ÖLÜM ve VELİLER


Uğur İlyas Canbolat: Evet sevgili dostlar, gönüllerde gezinti programı ile yine huzurlarındayız, yine sizlerle beraber olmanın hazzını yaşıyoruz. Hocam Dr. Haluk Nurbaki ve ben Uğur İlyas Canbolat hepinizi selamlıyor, gönül kapınızın manadan gelen esintilere hep açık kalmasını, açık olmasını diliyoruz. Hocamla beraberliğimizde yine mana katlarından sırlar yakalayacak, gönlümüzün anahtar mahiyetindeki şifrelerini deşifre etmeye gayret göstereceğiz. Evet sevgili dostlar ben hocama dönüyor ve hoş geldiniz diyorum. Hocam Hoş geldiniz…

Haluk Nurbaki: Hoş bulduk efendim.

Uğur İlyas Canbolat: Hocam bu sohbetimize de ölümle beraber ruh emir alemine gittiğine göre türbe ziyaretlerindeki hikmet nedir, bu zor anlaşılan bir konu. Bunu açma imkanımız olabilir mi?

Haluk Nurbaki: Evet tabii gönülle ilgili sohbetler yapılırken mutlaka ölüm konusunda, ölenler ve bir müminin ölmezliği konusunda da bazı ana ilkeleri bilmemiz gerekiyor.

ÖLÜM ve VELİLER
ÖLÜM ve VELİLER

Şimdi ölüm maddesel âlem açısından düşündüğümüz zaman bir değişimdir, yani insanın bedeninin ölmesi, toprakta çürümesi, biyolojik bir değişimdir. Ve inançsızlar bu değişimden ibaret hayatı, bu değişimden ibaret saymışlardır.

Halbuki, imanımıza hamdolsun, yüce dinimizin bize öğrettiği sırlar içerisinde gayet iyi biliyoruz ki ölüm bir değişimdir ama bizim o inançsızların zannettiği gibi toprağa intikâl edip de bir başka moleküler yapıya değişimden ibaret değildir. Ölümün değişim olması, insanın asıl ruh yanı ağırlıklı olarak başka bir âleme geçiştir. Hatta tasavvufta ölümü bir başka doğum olarak nitelendirirler.

Yani insanın nasıl anne karnında bir hayatı varsa ve anne karnındaki hayat bittikten sonra; hiç gailesiz, gayretsiz, çabasız dertsiz bir hayattır o. O hayat bittikten sonra nasıl dünyaya intikal, bambaşka bir alemse, hiç bir zaman anne karnındaki hayata benzemezse, ölümden sonraki insanların hayatı da aynen öyledir. Tıpkı bir bebeğin dünyaya gelişi gibi bir başka aleme intikâldir. O bakımdan ölüm, aslında yeni bir doğuştur ve bu doğuş mutlaka vardır. Yani insanın ruhu yeni bir aleme intikâl edecektir.

Ancak bu intikâl, tıpkı anne karnındaki çocuğun dünya hayatını bilmemesi gibi, dünya hayatını tasavvur edememesi gibi anne karnındayken, insan da bu hayatta iken ölümden ötesini, ölümden sonrasını kolay kolay tasavvur edemez. Ancak mânâ ilimleri bize, satır satır ölümden sonra ne olduğunu, kaç çeşit ihtimalle, kaç çeşit beldelere gidileceğini, kaç çeşit mekânlara yansıyacağımızı satır satır anlatmaktadır. Ve zaten Yüce Kitabımız’ın sonsuz ilmi işte böylesine bilinmez şeyleri dile getirmesinden daha iyi anlaşılır.

Binaaleyh ölüm dediğimiz hadiseden sonra, gerçekten ruh emir alemine intikâl eder ama onun emr âlemine intikâlle beraber geride bıraktığı insan bünyesine ait diğer unsurlar da, arzda kalır bir anlamda…

Şöyle kalır, bir kere beden kalır çürümeye terk edilmek üzere kalır. İkincisi asıl önemlisi nefis kalır. Ve bunu çok iyi bilmek lazım; nefsin kalışı, ölümden sonra nefsin kalışı olayı, hem bir hesaplaşmanın, kabir hesaplaşmasının, öte âlemlere, ledün âlemine intikâl ederken bir pasaport işleminin yapılmasının sahibidir, kimliğidir. Nefis kişiliği ile alacaktır; hem de nefsin varlığı yer yüzünde yaşarken geçirdiği bütün çizgiler içerisindeki halini seyredecektir. Bu bakımdan, normal bir kimsenin ölüm açısından uğrayacağı akıbet başkadır; bir de sizin sorduğunuz ve türbelere kastettiğiniz hâdise de, yücelmiş insanların ölümden sonraki olayları başkadır.

Şimdi ruh emr alemine gittiğine göre, nefis kaldığına göre; bedeni saymazsak (çünkü beden bir biyolojik yapıdır), ölümle birlikte moleküler değişime geçmeye başlar. Şimdi burada nefisle ruh arasındaki tamamen ayrılış, normal insana göre bir ayrılıştır.

Şimdi, bir kaç defa misâl getirdim, ruh dediğimiz büyük cereyanın yahut da bir manyetik hüzme kabul edelim ruhu… Bu hüzmenin ön yüzünde nefis yapışıktır ki, ruh dünyaya ilişkin bir mekânda durabilsin. Eğer bu nefs ruha yapıştırılmamış olsa, ruh dünyaya intikâl etse dahi bir anda tekrar emir âlemine döner. Yani o kadar şiddetli bir akım, o kadar şiddetli bir manyetik cazibedir ki ruh, nefis yüzü… bir yüze nefis yapıştırılmamış olsaydı ruhu dünyada oyalamak mümkün değildi.

