksiyonlarımız bittikten sonra zaten zaman – mekân ayrımına kendiliğinden tabi olacağız.

İşte rüyanın verilmesindeki en büyük hikmetlerden bir tanesi, bizi zaman ve mekân dediğimiz bu dar boğazdan kurtulmanın var olduğunu anlatmaktır. Buna bilim dilinde “probabilite” yani mümkün olmak denir. Yani biz sanıyoruz ki: zaman ve mekân sabittir, bundan başka bir şey yoktur. “Hayır!” diyor, Cenab-ı Hakk rüyada. Zamanın ve mekânın aşılması her zaman mümkündür, diyor. Nasıl söylüyor bunu rüyada bize?

Biz mesela altı yüz sene evvelki bir hadiseyi seyrediyoruz rüyada yahut üç ay sonra gelecek bir hadiseyi seyrediyoruz. O halde biz zamanı aştık… Mekânı da aşıyoruz. Yatağımızda yattığımız halde beş yüz kilometre ilerideki bir kenti görebiliyoruz rüyamızda. O kenti daha evvel görelim – görmeyelim o mühim değil ama dikkat ediniz bakınız: rüyada “bir aralık İstanbul’daydım sonra da Ankara’ya gelmişim” diyor mesela adam. Yahut da “ben o sırada diyor Antalya’daymışım” diyor. Neyi gösteriyor? Mekâna bağımlılık yok! Bunun özelliği bu çünkü.

Rüyanın kompozisyonu içerisinde Cenab-ı Hakk bizde var olan bir sırrın, yani ruhun mekâna ve zamana tabi olmadığını bildiriyor bize… Ama bu bizde serbest olmadığı için yaşarken gözümüzü açtığımız zaman, bilince döndüğümüz zaman ruh serbest olarak hareket elastikiyetine sahip olmadığı için biz yine tekrar zamana ve mekâna bağlı oluyoruz ama devamlı buna bağlı olursak kütleşiriz. Bunu Cenab-ı Hakk lütfen bir nimet olarak “rüya nimetiyle” bizi bir anlamda eğitiyor. “Zaman aşılır. Zamanı böyle putlaştırmayın” diyor. “Mekân da aşılır. Mekânı da putlaştırmayın” diyor. “Ama bu sizin mânâ yolunuzla mümkündür”. Nitekim rüyanın tasavvuftaki ismi “mânâdır.”

Bir derviş anlatırken şeyhine rüyasını “rüyamda şöyle gördüm” diye anlatmaz. “Bugün mânâda şöyle gördüm” diye anlatır. Çünkü rüya mânânın kendisidir. Sanıldığı gibi birtakım az çok göze batabilecek sıkıntılı rüyalar hatta kâbuslar, vesaireler… İşte yediğin içtiğinle alakalıdır da her şeye rağmen rüya ruhun hadisesidir. Peki, o korkulu haller? Onların hepsinin yorumları vardır. Ayrı hikmetleri vardır. Hatta biz bu tarzda rüyanın özündeki hikmetleri iyi bilmediğimiz için Cenab-ı Hakk’ın bizi bu yolla eğitmesini, bu yolla bizi ihya etmesini, nimetlendirmesinin farkında değiliz. Aslında rüya Cenab-ı Hakk’ın çok özel bir eğitim tarzıdır. Hatta Peygamberler için vahiy aracıdır rüya…

Uğur Canbolat: Vahyin belli bir bölümü rüya yoluyla gelmiş.

Haluk Nurbaki: Tabii, daha eski Peygamberlerde de gelmiştir. Yalnız Efendemiz’e değil.

MÂNÂNIN MADDEYE TERCÜMESİ

Uğur Canbolat: Evet Hocam, rüyalar hep aynı çıkış noktalarından mı geliyorlar yoksa farklı rüyalar da var mıdır, bir tasnif mümkün mü?

Haluk Nurbaki: Şimdi efendim burada rüya deyince, rüya yani masaya yatırınca dikkat etmemiz lazım gelen hadise şudur: Ruhun gördüğü rüyayla hafızamıza nakşolan rüya aynı değildir.