Şimdi bu varsayımı dikkate alırsak, normal bir kimsenin ruhu ve nefsi birbirinden ayrıldıktan sonra ruhu emr âlemine intikâlde canına minnet bilir. Bu, nefsin, dünya cazibesinden kurtulmuş olmaktır. Çünkü nefs ruhu dünya cazibesine bağlamakla ona çok büyük bir suikast yapmaktadır. Çünkü dünyanın her türlü zevki, ihtişamı, görüntüsü… aklınıza ne geliyorsa, ruh karşısında o kadar basittir ki; çocuk oyuncağı bile demek yanlış misal olur. Süper basit kalır ruh için…

Ruhu düşününüz ki bütün âlemlere yansıma ihtimali var. Zamanın öncesine, zamanın sonrasına, Allah güzelliklerinin tümüne, cennete ve maddesel alemi dahi kastetsek; bütün galaksilere istediği an yansıma ihtimali olan ve aklımıza gelmeyen sonsuz güzellikleri; hem en küçük enfüslerde, hem en büyük âfaklarda seyretme, yaşama becerisine sahip bir ruhu, üç kuruşluk dünyaya getirip zaptetmeniz, yani hapsetmekten çok daha ağır bir eziyettir ona… Yani onun için böyle bir kimsenin nefsi beden ayrıldığı zaman, ruhun yaptığı bayramı tasavvur etmek mümkün değildir, emr alemine intikal ederken.

Ancak onun kalan nefsi büyük ızdırap içindedir. Elindeki bu büyük beceriyi, bu akıl almaz hikmeti, sırrı, güzelliği kaçırmış; kendisi çırılçıplak, kendi inadıyla, kendi gururuyla başbaşa kalmıştır.

İşte, şimdi türbe diye ziyaret ettiğimiz yücelerin ise durumu tamamen başkadır. Nasıl başkadır? Onları şu şekilde tasavvur etmek lazımdır.

Birincisi; nefisleri ruhun sonsuz manevi gücü, güzelliklerden zevk alışı, Allah’a yakınlığı ölçüsünde nefisleri yıkanmış, adeta ruhla, biraz önce verdiğim misalde, yapışma halinde sanki ruhtan bir eser kalmıştır o nefsin üzerinde, sanki ruhun bir tadı kalmıştır. Onun için bir velinin, âlemi manaya intikâl ettikten sonra onun nefsini temsil eden yanı, kimlik kartı, kişilik kartı adeta ruhun manyetik alanından tamamen kopmuş değil gibidir.

Yine onun ruhu da şüphesiz ki emr âlemine gitmiştir ama onda sanki ayrı bir ışık kalmış, bir florasan kalmıştır. Bu bakımdan, velilerin bizzat yattığı makamlarındaki ölmezliği kesindir. Şimdi aslında mümin ölmez biliyorsunuz, Âyeti Kerim’e gereğince mümin ölmez. Müminin ölmezliğini yorumlarken mânâ ilimleri dışında kalan bazı bilim adamları, bu ölmezliğin ebedi hayata ait olduğunu iddia ederler. Halbuki bunu böyle iddia etmek çok güçtür. Ebedi hayattaki ölmezlik zaten bellidir, ebedi hayattaki ölmezlik belli iken Cenab-ı Hakk’ın âyette, mü’min’in ölmezliğini, şehidin ölmezliğini ayrıca tebarüz ettirmesine lüzum yoktur ki, mânâ âleminde zaten ölmezlik vardır.

Yani ölürlülük bu dünyaya aittir. Eğer mümin ölmez, şehid ölmez yasaları geçerli ise bu ölmezlik bildiğimiz tarzda bir ölmezliktir. Yani taa, ahirete gidip de ondan sonra ölmezlik değildir o! Toprağa intikâl ettikten itibaren de ölmezliği devam etmektedir.

Bu ölmezliğin demin söylediğim gibi birinci hikmeti, onların nefislerinin, ruhun florosansını, onun ışığını belli bir ölçüde de olsa devamlı taşımalarıdır. Binaaleyh, ruh emr âlemine gittikten sonra dahi onlar kişilikleriyle, nefisleriyle bir canlılık sembolü olmuş olurlar. Birinci kadide budur.

İkinci kaide ise; Allah’ın velâyet mertebesi verdiği, yücelmiş kimselerin Fahr-i Kâinat Efendimiz’e karşı sevdaları ve ilgileri çok yüksek dozdadır. Onların bütün ömürleri, bütün amaçları, hatta mânâda da amaçları, cennete de amaçları Efendimiz’e yakin olmak; O’na hizmet etmek, O’nu sevindirmek, O’nu mutlu kılmaktır.

Binaaleyh, bütün velilerin ruhları, bu arada şüphesiz ki melekler; mümini memnun etmek için, ona hizmet için bir yarış halindedir. Bunun en açık bir misâli, Hz. Geylani’nin bir emridir. Diyor ki, “Herhangi bir mümin dara düşer de, içinden çıkamadığı bir dünyevi hadise ile karşı karşıya gelir de beni çağırmazsa yarın kıyamette ondan davacı olacağım” diyor. Çünkü; “ben ona mutlaka yetişecektim, onun zorluğunu mutlaka yenecektim” diyor. Bu, bütün mümin’lerin, kendinin ruh sırrından niyâz etmeleri için verilmiş açık bir bonodur, açık bir davetiyedir.

Demek ki, o kadar yüce zatlar mânâ âlemine intikâl ettikten sonra, bir anlamda basit bir cümle, onlara yakışmıyor tabii bu cümleyi kullanmak, “öldükten sonra”, bir ifade.. böyle bir cümleyi kullanıyoruz ki meseleyi daha iyi anlatalım diye, müminlere hizmet etmeyi kesmiyorlar. Bu, kendi gönüllerindeki Sevda-ı Muhammedi’yenin dayanılmaz bir tutkusudur, vazgeçilmez bir cereyanıdır. Onun için türbelerin ziyaretlerinde ikinci bir nokta da budur. Yani, ruh emr aleminde olmakla beraber, onların nefislerinin yüzünde ruhun canlılığından doğan bir ışıldama vardır. Yani bir fosforlu cismin parlaması gibi onların nefslerinde ruhtan kalma bir bakiye vardır.

İşte bu ruhtan kalma bakiye onların devamlı suretle diriliğini ifade ettiği gibi, bize karşın manevi desteklerini de ifade eder. Bu manevi destek bazen büyük ölçüde olur, bizzat o, nefislerinin üzerindeki o dirilik intibaının dışında, bizzat ruhaniyetlerinden de zaman zaman kaçak cereyan yapacak kadar şiddetli bir etki olabilir.

Bu noktaları iyi bilmeyenler, türbe ziyaretleri ile ilgili yorumlarda pek çok hatalar işlerler. Bunlardan birincisi, çok sınırlı olan ve herkesin bilmesi lazım gelen bir şey, herhangi bir dilek, bir arzu, bir temenni, bir müşkülünün giderilmesi direkt olarak bir türbeden istenmez. Bu gayet tabii bir şeydir çünkü; Kelime-i Tevhid’in, Allah’tan başka gücün varlığını kabul etmeyen bir müminin, Allah’ın dışında yine ‘İyya-ke-nesta’in’ ‘Senden başkasından yardım dilenmem, dilemem’ diye Fatiha’da okuduğumuz emre ters düşer.

Binaaleyh, bir türbeye gidildiği zaman yapılan bir duanın, şahsen o türbedeki zattan istenmesi diye bir olasılık zaten mevcut değildir. Bu tartışılmaz. Biraz mânâ ilimlerine karşı yabancı düşen, bu hususta sinirli bir takım sert çizgileri olanlar lüzumsuz yere bunun tartışmasını yapıyorlar. Zaten bunu bir mümin yapmaz.

Türbede yapılan nedir, ziyaret sırasında? Türbede ziyaret sırasında yapılan, bir: Nezaket-i İslâmiye’dir. Bir yüceyi ziyaret etmek… Bunu hiç unutmamak lazım. Nezaketi İslâmiye o kadar önemlidir ki; bir memlekete giden bir kimsenin, o memleketin tanınmış bir şahsını, eğer ticaret alanında gitmişse ticari alanda tanınmış bir şahsını, siyasi bir alanda gitmişse siyasi bir alanda tanınmış bir şahsını ziyaret etmesi nasıl vazgeçilmez bir nezaketse, bir müminin de bir beldeye gittiği zaman, o beldenin velilerini ziyaret etmesi kaçınılmaz bir Nezaket-i İslamiye’dir. Birinci amaç budur.

İkinci amaç; dünya kirleri altında yıpranmış, ezilmiş bünyemizin, gönlümüzün dermanını, onların demin söylediğim gibi cereyanları ile takviye etmektir.

Şimdi ben size bir vesile ile bir şeyi hatırlatmak, öğretmek istiyorum. Bir bereket sırrı vardır biliyorsunuz, maddi bereket sırrı. Yani bir mümin Cenab-ı Hakk’a tevekkül ederek, Cenab-ı Hakk’a teslimiyet göstererek, Cenab-ı Hakk’ın Rezzak sıfatına çok sıcak bir şekilde sığınarak ama çalışmayı hiç elinden bırakmamak kaydı ile yaşarsa onun maddesel gelirinde devamlı bir bereket vardır. Yani rakama sığmayan, rakamı aşan bir bolluk vardır. İşte bu bolluk maddi berekettir.

Bir de manevi bereket vardır. Manevi bereket gönüllerde olur. Manevi bereketi gönüllerde bulabilmek için tek çare Hüsna-i Tasdikdir. Hüsna-i Tasdik demek, her olayda Allah güzelliğini onaylamak demektir.

Şimdi biz hayatımızda ne kadar bunu yapıyoruz zannedersek de yapamayız. Bir öksüz çocuğun bakıp da ağladığını gördüğümüz zaman, şunun ne var ki anası babası alınacakmış gibi.. Cenab-ı Hakka siteme kadar giden mânâsız, sevimsiz yan duygularımız vardır.

Bir hadise meydana geldiği zaman, Cenabı Hakk’ın meydana getirdiği bir hadisenin hikmetlerini anlamadan O’na ters düşmemiz vardır. Bunlar gönlün önünü kapatır. Çünkü gönlün bereketli olabilmesi için Rıza-ı İlahiye’ye tam mutaavatı lazımdır, tam uyarılığı lazımdır.

İşte hepimiz dünya hadiseleri dolayısıyla ister istemez Rıza-ı İlahi karşısında, Hüsna’yı tasdikde, Allah güzelliklerini tasdikte gaflete düşeriz. Bu gaflet gönül bereketimizi götürür.

Bu gönül bereketi gittiği zaman, tıpkı maddi bereketsizlik nasıl bir geçim sıkıntısı yaratıyorsa, gönül bereketsizliği de böyle bir iman sıkıntısı yaratır. Bu iman sıkıntısını gidermenin şüphesiz ki çeşitli çabaları olması lazım gelir, ama unutmamak lazım ki bu çabaları dahi göstermek için çok ciddi eğitimler gerekir.

Bundan dolayı türbe ziyaretlerinin çok önemli bir faktörü gönül bereketini arttırır. Eğer bir insan, sırf Nezaket-i İslamiye olsun diye bir türbeye giderse, orada 3 ihlas 1 Fatihası ile orada yatan zata niyaz ederse, ondan sonra da Cenab-ı Hakk’a karşı yaptığı dualarda bir huzurda yapmak rahatlığı duyarsa, gönülden geçirdiği cereyanlarla dualara istikamet tayin eder. İşte bunu anlayamadığı için bazıları siz Veli’den istiyorsunuz diyor. Bu bir duaya bir istikamet tayin etmektir.

Bir duanın yapılış şeklinde fevkalade önemli şeyler vardır tıpkı telefon etmek gibidir Allah’a dua. Telefon ahizesinin elimize alıp da nasıl evvela düt sesini beklersek, ama borçtan dolayı o düt sesi kesilmişse istediğimiz kadar telefonla konuşşak nasıl karşıya duyuramazsak bu sesimizi… Haşa! Cenab-ı Hakk’a telefon etmek gibi duayı misâl verirsek evvelâ borcumuzun olmaması lazım gelir.

Şüphesiz ki bu borç deyince hemen hatırımıza namaz borçları gelmesin. Çevremizde infâk yapmakla mükellef olduğumuz borçlar vardır. Bunlar ciddi rakkamlardır, ciddi rakkamlardır bunlar çünkü yine mana ilimlerinde derler ki; bir mümine herhangi bir nasip geldiği zaman, kendi geçiminin üstünde bir nasip gelmişse bordrosuyla beraber gelir ve o anda o mümin bir mutemet gibidir. Gelen o fazla paranın ne kadarını kime vereceğini bilip bulmak zorundadır. Onun için mümin olmak cidden zor bir şeydir.

İşte gönlün bereketini sağlayabilmek için, duanın yerine ulaşabilmesi için bu borçtan kurtulmuş olmak lazımdır. Böyle borçlu borçlu akşama kadar dua ederiz, o dualar kabul olmazsa haşa Cenab-ı Hakk kendisine çevrilmiş iman dolu bir yüreğin niyazlarını, ricalarını kabul etmesi mümkün değil. Allah’ın bir çok emirleri var, bir çok hadisi kudsilerle veya doğrudan doğruya Efendimizin teminatları var müminlerin dualarının kabul olacağına dair ama unutmayalım tıpkı telefon misalinde olduğu gibi borçlu harçlı telefon konuşması olmaz.