Bu çok önemli bir şeydir. Şimdi ruh bir hadiseyi seyreder çünkü zamanla mekânla mukayyet değildir ya! Bu seyrettiği hadiseyi bize tercüme edecektir. Nasıl tercüme etsin? Mesela diyelim ki: bize, bizim bir manevi rütbe kazanacağımızı gördü, ruh. Bize bunu nasıl tercüme edecek? Bizim mânâdan haberimiz yoksa yücelmeden haberimiz yoksa ruh bize bunu nasıl tercüme edecek? Onu beyin hücrelerine kaydederken ruh, hafıza hücrelerine kaydederken ata binmiş olarak bir rüya görmüş gibi… Aslında rüyada ata binmemiştir. Rüyasında bir manevi bahçeye gitmiştir ancak onu hafızasına aynen yazarsa hiç anlayamaz.

Uğur Canbolat: Mânânın maddeye tercümesi gibi bir şey olur.

Haluk Nurbaki: Maddeye tercüme ediyor ruh. Birçok rüyalarda bu esastır. Ruhun gördüğü gerçekler, ruhun gördüğü hadiseleri hafıza bandına, maddeye tercüme eder keza ruh. İşte, rüya yorumu buradan çıkar. Eğer olayları olduğu gibi ruh hafızaya yazsaydı, rüya yorumuna ihtiyaç yoktu.

RÜYA YORUMUNUN EHEMMİYETİ VE ŞARTLARI

Uğur Canbolat: Rüyanın yorumu herhalde başlı başına özellikler arz eden bir husus… Bunlarla ilgili de neler söylemek istersiniz, hocam?

Haluk Nurbaki: Şimdi biliyorsunuz rüyanın yorumunun ne kadar mühim olduğunu Cenab-ı Hakk Sûre-i Yusuf’ta bize tanıtmıştır.

“Rüya yorumunun sıradan bir hadise olamayacağını” demin arz ettiğim gibi ruhun gördüğü gerçeklerle ister istikbale ait olan hadiseler, isterse eğitime ait olan hadiseler… Rüyanın hedeflerinde bir taraftan kendi eğitimimiz vardır, bir taraftan da istikbale ait bir şeyin haber verilmesi vardır. Hangisi olursa olsun bunların hepsinde, ruh maddeye başka bir kalıpta kaydetmektedir… Anlayamayacağımız bir kalıpta kaydetmektedir. Peki, böyle kayıtlar hiç anlaşılmazsa? Yani adamcağız rüyasında gördü, ata binmiş. Ne demektir peki bu? Birisi çıkıp da bunu “sen manen yükseleceksin” diyene kadar muallakta kalmıştır o. Anlamamıştır rüyasından bir şey. O zaman ne eğitim hassası kalmıştır ne ilerdeki bir müjdenin hassası kalmıştır.

Bu bakımdan rüyanın en büyük özelliği yorumudur. Hatta meşhur bir Türk – İslam atasözü vardır:

Rüyayı görende değil, yorandadır keramet derler ve sanıldığı gibi rüyanın yorumu öyle kitap, defter, sahife filan karıştırmakla olmaz.

Çünkü (Efendimizin rüyaya verdiği önemi bütün mümin ve mümine kardeşlerimize hatırlatmak isterim) her sabah namazından sonra Efendimiz, “kim rüya gördüyse söylesin” derdi ve onları yorumlardı. Hatta bir gün “rüya göreniniz yok mu?” dedi. Görmemişler… Olur ya! Yahut hatırlamamışlar; görmüşler de hatırlamamışlar (deminki sözümüze göre). Efendimiz dedi ki: “ben rüyamı size anlatayım; bugün bir rüya gördüm” dedi. Kendisi gördüğü rüyayı anlattı ve kendisi yorumladı gördüğü rüyayı.

Rüya Yoruma Muhtaçtır!

Şimdi, buradan çıkan hadise nedir? Demek ki rüya yoruma muhtaçtır. Yorumsuz rüyayı, hele insanın kendi kafasından “ben bunu böyle gördüm, zaten bunu böyle biliyordum; elma gördüydüm, elma bana uğurlu gelir filan… Böyle İslam felsefesine çok ters düşen davranışlardan çekinmek lazım…

Rüyanın yorumlanabilmesi için Efendimiz bazı noktaları şart koşmuştur:

  1. Birincisi: rüyayı yoran mümin olacak veya mümine olacak.
  2. İkincisi: rüyayı yoran ve anlatan o anda abdestli olacak.
  3. Üçüncüsü: bu rüyayı böyle bir tarzdan önce kimseye anlatmayacak (çünkü rüyayı gören bozar rüyayı).

Rüyanın kılıfını çatlattıktan sonra yeniden o rüyanın yorumu isabetli olmaz. Yani, rüyanın bekâreti kaçmadan bu şartlar altında tanıtımı lazım, anlatımı lazım.

Şimdi ben size misaller vereceğim bu hususta da… Mesela, ayetin bizzat bildirdiği rüyalar var:

Hz. Yusuf’un hem kendi yorduğu rüyalar, hem işte o zaman ki Mısır Sultanı’nın gördüğü rüya, şarapçının gördüğü rüya, oradaki diğer adamın gördüğü rüya… Bunların hepsi farklı farklı yorumlara tabi tutulmuştur.

Rüyanın Yorumlanması Bir Ruh Sanatıdır

Bakınız, Kur’an niçin Yusuf’a “yorumla” diyor, rüyada… Bir başkası yorumlayamıyor? Çünkü rüyanın yorumlanması bir ruh sanatıdır; rüyayı yorumlayacak ruhtur.

Bunun ispatını şöyle yapayım size: Demin ne dedim? Ruh rüyayı görür, madde zemini olan hafızaya yazar, ertesi gün hatırlaması için… Ne oldu bu? Mânânın maddeye tercümesi oldu. Şimdi siz, bu madde diye verilen kâğıdı elinize aldınız, bu maddeye tercüme olmuş… Bunun mânâsı nasıl? Şimdi bunun ters temas sunumu lazım. Yani, yeniden bunu mânâya tercüme etmek lazım. Onun için o görülen rüyayı mânâya tercüme edecek birisi lazım; tercüme etmek için de ruh basamağında hareket etmesi lazım. Onun için Efendimiz diyor ki: “mümin olacak – mümine olacak; hem yoran hem yorduran abdestli olacak.” İşte’ bunun sebebi nedir? Çünkü maddesel bir şifreyi mânâya tercüme edeceksiniz. Bu ne demektir biliyor musunuz? Onun yorumunu Cenab-ı Hakk yaptıracaktır. O mümin veya mümineye… Gönlüne ilham vererek “O” yaptıracaktır ve rüya ondan sonra müşekkel bir hale gelecektir; yani, hatasız hale gelecektir.

Yusuf, rüyasında yıldızların dahi kendisine secde ettiğini gördü. Şimdi, bu rüyayı Yakup olmasaydı kim tercüme edecekti? Yıldızların, ayın secde etmesi ne demek; neyi ifade eder? Şimdi bakınız bu zaman içerisinde Cenab-ı Hakk, Hz. Yusuf’a diyor ki:

“Sana peygamberlik verdim.” Çok küçük yaşta… Çeşitli rivayetler var. Kimisi sekiz yaşında, diyor; kimisi buluğdan sonra, diyor ama çok küçük yaşta peygamber oldu Hz. Yusuf. Peki, Peygamberliğini nasıl ifade ediyor, Cenab-ı Hakk? Kitap göndermedi çünkü Hz. Yusuf’a Sana yorum sanatı verdim diyor.

Demek ki; yorum sanatı başlı başına bir Peygamberlik sanatı, mesleği… İşte “Hz. Yusuf’un rüyasını, Yakup’un tabir etmesi…” Mânâ ehlince hâlâ Hz. Yusuf’un rüyası tabir edilir:

  • O yıldızlardan her birisi kimdi?
  • Nefsin gönül karşısında nasıl dize geldiği?

Bunların hepsi Hz. Yusuf’un rüyasından çıkar. Yine Hz. Yusuf’un, Sultan’ın rüyasını yorarken “o kıtlıkla, bolluğun birbirini takip etmesi” halinde… Hatta ayet-i kerimede der ki: “Sultan’ın gördüğü rüyada anlatmayı unuttuğu bir kısım vardı.” Hz. Yusuf, onu, Sultan anlattı zannederek “rüyayı tam yorumladı” der. Çünkü Hz. Yusuf’a klişe halinde verilmiş rüya ama Sultan unutmuş anlatırken bir kısmını…

Binaenaleyh, rüya yorumu böylesine muhteşem bir hadisedir.