İşte bir velinin huzurunda yapılan dua da bir anlamda iltimaslı bir geçişi, düş sesi duyulmadığı halde, hani o cep telefonları var ya, o cep telefonları ile yapılmış bir özel dua gibi olur. Yani türbelerde yapılan ziyaretlerin kesinlikle bir güzelliği de budur. Kaldı ki, türbe ziyaretini tekrar edebilen bir insanın lisanda kalmayan bir gerçeği tekrar etmesi demektir: Mümin ölmez!

Eğer türbe ziyaretlerini kaâle almayacak kadar sıradan bir mezar görüyorsa, müminin ölürlüğüne inanmış gibi bir abeslik oluyor. Yoksa düşününüz ki bir kimse Ankara’ya gidiyor, Ankara’da işlerini görüyor, ondan sonra otobüse binip geliyor. Peki bu şehrin bir tek sahibi var; Hacı-ı Bayram-ı Veli Hazretleri. Sen onu ziyaret etmeden nasıl gelirsin? Hatta dervişler aralarında, bu Anadolu’daki şehirleri gezerken, şehirlerin isminden ziyade, velilerin ismi ile anarlar. Mesela Bursa’ya gidicem demez de Emir Sultan’a gidicem der; Ankara’ya gidicem demez de Bayram Sultan’a gidicem der.

Binaaleyh, türbe ziyaretlerinde çok büyük manevi hikmetler vardır. Aptal aptal düşünüp de, ‘efendim, ölüden bir şey mi istenir, Allah’a şirk mi koşuyorsunuz’ diye.. böyle bir gafleti bir mümin zaten göstermez.

Bir kere bir takım yorumlar yaparken mümini aptal yerine koymak çok ayıp bir şeydir, mümini cahil yerine koymak da çok ayıp bir şeydir. Mümin, çok ciddi ferasetlere sahip, çok ciddi özelliklere, yeteneklere sahip bir kimsedir. Onun için bir müminin böyle çok ilkel çizgilere bağlanması yanlıştır.

Unutmayınız, türbe ziyaretleri çok ciddi ve güzel bir gelenektir ve müminlerin.. bir daha önemli bir şey vardır, müminlerin birbirlerine rastlamalarını temin eder. Meselâ şimdi Ankara çapında Hacı Bayram türbesini, İstanbul çapında Hazreti Eyyubu, Sümbül Efendi ve Çifte Sultanların ziyaretlerini düşünürseniz.. Orada bir çok dost birbirine rastlar. Bu gönül berakâtıyla da beklemediği dostları, unutulmaması lazım gelen dostlarına da rastlar. Bunlar çok ayrı ince hikmetlerdir. Yani gönüllere, sıcak bir imana sahip olmadan, iman-ı kalbi tahakkuk etmez.

Çünkü, şifahi iman.. mutlaka imanı kalbiyye dönülmesi lazımdır. İman-ı kalbi dediğimiz zaman elimizle tutamadığımız, fakat iç dünyamızdan bize hakim olan, Allah’a yaklaştıran çok önemli bir duygusal sistemdir. Bu duygusal sistem işte herkesin ölü diye zannettiği şeylerin ölmediğini görmek, ölümün sanıldığı gibi bir hadise olmadığını, ölümün müminler açısından seyredilen bir güzel pencere olduğunu anlamakla mümkündür.

Uğur İlyas Canbolat: Evet hocam, müminlerin ölümsüzlüğünü dile getirdiniz, hakikaten çok güzel oldu. Burada hemen ölümle ilgili bir soru yöneltmek istiyorum müsaade ederseniz; Ölüm olayını.. çok derli toplu bir şekilde nasıl anlatabiliriz hocam? Yani ölüm dediğimizde, bir müminin ne anlaması gerekir, nasıldır bu ölüm hadisesi?

Haluk Nurbaki: Şimdi efendim şöyle kabul edelim.. Biz, bir şeyin, bir alemin, çok güzel bir alemin içerisinden geçici olarak dışlanmış ve dünya dediğimiz bu aleme, geçici bir süre için ışınlanmışız. Burada bizim beklentimiz, ne kadar kalacağımız, neler yapmamız lazım geldiği Cenab-ı Hakk’ın takdirinde tayin edilmiş ve hiç değişmeyen formüller halinde, Levh-i Mahfuz’da bildirilmiştir.

Şimdi bu perspektifte, ölüm demek, o geçici olarak gönderilen küçük dünyadan, asıl gerçek dünyaya geri çağrılmak demektir. Yani, yine tasavvuf tabiri ile söyleyeyim; askerlikten terhis olmak demektir. Aslında ölüm, bir terhis olayıdır. Askerlik gibi yorucu, cebri bir olaydan, sükunetli bir hayata tekrar geri dönmektir.

Şimdi dünyanın şeyleri.. güçlükleri, mücadeleleri de hakikatten askerlik gibi bir yorgunluğu, bir beceriyi isteyen bir özel hadisedir. Ama terhis olmaktan hiç bir insanın korkması, üzülmesi nasıl mümkün değilse; ölüm de aynıdır.

Bunu çok zarif bir şekilde dile getiren.. biliyorsunuz geçen hafta intikal ettiğimiz Şeb-i Aruz’da Hz. Mevlana’dır. Biliyorsunuz, Hazreti Mevlana ne diyor.. Benim ölüm günüm, gerdek günümdür. Şeb-i Aruz demek, gelin günü demektir, zifaf günü demektir. Bir müminin Allah’a kavuşması, bir gerdek kadar güzelliği ifade eder.

Askerlikten terhis olmak çok daha basit geliyor. Bir mümin, büyük bir zevkle Allah’ına kavuşmanın hasreti içerisindendir. Onun için bir kere ölümü o fanatik görüntüsünden almak lazım. Beyinler yıkana yıkana, gözünün önünde uçuşan bir kelebeğin bir süre sonra toz toprak olduğunu, yahut bir hayvanın, yaprağın çürüdüğünü görerek kendi kendine nefsin getirdiği yargıları delip geçip; Allah’ın emrettiği şekilde, bir güzel dünyaya, bir kargaşa ve çelişkili dünyadan çok sakin, güzel ve ilahi nimetlerle lütuflandırılmış bir dünyaya intikâldir ölüm.