Şimdi, benim bütün dinleyici kardeşlerime tavsiyem: elbette o bir takım rüya kitaplarına filan bakıp, o insanların her gün gördüğü rüyada bir teselli aramaları, bir yaklaşım aramalarını tamamen yanlış diye kabul etmiyorum ama kesinlikle başkasına söylemeleri yanlıştır. Mutlaka abdestli olan bir mümine veya mümineye söyleyecek… Ama ne bilsin mümin? Herkes bilir aşağı yukarı hüsn-ü zanla memuruz. Sevdiği bir mümin veya mümineye o rüyasını yorumlatabilir. Hele özellikle güzel rüyaları böyle heder etmemek lazım… Bazen da rüyalar basit gibi görünür perdenin arkasında çok büyük olaylar vardır. Onun için rüyayı heder etmemek lazım.

RÜYA YORUMLAMANIN İNCELİKLERİ

Rüyayı dinledikten sonra rüyayı yoracak insanın kafasında bir şekil, klişe teşekkül edecek. Yani bu rüyanın mesajı “şu şu şu…” diyecek.

Acaba bu mesajın devam görüntüsü, gelecekte oluş şekli veyahut olmuş bir hadisenin anlatım şeklinde bir takım tereddütleri varsa; o rüyada vardır o… Yorumcu o teferruatları soracak.

1. Mesela; “oradan geçiyordum” dediği zaman “dikkat ettin mi? O yolda senden başka geçen var mıydı?” Veyahut “ben bir arabadaydım” dediği zaman “sizin arabadan başka bir araba var mı” gibi mutlaka ayrıntı almak lazım rüyayı yorumlamak için, bir.
2. İkincisi, yine rüyayı yorumlamak için çok büyük bir anahtar: “isimlerdir.” Şimdi rüyayı yoran farkında değildir… Mesela “Kemal abim varmış yanımda” der. Hâlbuki rüyayı yorarken o “Kemal” rüyadaki anahtarlardan bir tanesidir, isim olarak geçmiştir. Yani ruh onu kaydederken hafıza hücresine diyelim ki: kemalât, olgunluk… “Olgunluğu anlatmak için” kemal kelimesini kullanırken “Kemal” diye geçirmiştir; o da “abisi Kemal” zannetmiştir. Bu bakımdan rüyadaki kelimelerin, isimlerin çok önemli yeri vardır.

Rüyayı yorumlayanlar hem o isimlere, anahtar şifrelere riayet etmesi lazım; hem de ayrıntıları, iyi bir rüya yormak için çok iyi yakalamak lazım.

3. Bir şey daha vardır: Rüyayı görürken uyanmanın tarzı da rüya yorumunda önemlidir. Bir insan rüya görürken, mesela ezan okunmasıyla uyanabilir, kapı çalmasıyla uyanabilir, telefon çalmasıyla uyanabilir. Kapıya birisi gelir; tak, tak, tak, tak… Kapıyı vurur açar, o uyandırmış olur rüyada. Rüyanın yorumunda o da anahtardır size. Rüyayı kim uyandırmış… Asım Efendi uyandırmış. Kimdi Asım Efendi? O rüyadan sizin uyanmanıza vesile olan o adamda da bir şifre vardır.

Yani rüyayı yorumu bayağı ciddi, şifreli bir olaydır. Fakat pek çok insanımız da gördüğü her rüyayı arkadaşlarına yahut da işte itimat ettiği bir mümine anlatırken şunu kabul etmeli ki: rüyanın önemi belli olur, kıymetli bir rüya olduğu belli olur… Bunu heder etmemek için çaba göstermeli.

Ama böyle fazla teferruata, ıvır zıvıra dökerek yormamalılar insanları. Yani bir mümini de taciz edecek, işte “ilk ben kardeşime gidiyordum, kardeşim de şuradan geçtiydi, şuradan geldik sonra bir yaprak vardı, orada bir adam tabanca attı” filan gibi böyle bir rüyayla devamlı yormamak lazım. Çünkü bu bir manevi potansiyel işi, o rüyayı yormak. Yani, yorulmak yalnız ayağa kalkmakla olmaz, değil mi?

Bir manevi potansiyeli harcayacak da bir insan yorulabilir. Onun için mümkün olduğu kadar önemli rüyaların yorumunda şu anlattığım titizlikleri göstermek lazım.

RÜYALARI YAZMAK LAZIM

Bir de fevkalade önemli bir hadise: rüya yorumlarında… Rüyaları yazmak lazım… Güzel bir rüya görüldüğü zaman o rüyayı yazmak lazım. Çünkü sıcağı sıcağına, hafızada kalan intibaını güzelce yazarsa, bir mümin veya mümineye rast gelip anlatacağı zaman eksik anlatmamış olur. Bu çok önemlidir. Rüyayı görüyor mesela: farzet ki kimseye söylemiyor… İki sene sonra birisine rastlıyor. “Ya! Ben rüyamda böyle bir şey gördüm.” Olur, mu böyle şey? Onu vaktiyle yazsaydın… Kelimesi kelimesine ezberlenecek gibi yazsaydın.

SAHİH VE NEFSANİ RÜYALAR

Bunların dışında rüya yorumlarında çok önemli bir hadise Efendimiz veya Efendimiz’e ait bir eşyanın görülmesi rüyanın sağlığına, sağlamlığına dalalet eder. Efendimiz’in hırkasını gördüm, demek çok ciddi bir sağlık işaretidir, rüyasında. Bunun yanında yine çok önemli bir hadise: rüyanın nefsanî veya şeytani damga taşımasıdır.

Bu şöyle olur: ruh, gördüğü rüyayı nefs hafızasına yazdırırken “nefs o kadar ağdalı ve çirkin bir nefstir ki” adeta yapılan tercümeyi tam yazmaz, kendisi de katkıda bulunur. İlaveler yapar; yani, ertesi gün kalktığı zaman “hüsnüniyetle böyle olmuştur” der.

Orada yalan söylemez konuşurken ama o kaydı yaparken nefsin bir ağırlık verdiği ve oraya bir şey yazdığı hatta nefsin o yanlış notuna şeytan da karışır. Onun için “rüyanın şeytani tarafı” demek, bu demek. Ruh güzelce gördüğü bir şeyi yazdırırken nefsi yoğun olan insanlar, nefislerinin motifini de geçirirler hafızaya. Ruh öyle söylemediği halde o kelimeyi yanlış tercüme gibi de geçirebilirler. Bütün bunları çözecek bir mümin veya müminenin abdestliyken rüya yorumlamasıdır. Şak diye: “şeytanlanmış, boşuna yorulmuşun” diyebilir; “Nefsinden yanlış şeyi almışın doğrusunu git, gör, gel!” diyebilir.

Onun için rüyayı hem çok önemsemeli hem de bunların içerisine nefsin ve şeytanın da karışabileceğini unutmayalım. Bir insanın nasıl ki, yücelmesi rüya vasıtasıyla Cenab-ı Hakk tarafından lütfediliyorsa; şeytan da uygun gördüğü nefsin sırtına binerek rüya vasıtasıyla dejenere etmek ister. Yani, adamın gururunu okşayıcı mesajlar verir… Adama yanlış adım attıracak mesajlar verir. Mesela bir adam niyet etti, birisine bir yardım yapacak diyelim ki… Şeytan, nefsin sırtına binerek beyaz sakallı bir pir-i fani halinde gelip “o layık değildir, ona yardım yapma” diyebilir. Bir nevi manevi eğitimi tersine çevirerek onu günahkârlığa götürebilir.

Bu gibi değişik hallerde insanın yapacağı tutum şudur: Eğer bir rüyada şeriatın güzel çizgilerini kaybedecek çizgiler varsa, gölgeler varsa, o rüyada nefsaniyet, şeytaniyet vardır. Nedir şeriatın çizgisi? Eğer “onu verme” diyorsa beyaz sakallı da çıksa inanma! Diyelim ki; bir öksüze yardım ediyor, bir kimse. Rüyasına birisi girdi dedi ki: “yardım etme! Bu öksüz kâfirdir” dedi. Şimdi bu adam ertesi gün kalkıp, anasının babasının yanına gidip “ben ne yardım edeceğim” diyebilir. Çünkü rüyasında da itimat edeceği birisini gördü. Hemencecik düşünmesi lazım; o yardım etme, dediği öksüz kaç yaşında? Henüz buluğa gelmemişse onun kâfir olması söz konusu değildir! Binaenaleyh, o yardımdan vazgeçmesi de yanlıştır.