Şimdi bu ölüm anında söylemek istediğim bir kaç şey vardır. Bir defa ölüm zamanı, yaş açısından, 3 yaşında öldü, 30 yaşında öldü.. biliyorsunuz insanların böyle fanatizmini kamçılayan, genç yaşlardaki ölümlerdir. Bir de ani ölümlerdir, beklenmedik ölümlerdir.

Kendi kendine, yaş tabisine gelmiş bir insanın ölmesi, o kadar irritane tahrik edici olmaz. Burada, ölümün bir mümin için nasıl bir tarzda olursa, o ölüme gidişte bir rahatlık olur, bunu bilmek lazım. Şimdi, her birimiz hayatımızın ve günlük yaşamımızın özellikle belirli saatlerinde, belirli dakikalarında hep Allah’a yakınlığımız farklıdır, dikkat ederseniz. Günahkâr olduğumuz anlar vardır, sevimsiz olduğumuz Allah’a karşı anlar vardır, buna karşılık sevimli olduğumuz, daha hayır işlediğimiz anlar vardır. Gönlümüz dopdolu, Resulallah sevgisi ile dolduğu anlar vardır, ondan tamamen boşalıp, dünyanın üç kuruşunun peşinde zıpladığımız anlar vardır.

Şimdi bu anlardan birisinde ölümün vukua geldiğini düşünün, bu çok önemli bir şeydir bakın… Hangi anda ölüm tahakkuk edecektir? Çünkü son nefeste çok çetin bir imtihan vereceğiz şeytana karşı. Şimdi eğer bu, boş zamanımıza denk gelirse çok zorluk çekeriz. Tam aksine dolu zamanımıza rastlarsa fevkalade kolay geçeriz olayı. Onun için bir müminin, 24 saatinin içinde bile, değil ki 20-30 yıl içinde, 24 saatinin içerisinde, eğer Cenab-ı Hakk tarafından sevilen bir kimse ise, ölüm anına yakın bir anda, gönlünde bir hassasiyetin olduğu bir anı seçer Cenabı Hakk.

Sevdiği bir kulun, ölüm anını, gönlünde bir hassasiyetin, rikkatın, hatta sevabın olduğu bir anı seçer. Daha açık konuşmak lazım gelirse, infakının çok olduğu bir anı seçer. Borçlu götürmez Allah.

Şimdi Cenab-ı Hakk tayin etmiştir saniyesini saniyesine, saniyesi saniyesine ama Cenab-ı Hakk’ın kaderinde, bir demet titreşimi vardır. Yani ruhu kabzetmesi, ruhu alması için tayin ettiği saniyeyi yine bırakmak şartı ile diyelim ki üç gün evvel, beş gün evvel zahiri irtibatını keser, ömrünü gene uzatır. Bu bir koma hali değildir. Zamanın uzaması veya kısalmasıdır. Dışardan gördüğünüz zaman o ruhunu 15 dakikada vermiştir ama belki ona 100 asırlık bir ömür gelmiştir. Çünkü zamanın, son nefeste istediği gibi tasarruf edeceğini Cenab-ı Hakk’ın, bunu uzaltıp kısaltacağına ait Hadisi Kutsi’ler vardır.

Şu halde bir defa, ölüm anını mütalaa ederken Cenab-ı Hakk’ın, bir mümin için çok iltimaslı bir anını seçeceğini hiç unutmamak lazım ama bunun bir alternatifini de kendimiz için kullanmalıyız. Her an ölecekmişiz gibi, eli bol olmalıyız. Yani bir adam düşünün ki, 1 ay, 1.5 ay hiç infak etmedi. O 1.5 aylık süre içerisinde fevkalade tehlikeli bir gün geçirdi. Ya ruhu kabz olsaydı? Çok zorluk çekecekti. Şeytanla yapacağı son mücadeleyi kapatmak için ciddi olarak zorluk çekecekti. Çünkü insanlar dünyadan koparken bir takım alışkanlıklar dolayısıyla, çevresindeki bir takım küçük putlar, büyük putlar demiyorum, küçük putlar dolayısıyla, evlattı, sevgiliydi, işti… Bunlar küçük putlar diye kabul ediyorum.. Bu putlar dolayısıyla dünyaya bir tuhaf tutkunluğu vardır. İşte bu tutkunluğu… fırsatını şeytana verdiğiniz zaman, nereden zaafınız varsa oradan girer.

Onun için her zaman ölüme hazır bir şekilde, sağlıklı bir ruh yapısıyla, sağlıklı ve gönül bereketli bir hayat tarzı ile yaşamalı ki ölüm yakaladığı zaman kepaze olmasın.

Ölüm anını sordunuz, ölüm anında kesinlikle Hz. Azrail gelecek ve emaneti alacaktır. Hz. Azrail’in teşrif etmesine ait… ölüm anında da her iki saika kadar hissedilir. Çünkü küçük kıyamet Hadis-i Şerif’te insanların kendi ölümleridir. Diyelim ki Hz. Azrail’in teşrif edeceğinden bir saniye evvel saika duyulur. Çok şiddetli bir seda duyulur. Bu çok şiddetli seda duyulmadan ölüm anı tahakkuk etmez. Ve ‘öldüydü, öldükten sonra dirildiydi, işte kalbi şu kadar müddet çarptıydı, yahut nebati hayata girdi’ gibi görüntülerin, beşeri görüntülerin dışında ölüm anının başlaması için saikayı duyması şarttır.

Her insan mutlaka saikayı duyar, çok şiddetli bir patlama duyacak, dışarıda olmadığı halde yalnızca kendisinin duyacağı çok şiddetli bir patlama olacak. Ve saikanın hemen ardından Hz. Azrail gelir, mümin’se ölen şahıs yahut ölüm formalitesi yapılacak şahıs mümin’se, çok latif bir şekilde, onun sevdiği bir kılıkla, onun sevdiği bir beşer görüntüsünde gelerek kendisine öldüğünü, ruhunu alıp Cenab-ı Hakk’a teslim edeceğini tebliğ eder. Ve onu rahatlatır.