Yani böyle bir takım şeriatın çizgilerini takip ederek şeytanın ve nefsin aldatmasını engelleyebilir. Ayrıca şeytanın ve nefsin aldatmaları halinde bunu iradesiyle rüyasında tersleştirebilir ki; bu süper bir eğitimdir. Ondan dolayı mesela bir insanın rüyasında namaz kılması, rüyasında bildiği duaları tekrar edebilmesi, bilhassa Salavat-ı Şerife’yi okuyabilmesi yavaş yavaş artık nefsinin Müslüman olduğunu gösterir. Çünkü kayıtları yaparken bu yanlışlıklardan geçiyor, bu yanlışlıkları sarfınazar ediyor, demektir.

Netice itibariyle rüyanın yorumundaki ayrıntıları ciddi olarak, isabetli olarak ve acele etmeyerek… Diyelim ki, güzel bir rüya gördü; bu rüyayı illa ki, hemen şimdi yorduracağım diye telaş etmemek lazım. Not edip, ehlini bulup ondan sonra yordurmak lazım… Bu ehli için de bir şeyh aramaya, ondan sonra efendim evliya aramaya lüzum yoktur. Abdestli, namazlı bir mümin veya müminenin söylediğimiz şartlarda abdest alarak rüyayı anlatması ve dinlemesi kâfidir. Neden? Çünkü demin bir şey arz ettim size: Rüyayı yoran insana ilhamı verecek olan Cenab-ı Hakk’tır.

Binaenaleyh, o şahsın bir rütbesinin bulunması, manevi bir derecatının bulunması gerekmez. Cenab-ı Hakk lütfeder; o doğru yorumu ona yaptırır.

İÇ SPİKER

Uğur Canbolat: Rüya, Hocam, bir bütünün parçası da olabilir mi? Yani bir rüya, başlı başına sadece bir rüya yorum için yeterli mi yoksa zaman içerisinde birleştirme durumu da olabilir mi?

Haluk Nurbaki: Olabilir… Birleştirme durumu olabilir.

Şimdi rüya konusunda mesela rüya içinde rüya vardır, biliyorsunuz. Ben “rüyamda rüya görüyormuşum” der; buna: “rüya içinde rüya” derler. Rüya içinde rüya ise kesin olarak sağlıklı rüyadır; o bir delildir.” Yani rüyasında başka bir rüyasını yoruyorsa kesinlikle doğrudur o. Çünkü rüya içinde rüya görmek beyne iki defa ruhun yazı yazdırması demektir ki; doğru çıkar o rüya.

Bir de rüyaların şekline bakıp da insanlar gaflete düşüyor. Mesela bir yerden bir azar işittiğini düşün. Bir yerden bir beklemediği söz… Bir Yüceden geldiği zaman telaşa düşmemesi lazım… Çünkü rüyanın ana vasfından birisi: iç spiker tarafından rüyanızda yorumlanmasıdır.

Uğur Canbolat: Bu çok çarpıcı geldi, çok enteresan geldi bana. Rüyada bu iç spiker tabirini açar mısınız? Bu nedir, iç spiker?

Haluk Nurbaki: Efendim, şimdi rüyayı ruhun gördüğünün en büyük delillerinden bir tanesi zaman ve mekâna tabi olmayışı, yani geçmiş zamanı görmek veya başka bir mekânı görmek… Bu nedir? Ruhun özelliğidir. Şimdi burada çok önemli bir şey vardır.

Mesela, pek çok dinleyicimiz veyahut da pek çok dostlarımız bize rüyalarında bir büyük veliyi gördüklerini söylerler. Ben hemen hatırlatırım orada onlara, iç spikeri tanıtmak için:

 “Peki, bu gördüğünüzü söylediğiniz veliyi daha evvel siz gördünüz mü?”
─ “Hayır. İlk defa görüyorum”
─ “Peki, o velinin o olduğuna dair orada bir yazı var mıydı? (Hâşâ). Sanki böyle hani tanıtım kartı gibi bir şey var mıydı?”
─ “Yoktu.”
─ “Peki, ne bildin o olduğunu?”
─ “Oymuş efendim”

…diyor. İşte! “Oymuş” dediğimiz şeyi söyleyen ruhtur ve iç spikerdir.”

Ruhumuzla Konuşabiliriz

Rüyayı bize tanıtan, aslında takdim eden iç spikerdir. İç spikerin bu sırrını yakalarsak, “bizim ruhumuz nerede?” diye düşünüyorsak bir an için rüya gördüğümüz zaman, bir büyüğü gördüğümüz zaman onun o olduğunu anlayan “iç spikerle irtibat kurmaya çalışsak ruhumuzla” konuşabiliriz. O kadar ince bir hikmettir.

Şimdi işin daha enteresanı: en iyi rüyayı yorumlayan iç spikerdir. Yani, nakledilmeden önceki safhada rüyayı “içinde” iç spiker bize yorar ama biz onu hafife alırız. Mesela görürüz de, deriz ki: “o anda aklıma öyle geliyor ki sanki bu şuna işaretmiş gibi…” Hep böyle olur rüyalarda. Yani “ben rüyamda gördüm ama böyle bir sıkıntılı hal değildi…” Mesela; “bir yangının içindeydim hiç ama sıkıntı yoktu, rahattım, huzurluydum.” Nasıl biliyorsun bunu? İşte, bunu size ruh yorumladı. Ruh bu rüyanın yangınına bakma! Bu telaşlı bir hadise değil, demek istedi size. İç spikerin oradaki rolü bir ikinci kez geldi.

Rüyanın Yorumunda İç Spiker Çok Önemlidir

Onun için rüyayı hatırladıktan sonra notunu alırken nasıl bir intiba bıraktı; “ben bir adam görmüştüm…” Bu iyi bir intiba mı bırakmıştı, kötü bir intiba mı bırakmıştı? “O sağımdan geçen adam, elinde kaşık vardı…” O nasıl bir adamdı? Hemen hatırlamalı ki iç spiker doğrusunu söylemiştir ona.

Yani, rüyanın yorumunda iç spiker çok önemlidir. Ve rüyayı yormakta usta olanlar dinlerken sorar “peki, senin içine nasıl geldi?” İşte burada: “o iç spiker ne dedi?” demektir o. Çünkü onun iç spikeri ruhuyla, kendi iç spikeri ruhunun arasındaki muhabereyi sağlayacak; rüya tam olarak ortaya çıkabilsin… İrtibatı böylece kurmuş olabilir.

Onun için iç spikere çok dikkat etmek lazım. Mesela bir yere gider “burası” der…

 “Ben rüyamda Berlin’e gittim.”
 “Daha evvel gittin mi?”
 “Gitmedim.”
 “Ne biliyorsun Berlin olduğunu?”

İşte! İç spiker söylemiş, götürdüğü yerin Berlin olduğunu. Farkında değil! Ondan sonraki hadiselerde de mutlaka iç spikerin birkaç şeyi vardır. Işığı… O iç spikerin ışığını bulmak lazım.

Yani görünen rüya aslında ilahi bir nimet olduğu için dört başı mamurdur. Onu dejenere eden bizim nefsimizdir. Onu yanlış kayıtlara tabi tutan bizim nefsimizdir ama nefsimizin tuzaklarından kurtulan, net, rüyanın içerisinde bir kısmı iç spiker tarafından yorumlanmıştır, bir kısmı açıkta kalmıştır. İşte, onu da Cenab-ı Hakk müminlerin birbirlerine karşı gönül ilgisi olsun diye bir mümini diğer bir mümine rüyasını yorumlatarak tamamlar. Rüya hakkında daha çok konuşacağız ama vaktimiz doldu..


Bu yazı Dr. Haluk Nurbaki’nin radyo programından dikte edilerek oluşturulmuştur. Seri halinde yapmış olduğu Rüya sohbetlerinin 2. bölümü için tıklayınız.

ALINTI VE KOPYALAMA: "NurbakiMektebi.com" ticari maksat gütmeyen, tamamen gönüllü katılıma açık bir iştiraktir! NurbakiMektebi.com'da, Haluk Nurbaki'nin umuma açık şekilde yapmış olduğu sohbetleri, vaazları, radyo ve televizyon programları kaleme alınarak yayınlanmakta; gazete ve dergi yazıları, ticari dağıtımı durmuş ve devam eden kitaplarından alıntılar kaynak gösterilerek yayımlanmaktadır. Bu bağlamda yayımlanan içeriklerin ulaşılabilir olması asıl gayemiz dâhilindedir; hakları saklı değil, tamamen açıktır. Ancak, alıntı ve kopyalama yapacağınız içerik sayfasına "bağlantı" vermeniz ve/veya "kaynak" göstermeniz zorunlu olmakla beraber, "ticari maksatlı yayınlarda" içeriğin tamamı veya bir kısmı hak sahiplerinden yazılı izin alınmadan kullanılamaz!