Eğer mümin değilse, hele hele bir Allah düşmanı ise, bir şerse, Azrail’in varlığı milyonlarca volt elektrik cereyanının her tarafına darbeler inmesi şeklinde hissedilir. Çünkü her ikisinde de Hz. Azrail’in yaptığı hadise aynıdır. Ama bir tanesini hissetme bakımından bir mümin bunu zevkle hisseder, mümin olmayan bir kimse de bunu, dayanılmaz bir elektrik kamçılaması şeklinde hisseder. Bu andan sonra insanlar mezara girene kadar, ruhları emr âlemine gittiği halde nefisleri serbest olarak dolaşır.

Hatta böyle zamanda bazı ölüler saikayı unutarak Hz. Azrail’in teşrif ettiğini unutarak, ölüp ölmediklerinden tereddüt ederler. Hatta ölmedik sanırlar. Ve bu şekilde kendi cenazelerine gelen, kendi çoluğunu çocuğunun telaşlarını seyreden nefisler çoktur. Ama bu çok geçicidir, cenazeyle beraber kesin ölümü, cenaze namazında anlar müminler. Mümin olmayanlar da, yahut da diğerleri de mezara girdikleri zaman anlar kesin ölümü.

Uğur İlyas Canbolat: Evet hocam, ölümün makbul şekli nasıl olur acaba?

Haluk Nurbaki: İşte ölümün makbul şekli, demin de arz etmeye çalıştığım gibi; bir insanın hoş bir anında, gönlünün hoş bir anında tahakkuk etmesi, çok makbul bir şekildir. Allah’ın sevdiğine işarettir.

Şimdi, ömürlerin kısalığı veya uzunluğu konusunda bir müminin kesinlikle tartışma, kıyas yapma, bunlardan birini tercih etme gibi saçmalıklara düşmemesi lazımdır. Ölümün makbul olan şekli; Allah’a emanetini sağ selamet teslim edecek şekilde, son nefesinde Kelime-i Şehadeti, ister lisânen olsun, ister hıfzen olsun, gönülden olsun mutlaka getirmektir. Zaten saikayı hissettiği zaman, hatta saikadan önce öleceğini hissettiği zaman her Müslüman’ın, ilk etapta ölmeyecek bile olsa kelime-i şahadet getirmesinde fayda vardır.

Kelime-i Şahadeti getirmekle beraber ruhu kabz olmuş, ruhu Hz. Azrail tarafından emr alemine intikal ettirilmiş, yansıtılmış bir ölümün, acıdan ziyade belli bir neticeyi vaktiyle tahakkuk ettirilmiş olması gibi çok hoş bir tarafı vardır. Yani yolcumuz gitti, askerimiz terhis oldu… Bunları böyle perde perde seyretmek lazım. Bir insan kendisine çok yakın birisi dünyasını değiştirdiği zaman, kolay kolay terhis olmuş havasını hissedemez. Yani çok yakınını kaybettiği zaman, “oh terhis oldu” diye alkışlayamaz. Ama bir dostu, çok yakın ülfette olmayan bir dostu, bir mümin arkadaşının dünyayı değiştirdiğini duymuşsa bir Fatiha okuyup; “ah, kurtuldu meşakkatten, terhis oldu kardeşim” diye bir rahat gönül huzur duyması lazım. İşte bu huzuru duyabilecek şekilde yaşamanın çok şansı.. Gönülleri mutlaka yaşarken yıkamak. Biz şeyi konuştuk mu, mezardaki muameleleri.. bu sohbetimizde.. ?

Uğur İlyas Canbolat: Hayır konuşmadık hocam…

Haluk Nurbaki: O zaman bir başka sohbetimizde onu konuşalım…

Yani gönülde, gönül aküsünde cereyan yoksa, mezara intikal ettiğimiz zaman Münkir Nekir sorgulamasında kesinlikle kepaze oluruz. Çünkü orada cevap verecek mekanizma, mikrofon, yalnız ve yalnız gönül aküsüdür. Gönlünde hiç bir şey yoksa kıyamet kopana kadar mezarda azap çeker çünkü cevap veremez Münkir Nekir’e.

Uğur İlyas Canbolat: Hocam affınıza ben biraz geriye dönmek istiyorum. Azrail’in çok güzel görüntülerde müminlere geleceğini az önce ifade ettiniz. Buna dair manadan misaller var mıdır? Bunu nasıl biraz daha dinleyicilere açabiliriz hocam?

Haluk Nurbaki: Efendim şöyle söylemek isterim. Bir kere Azrail’in müminlere güzel gelmesi operasyonu, Efendimizin alemi cemale teşrif ederkenki noktadan başlamıştır. Yani o ana kadar Hz. Azrail’in çeşitli tarzlarda yansıması söz konusuydu. Müminlere biraz daha sevimli, inanmayanlara da daha şiddetli gelmesi eskinde beri Azrail’in adetidir.

Ancak, Efendimizin alem-i cemale teşrif edeceği zaman, Hz. Azrail Cenab-ı Hakk’a müracaat ederek dedi ki; ‘Aman Yarabbi ben alemlere Fahr-i Ebedisi, Âlemlerin en övülüneni… Çünkü Fahr-i Alem, Fahr-i Kâinat kelimelerinde; âlemlerin O’nun varlığı ile övündüğü, en yüce demektir. Âlemlerin övünme vesilesi demektir.

“Ben, Binaaleyh, Allah sevgilisi, âlemlerin övünme vesilesi olan Peygambere nasıl yaparım, beni affet bu vazifeden…” Yani böyle bir formalite bile istemez gibi…

Onun üzerine Cenab-ı Hak dedi ki; Habibim kulluktan çok hoşlanır. Sen gitmezsen çok büyük bir fırsat kaçırır, bir dostluk fırsatı kaçırırsın. Ona hizmetin bir tarzıdır bu. Nasıl ki Cebrail Ona hizmet etmiş, bundan büyük zevk almışsa, sen de bu hizmetin bir parçasısın. O zaman dedi; “nasıl gitsem?”

Cenab-ı Hak o sırada Fahr-i Kainât Efendimiz’in gönül ekranına düğmeye bastı. Kimin fotoğrafı varsa, o anda onu çok özlemiş sevmiş anlamına… O da Hz. Dıhye’nin fotoğrafı çıktı ve Hz. Dıhye kılığında geldi.

Yani Azrail’in buradaki, Efendimiz’e bu intikâlindeki, bu görüntüdeki hikmet, bizim müminlere verdiği bir lütuf mesajı şudur; “Ben Fahr-i Kâinat’a, intikâlindeki bu sünneti, diğer müminlere de intikâl ettireceğim. Herkesin, mümin ise, sevdiğinin kılığında gelicem, güzel gelicem, mutlu edicem” demektir. Onun için Hz. Azrail müminlere en güzel görüntüde geldiği, en sevdikleri kişiler gibi geldiği kesindir.

Bunun yakında zamanda benim de rastladığım bir misâli vardır. Çok kıymetli, çok sevdiğim bir hastam vardı, yani manasını sevdiğim. O çok ağır bir kanser terminal safhasını yaşıyordu ve ölümün korkularını benimle konuşmak, paylaşmak istiyordu. Ve Azrail konusu açtığı zaman, ben kendisine, Azrail’in her mümine çok sıcak geleceğini, sevimli geleceğini söylerken… Hatta o hanıma dedim ki, sana şimdi, evlenmemiş bir hanımdı, sana dedim “mutlaka çok yakışıklı bir prens şeklinde gelir.”

Biraz espri olsun gibisine, yani, biraz hastayı teselli açısından.. Nasıl güzel olabileceğini adeta tarif etmek istedim. Onun güzelliğini gördüğü zaman yeryüzündeki güzel erkek motifini bile sönük kabul edeceksin anlamına gelen bir kaç cümle söyledim Onun üzerine hastanın yanından çıktım.

Hastanın yanından çıktıktan sonra kendi kendime bir an için arabada giderken düşündüm. Acaba ben, hastayı teselli etmek için hudutları geçerek, şöyle güzel, böyle güzel.. Nerdeyse haşa adeta bir artist motifi içerisinde mi prasente ettim hastama Hz. Azrail’i dedim. Allah affetsin, benim maksadım onun hoş muamele yapacağını anlatmaktı filan dedim.

Sonradan bu hanım çok büyük İslâmi imtihanlar vererek intikâl etti öbür dünyaya. Yetişemedim son nefesine. Geldiğim zaman yanında kendisine hizmet eden bir hanım, o ölüm odasının telaşından beni köşeye çekerek dedi ki; “Hemen vermek zorunda kaldığım bir mesaj var” dedi.” Bana dedi, Serap dedi, son nefesinden biraz evvel doktora söyle bak! Azrail ne diyor, dedi. Azrail demiş ki o hanıma, doktora bir haber sal bakalım. “Şimdi ben geldim, gördün beni, değil mi, ben onun söylediğinden daha güzel değil miyim?” Demiş.

Onun için yani, gerçek bir hadise bu… Ve gerçekten ölüm anı müminler için en ufak bir korkusu olmayan bir andır.

Bir şey daha ifade etmek istiyorum. İslâmiyet’te biliyorsunuz matem kesinlikle yasaktır. Çünkü matem ölüp yok olmuşun arkasından tutulacak bir tutkudur. Halbuki demin arz ettiğim gibi; bir askerlik terhisi gibi, bir sevgiliye kavuşmak gibi, bir başka aleme intikâl etmek gibi, rahatsızlıktan rahata geçiş gibi bir hadise olduğuna göre ölüm, elbette ki matemin ..

Ancak bir şey söylemek isterim, matem yoktur. Ama bu söylediklerimizin ışığında, bayram havası vardır, ondan sonra efendim, terhis havası vardır diye de aşırı neşelenmek veyahut hiç yeis duymamak da gerekmez.

Çünkü, ben buna hep şöyle misal veririm; çünkü ben bunu müteakip defalar ölümün bu yüzünü anlatarak sohbetlerimde arkadaşlarıma, aman şey yapmayın, matem yanına gitmeyin dediğimi zaman, ağlayanları yadırgamaya başladılar, ölümlünün yakınları içinde. Kendileri de hiç umursamazlık olmayı bir vecibe sandılar. Onun üzerine dedim ki çok yanlış düşünüyorsunuz. Bir baba kızını evlendirirken çok mutludur ama kapısından çıkarken ağlar. Binaaleyh bir Müslüman’ın da bir ölünün arkasından ağlaması böyle olmalıdır.

Bir gözyaşı dökebilir, bu bir hissi meseledir. Ama bunu uzatmamak gerekir. Bu uzatıldığı takdirde imanda büyük zaaf meydana getirir. Daha derinden duyduğunuz takdirde, iman taşlarını düşüre düşüre temelini çöktürür, en sonunda iman binasını yerle bir eder. Buraya çok dikkat etmek, buraya çok hassasiyet göstermek lazım.

Gözyaşları gibi, hafif teessürler gibi, zaman zaman hatırladığı zaman içinin burulması, yine gözünden yaş gelmesi; hatırasını böyle bir elemle yad etmesi, bunlar anormal şeyler değildir. Ama unutmamak lazım, tıpkı bu sefer de tersine, nasıl “askerden terhis oldu” dedik, kendisi de terhis olmamış bu sefer kendisi askerliği yapıyor. Terhis olmuş bir arkadaşının arkasından gitmek üzere beklediği bir süre içerisinde o ayrılığın sıkıntılarını çekebilir ama daha fazla değil. Mutlaka daha iyi bir yere gider mümin, mutlaka daha iyi noktalara intikâl eder, mutlaka daha mutlu olur.

Bir de bir şey daha söylemek istiyorum. Ölünün arkasından yorumlar yaparken çok büyük hatalarımızdan bir tanesi, ölünün geride bıraktıklarından dolayı.. Allah’a karşı, çünkü hepimiz de şahidiz ki, nice yetim büyümüş bugün, nice zenginler, devlet adamları, değil mi, nice başarılı insanlar vardır. Binaaleyh, Cenab-ı Hakk’ın kaderine yorum yapmak çok yanlıştır. Onun için herşeyi itidâlli yapmak lazım, zaten bütün hadiseleri incelerken bir müminin bir numaralı vazifesi; Sadaka ve Hüsna’yı unutmaması lazım. Allah’ın verdiği güzelliklerin çok rahat hissedilmesi lazım.

Şimdi kaderi incelerken, dün kar yağarken bir şey hatırıma geldi. İnsanların gözden kaçırdığı karı hiç nakletmedik, rastlamadı. Kar bir mucize-i İlahi’dir. Karın ne şekilde bir cisim olduğunu fiziksel olarak tarif edemezsiniz. Donmuş su değildir, sıvı da değildir, su buharı hiç değildir. Nedir peki kar? Gözle görünmeyecek kadar küçük su kristalleridir.

Birbirinden harika motifler işlenmiştir. Her bir kar zerresi, mikroskobun altına aldığınız zaman, o nakış ustalarının, kanaviçelerinin, desenleri gibi.. ama hepsi birbirinden farklı. On bin tane kar zerresini alın, on bini de birbirinden farklı, harika geometrik şekillerden kurulu kristallerdir. Ve bu kristallerin hangi şartlarda meydana geldiğini, niçin bu kadar teferruatlı geometrik şekillerde meydana getirdiğini bir su molekülü için, biyofizik açısından, moleküler fizik açısından izah etmek mümkün değildir.

Ondan dolayıdır ki karın o zerrelerinin meydana gelişinde, fizik ötesindeki bir gücün ki buna biz melek gücü diyoruz, bu gücün mutlaka faaliyeti lazımdır. Ve bu faaliyet olmadan o şaheser estetik meydana gelmez. O şaheser estetik meydana gelip de arzın toprağının üzerine yağdığı zaman, onun rahmet sırrı, toprağı dondurmayı engellemek üzere harika bir görevle de görevlidir.

Binaaleyh, o kar yağarken, siz yolda rahatsız olabilirsiniz, üşüyebilirsiniz, şu olur, bu olur.. Ama bu karın yağışı bir takdiri ilahidir ve inanınız ki fizik açıdan yapılması mümkün olmayan bir hadisedir. Cenâb-ı Hakk bu kadar detaylı bir, harika bir dizaynla kar hadisesini meydana getirmektedir. Ve amacı da, kapattığı toprağın altındaki hayatı devam ettirmektedir.. O toprağın, kapattığı toprağın altında kar kapatmazsa, tohumlar çatlamadan ölecektir, böceklerin yumurtaları olgunlaşmadan kırılacaktır ve dolayısıyla milyarlarca ölüm meydana gelecektir. O karın örtüsü, o ölümleri engelleyen harika bir hadisedir.

Şimdi bu hadise, takdirin genel anlamdaki sırlarını ifade etmektedir. Görüntüsü itibari ile bir kere akıl almaz bir fizik mucizedir. Kader de öyledir.

İkincisi görüntü itibariyle bazılarına bir rahatsızlık verse bile herkes için bir berekettir. Çünkü bir adam, “ben çiftçi değilim, bana ne” diyemez. Toprağın altındaki buğday, karın altında korunarak çıkmazsa kendisi de aç kalır. İstediği kadar zengin olsun. Şu halde takdirin ikinci safhası da aynen öyledir. Takdir geldiği zaman bir takım, bizi rahatsız eder gibi görünen, bizi biraz zorlayan hadiseler olursa, kar’ı hiç unutmayınız.

O yağan karın, tıpkı toprağın üzerine sağladığı bereket gibi her takdirin bir bereket sırrı vardır. İşte bu bereket sırrı, biraz önce bahsettiğim gönül sırrıdır. Eğer bir insan, takdirin kar şeklindeki görüntüsünü, onun zarif motiflerini sezmese bile, ona teslimiyet gösterebilirse, “Rabbim bunu yağdırdı, vardır bir hikmeti” diyebilirse, yani kaderin o, biraz batıyor gibi görünen ayaklarını sezerek onun sıcaklığını hissederse, gönülde bereket doğar. Tıpkı karın toprakta bereket doğurması gibi.

Kadere mutavaat, Hüsna’yı Tasdik, Allah güzelliklerini tasdik de insan gönlünde mutlak bir bereket doğurur. İşte gönlünde bereket doğmuş insan, ölümü de güzel karşılar, hayatı da güzel karşılar, netice itibari ile türbelere gittiği zaman da bir dostunu ziyaret etmenin, bir büyüğünü ziyaret etmenin huzurunu bulur.

Bu akşam isterseniz bağlayalım.

Uğur İlyas Canbolat: Ben bir önceki hafta ile bağlantılı olarak, bir soru sorabilir miyim müsaadenizle hocam.. Meczuplukla birlikte hocam, cezbenin mutlaka dışa vurması gerekir mi? Bu meczupluk halindeki cezbenin iç dünyada yaşayabilme durumu nasıldır?

Haluk Nurbaki: Cezbe dediğimiz hadise, yani İlahi şok, geldiği zaman, ben içerimde bunu yaşatıyorum, ben yüksek seviyedenim; ötekisi alçak seviyedenmiş, dışarıya vurdu gibi bir küstahlık yapılamaz.

İlahi şoka karşı, tıpkı insan bedeninin beş bin voltluk bir cereyana tabii olduğu zaman nasıl bir zelzele geçirirse, aynı zelzele geçer. Ancak, İlahi Sevdanın gönüllerde mutlaka cezbe yaratması gerekmez. Bak bu ikisi farklı şeylerdir. Bir çok aşıklar vardır ki, ömrü boyu ağlar. İlahi sevdanın gönlünü yakıcılığı dolayısıyla ama başka bir derviş de bir an şiddetli bir cazibe geldiği zaman feryad eder. Bu farklılıklar, ayrı ayrı şeylerdir.

Meczubiyetin içerde gömülmesi mümkün değildir. Çünkü meczubiyet zaten yırtılmış demektir. Cezbe dolayısıyla yırtılmış demektir. Ben, içerde gizli bir meczubum.. Mümkün değil, olmaz.

Ama Sevda-ı İlahi’nin, cezbe noktasına gelmemiş şekilleri vardır. Mutedil bir cereyan, diyelim ki iki yüz voltluk bir cereyanla ilahi sevdasını yürütebilir. Ama meczup veya cezbe dediğimiz hadise on bin voltun bir anda gelmesidir.

Şöyle farklar da vardır, İki yüz voltluk cereyan devamlı surette devam edebilir, öteki meczubun, arada bir, altı ayda bir iki bin voltu gelebilir. Bunlar hep birbirinden farklı şeylerdir. Ama o meczubun, o cezbe karşısında, iç dünyasında hazmetmesi düşünülemez. O, ona ait bir keyfiyet değildir. O şok gelmiştir, şok mutlaka icraa eder. Zahiren belli olur, dışarı taşar.

Ölüm ve Veliler, Radyo Programı, Üsküdar Fm, 21.12.1994, İstanbul (Bu sohbet “Esra YAMAN” tarafından kaleme alınmıştır.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir