MUTTAKİLERİ HİDAYETE ÇIKARAN KİTAP



Kuran-ı Kerim, Levh-i mahfuzun Arapça’ya çevrilmiş bir özetidir. Yani “Levh-i Mahfuz” dediğimiz zaman bütün Kâinatın, âlemlerin ne kadar bilgisi, yazgısı varsa bunları ihtiva eden dev bir kompüter merkezi, demektir “Levh-i mahfuz” aslında.

***


Konu Başlıkları


LEVH-İ MAHFUZ MERKEZİ

…özünde sırlar gizlidir, Hikmet-i ilahi. Çünkü sure-i Yusuf’ta buyrulduğu gibi Kuran-ı Kerim Levh-i mahfuzun Arapça’ya çevrilmiş bir özetidir. Yani “Levh-i Mahfuz” dediğimiz zaman bütün Kâinatın, âlemlerin ne kadar bilgisi, yazgısı varsa bunları ihtiva eden dev bir kompüter merkezi, demektir “Levh-i mahfuz” aslında.

Bunun lisana çevrilmiş, şifrelenmiş, aynı zamanda da emirler haline gelmiş fevkalade özel, mümtaz bir şekli… Onun için Kuran-ı Kerim’in yine kendi diliyle bir insana hitap edebilmesi için mutlaka gönlünde Allah’a karşı bir sorumluluk olması lazım. Yine Yüce kitabımız biliyorsunuz başlangıç kısmında, yani Sure-i Bakara’nın hemen ikinci, üçüncü ayetinde: “bu kitap insanları hidayete çıkaran kitaptır” demiyor; ancak muttakileri hidayete çıkaran kitaptır, diyor.

Allah’a Karşı Bir Sorumluluk Duygusu

Demek ki gönülde bir delik istiyor. Çünkü insanın zaten diğer bütün varlıklardan, evrendeki bilmediğimiz varlıklardan dahi en farklı en mümtaz yanı gönlüdür, kalbidir. Eğer kalbinde insanın Allah’a karşı bir sorumluluk duygusu olursa ki, işte onun (bir “ittika” diyebiliriz “haşyet duygusu” diyebiliriz) o zaman Kuran insanın bütün madde ve manasını sarmış oluyor. Bu yüzden de Kuran’ın dinlenmesi farzdır biliyorsunuz.

Kuran İle İnsan İkiz Kardeştir

Sırf bu kalpteki kompüter merkezlerini çalıştırsın diye. Yine buradan bir özelliği vardır Kuran’ın; insanın iç dünyasında aslında bir Kuran vardır. Efendimizin emrettiği gibi “Kuran ile insan ikiz kardeştir” buyurmasının hikmeti; şimdi Kuran okundukça insanın iç dünyasındaki şalterler düşerek adeta Kuran’ı yaşar. Onun için Kuran çok mucizevi bir şey.

Yani insan nerede bulursa kulağını kabartması lazım, fırsat buldukça Kuran okuması lazım…

Sunucu: Kalbin şifası…

Haluk Nurbaki: Kalbin şifası… Bedenin de şifası.

Sunucu: Yani bu akşam eline alanlar aslında bir şifa kaynağıyla da muhatap olduklarını bilmeleri gerekecek.

Haluk Nurbaki: Tabi, tabi.

Kuran Okumayan, Namaz Kılmayan Bir İnsan Koma Halindedir

Dünyanın yılgınlığından, yorgunluğundan ancak böyle ayınılabilir. Yani aslında normal insan Kuran okumayan bir insan, namaz kılmayan bir insan koma halinde demektir. Bu komadan açılması için mutlaka namaz kılıp Kuran okuması lazım. Başka türlü hiçbir insan ben zihnimde yaşıyorum, işte, ben iyi insanım filan diye kendi kendini aldatmasın. Allah yaptığı makinenin nasıl işleyeceğini tarif ediyor; namazla işler, Kuran’la işler, diyor. Biz kalkıp da buna ek yapamayız.

Sunucu: Daha değişik bir işletme yolu da bulamayız. Yani ortalığı karıştırırız.

Haluk Nurbaki: Bulamayız.

Sunucu: Evet Hocam, çağımızda Kuran-ı Kerim’in yeri nedir? Kuran-ı Kerim’in bir takım esasları günümüze uygulanır mı, uygulanmaz mı gibi bir takım ifadeler ortalarda dolaşıyor…

Sunucu (2): …Ve bir takım insanlar kendilerine göre yorumlar yapıyorlar. Sizce çağımızda Kuran’ın…

Haluk Nurbaki: Efendim şimdi, çağın hakikaten o kadar önemli bir (şeyi…) nokta ki bu, çağımızda Kuran-ı Kerim’in yeri nedir dediğiniz zaman bunu eskiden fark edemiyorduk.

KURAN-I KERİM’İN ÇAĞIMIZDAKİ YERİ NEDİR?

Yani Kuran’a inananlar vardı, karşı çıkanlar vardı, inanmayanlar vardı; doğrudan doğruya İslamiyet’e karşı çıktığı için Kuran’a düşmandı.

Kuran Bilimsel Bir Işık Yaktı

Ama çağımızda öyle bir noktaya geldik ki, birden bire Kuran bir ışık yaktı insanlara, bilimsel bir ışık yaktı.

Roger Garaudy

Bunu en iyi ifade eden (Roger) Garaudy’dir. Biliyorsunuz dünyanın en tanınmış Marksist’idir. Bu adam çeşitli [dillerde] konularda eserler yazmış… Bilhassa Katolikliğin tenkidini yazmış 12 cilt, ateist tanınmış filan. Bu adam günün birinde pat diye bir beyanda bulundu:

Ben inceledim tetkik ettim, dünyadaki bütün kitaplar, bütün mesajlar zaman süreci içerisinde değerini kaybeder en güçlü eser, en çok yüz sene yaşar, diyor. Bunun bir tek istisnası vardır, Kuran’dır. Hiçbir şekilde değerini kaybetmeyen, gittikçe değeri anlaşılan tek kitaptır diyor, çok güzel bir ifadedir Kuran’ın üzerinde.

Bernard Shaw

Tabi Müslüman olarak da bunu teyit etti, yani ağzından laf olsun diye söylemedi. Çünkü birçok batılı bilginlerin yahut da fikir adamlarının İslamiyet hakkında güzel sözleri vardır ama iyice teyit etmemişlerdir. Mesela Bernard Shaw diyor ki:

Hangi faziletin altını açarsanız Muhammed imzası çıkar

diyor ama imanını teyit etmemiştir… Ama Garaudy imanını da teyit etmiştir.

Martin Gardner

Bir de yine Kuran’ın bu yüceliği konusunda şeyin… Bir batılı matematikçinin güzel bir sözü vardır. İşte kendisi sırf ateist olduğu için devamlı papazların hücumuna uğrar, illa Hristiyan ol diye telkinler yapmak isterler… Gardner bu, Martin Gardner (Amerika’nın en meşhur matematikçisi)… Olmaz bir türlü. Ve der ki:

“Sizin anlattığınız Allah’a inanmak mümkün değil, onun için ateistim,” der.

Sunucu (2): Çok ilginç bir yaklaşım. Haluk Nurbaki: Çok ilginç bir yaklaşım. Ama “ben Kuran’ı gördükten sonra, Kuran’da insana şah damarından yakın olan bir Allah’a inanıyorum,” diyor adam. Çok ilginç bir şey, yaklaşım… Ama onun da Müslümanlığını teyit eden bir şey yok.

Kuran’ın Âlemler Takdimi Bilimin Maverasıdır

Ama bütün bunlar şunu gösteriyor ki; Kuran’ın hikmetini, konuşmamın başında söylediğim gibi gönlünde açık bir pencere olan mutlaka fark ediyor. Hangi ortamda olursa olsun, hangi dinde olursa olsun, hangi toplum içerisinde yaşarsa yaşasın… Bir de üstelik bu çağda enteresan olan şey: Kuran mucizelerinin ard arda açıklanması. Aslında yüce kitabımızı eline alan bir kimse bir bilim adamı ise derhal iman etmesi lazım çünkü daha ilk cümlesinde, Fatiha’sında: “Âlemlerin Rabbi,” diyor.Hâlbuki Kuran gelene kadar, geldikten sonra da herkes âlemi bir tane zannediyordu. Kuran’ın âlemler takdimi dahi bilimin maverasıdır aslında.

Sunucu: Yunus dilinde onsekizbin âlem dediği gibi…

HalukNurbaki: Evet, evet.

Sunucu: …Onsekizbin âlemin Mustafa’sı diyor, Efendimizden bahsederken.

Haluk Nurbaki: Şimdi, işte onun için yani, Kuran öyle bir girişle bütün evrenleri ilmen kucaklamış ki, bir tarafına kıpırdayacak şeyi yok.

KURAN ALLAH KİTABI, DEMEMEK MÜMKÜN DEĞİL!

Benim mesela kendi çeşitli yayınlarımda üzerinde durduğum sekiz-on tane bilimsel mesajı var ki Kuran’ın; bir tanesini gördükten sonra Kuran Allah kitabı dememek mümkün değil.

Parite Teorisi

Mesela Morris Drake’ ın parite teorisi var, fiziğin en meşhur teorilerinden bir tanesi, ve bu teori Nobel aldı. Aynen ifade şöyledir: kâinatta hiçbir şey tek olarak yaratılmaz, mutlaka zıt eşiyle yaratılır. Parite zaten bu demek, yani artıyla eksi gibi…

Sunucu: Her şeyin partneri vardır.

Haluk Nurbaki: Evet! Şimdi bunu söyleyen adam Nobel aldı.

Hâlbuki Yasin’in 36. Ayetinde çok açık söylüyor, Cenab-ı Hak; “Teklik, yücelik yalnız bana mahsustur. Ben yarattığım her şeyi çift yarattım.” Şimdi bu kadar söylese insana erkekle dişiyi kastediyor zanneder…

“Nefislerinizden çift yarattım, topraktan çıkan her şeyi çift yarattım ve daha bilmediğiniz nicelerini çift yarattım” diyor.

Paritenin aşağı yukarı tümü bu… Yani, düşüne biliyor musunuz ki bu çağda artık Nobel almış bir fizik ilkesini ayet olarak bildiren bir kitabın karşısına geçip de hâlâ şöyle mi olduydu, böyle mi olduydu diye abeslik yapmak pek gülünçtür.

Karadelikler

Yine kara deliklerin Kuran’da çok net olarak bildirilmesi ki; aynen Sure-i Vakıa’da:

“Sönmüş yıldızların yerine kasem olsun. Bir bilseniz o ne müthiş bir olaydır,” diyor.

Ee? Daha bundan da iyi fiziğin tanımı yok.

Atomun Tarifi

Sure-i Tekvir’de atomun tarifini yapıyor:

“Bütün enerjisini içine toplayan bir nokta ve onun etrafında hızla hareket eden, seyreden cisim üzerine kasem olsun ki,” diyor.

Petrolü Anlatıyor

Yani petrolü anlatıyor: “Biz evvela arzı büyük meralar halinde yarattık, sonra alt üst ettik, siyah bir sel suyuna çevirdik” diyor.

Acaba Bu Kitap Mıydı, Dersek Gülünç Oluruz

Yani bir tane iki tane beş tane on tane değil. Ee… Bu kadar açık açık fiziğin en ince noktalarına gelmiş; zaman kavramını anlatıyor… Daha zaman kavramını yeni öğrendik değil mi? Bir gündüz elli bin yıldır, diyor… İzafiyetini anlatıyor, her şeyini anlatıyor. Ve biz bunları göreceğiz, ondan sonra: “acaba bu kitap mıydı?” dersek gülünç oluruz.

Fahr-i Kâinat Efendimiz Cehle Karşı Gelmiştir

Bir kere benim kanaatime göre, bu devirde ilimden zerre nasibi olan bir insanın Kuran karşısında tereddüte düşmesi ilmi inkârdır. Artık, dün İslamiyet’i inkârdı, bugün ilmi inkârdır. Zaten Efendimizin… Fahr-i Kâinat Efendimizin en büyük mucizesi: yeryüzüne inzal olduğu zaman “bir siyasi otoriteye karşı değil,” cehle karşı gelmiştir.

Onun için bizim dinimizin karşıtı Nemrut yahut Firavun değil, Ebu cehildir.

Sunucu (2): Cahiliyettir, diyorsunuz.

Haluk Nurbaki: Evet. Yani Efendimiz cehle karşı gelmiştir. Binaenaleyh, bu cehle karşı gelişini Kuran mucizesiyle göstermiştir. Onun için Efendimizden bize mucize ver dedikleri zaman “benim mucizem kelamdır, Kuran’dır” buyuruyordu.

Sunucu: Hocam şimdi iki husus ortaya çıkmış oldu burada: bir kere Kuran’la muhatap olacak insanların gönüllerinde bir noktanın bulunması gerekiyor. Peki, ikincisi bu cehaleti ortadan kaldırmak için yani hangi kaynaklara dönmeleri… Yani kaynak eksikliği mi var Hocam yoksa İslam’ın ve Kuran’ın temsilcilerinin yetersizliğimi var burada?

Haluk Nurbaki: Hepsi birden var. Yani tek bir şey değil. Çok isabetli olarak teşhis etmiş oldunuz.

KURAN’A SARILAN İNSAN

Yani bir defa Kuran’a sarılan insanın sarılışında sıcaklık eksikliği var. Yani biz şimdi lisanen söylüyoruz ama uygulamaya geldiğimiz zaman tuhaflaşıyoruz. Çok enteresan bir şey söyleyeyim size, mesela; biz Gelibolu’ya çıktık ya Sultan Orhan zamanında… Gelibolu’ya çıktığımız zaman biz beş bin kişiyle çıktık biliyorsunuz, işin enteresan tarafıysa yüzme bilmeyen beş bin kişi. Sallarla geçtik karşıya.

Sunucu: İlk defa denizle muhatap olmuş.

Haluk Nurbaki: İlk defa denizle muhatap olmuş ve karşıda şimdi herkes çıktık zannediyor… Zannediyor ki şeyden… Çanakkale’den Bolayır’a gezmeye çıktım zannediyor.

Hâlbuki o zaman dev bir cisim var karşında, Haçlı ordularının kaynadığı yere çıkıyorsun. Tam arının kovanına gidiyorsun. Bu beş bin kişi hangi cesaretle çıkabilir? Ve on yılda Bulgaristan dâhil ilk balkanlar bölüğünü nasıl işgal edebilir? Bunu bir düşünmek lazım…

Sunucu: Tarık bin Ziyad’tan sonraki ikinci büyük hadise bu.

Haluk Nurbaki: Çok büyük hadise.

Mânâ Ehli Kuran’ın Canlılığını Biliyor

Bakın oradaki enteresan hadise nedir biliyor musunuz? Onlar oraya çıktıkları zaman biz mânâ ehli, onlara talimat vermiştir: Her öğlen namazında (şey okuyacaksınız…) Sure-i Fil’i okuyacaksınız diye. Çünkü Kuran’ın canlılığını biliyor. Eğer Sure-i Fil’i okursa karşınızdaki düşmanın “Keasfin Me’kul” gibi eriyeceğini biliyor.

Sunucu: Yenilmiş saman çöpleri gibi.

Haluk Nurbaki: Tabi.

Kuran’ın Canlılığını Hissetmemiz Lazım

Ama şimdi biz buna sıcakça inanamıyoruz. Yani bir savaşa girerken ben Sure-i Fil’i okudum, perişan ederim karşımdakini, diyebilmeliyiz. Kuran bu kadar sıcak bir şey, çünkü canlı bir şey Kuran… Yani, Kuran’ı bir kitap hüviyetinden çıkararak onun canlılığını hissetmemiz lazım.

Sunucu: Bu akşamın herhalde en önemli mesajı bu olsa gerek hocam, yani değil mi? Kuran’la aramızda bir sıcaklık artık….

Haluk Nurbaki: Evet! Mutlaka bu sıcaklık… İnşallah bütün okuyan mümin kardeşlerimiz bu sırrı sezerler.

Sunucu (2): Evet, biz yine sohbetimize devam edeceğiz, kısa bir aramız var efendim…

Sunucu (2): Böylesine güzel bir günde, böylesine güzel bir konuyu hakikatten sizlere takdim etmenin sevincini yaşıyoruz diyeceğim. Şimdi muhterem hocam şöyle bir soru geliyor benim aklıma; günümüzde bazı ilim adamları, bazı şahsiyetler ortaya çıkıyorlar Kuran adına bir takım sözler söylüyorlar, yorumlar yapıyorlar. Ve kamuoyu hakikatten ciddi şekilde bu hadiselerin peşinden gidiyor ve yeterince bir takım şeyler duyurulamıyor topluma. Siz bu konunun derinlemesine giren bir insan olarak neler düşünüyorsunuz, sizinde fikrinizi alalım. Burada şahısların isimleri falan mühim değil, mühim olan; söylemek istedikleri sözler ve halkı yönlendirmek istediği bir takım hadiselerdir. Oradan girmek istiyorum efendim.

Haluk Nurbaki: Efendim benim talebelik çağımda bir hatıram oldu, Kuran konusunda. Rahmetli Elmalılı Hamdi sağ idi, biz elini öpmeye gittik.

TÜRKİYE’DE KURAN’I TERCÜME SAHTEKÂRLIKLARI

O sıralarda da yeni yeni Türkiye’de Kuran’ı tercüme sahtekârlıkları yapılıyordu. Biz kendisine sorduğumuz zaman aynen söylediği şey şu:

Bizim eskiden, dedi tefsirle uğraşacak insanlar için bir kaidemiz vardı. Kuran’ı üstünü – esresi olmadan, harekeleri olmadan okuyabilmelidir bu adam ki, Kuran hakkında söz söylesin, derdi.

Sunucu: Gramerine vakıf olma şartı.

Haluk Nurbaki: Evet, gramerine… Çünkü biliyorsunuz harekesiz okumak için gramerini de bilmek lazım; hatta Kuran mesajlarının grameri de ayrı bir âlemdir. Onları bilmek lazım…

Kuran’ı Baştan Sona Bir Defa Okumamış Adamlar…

Onun söylediği gibi, Kuran’ı baştan sona bir defa okumamış adamlar. Kuran ayetlerinin esrarını bilmeyen insanlar… Yani bugün Kuran ayetlerinin her birisinin bir değil en az yedi – sekiz manasını, (en az) bileceksiniz ki, Kuran hakkında çıkıp da şöyle derli toplu bir söz söyleyesiniz.

Sunucu: En azından esbâb-ı nüzûlunu, değil mi hocam?

Haluk Nurbaki: Esbâb-ı nüzûlunu bilecek sonra bir de özünde bir hikmet vardır.

Şimdi bazı şeyler vardır ki, dış kalıbı itibariyle görülür de, bu, bundan ibarettir gibi gelir… Değil işte öyle! Bu, bundan ibarettir değil! On dört asır evvel siz kaybolan yıldızların yerine kasem ediyor Allah, bu çok mühim bir kasemmiş dedikleri zaman ne anlardınız kardeşim! Değil mi? Ama anladınız ki bu hakikatten evrenin en büyük olayıymış…

KURAN FAHR-İ KÂİNAT’IN YAŞAYIŞ STİLİDİR

Binaenaleyh, insanlara Kuran’ın bütün özündeki hikmetleri, bir de bütünü olarak İslamiyet’i, daha özü biz Kuran’ı bir mesaj olarak okuyoruz. Aslında Kuran Fahr-i Kainat’ın yaşayış stilidir. Yani Fahr-i Kainat Efendimiz’in her harekatı; elini nasıl kaldırdı… Yemeğini nasıl yedi… İnsanlara nasıl baktı… Nasıl konuştu… Konuşurken hangi tarafa bakıyordu… Bunları ezbere bilmedikçe Kuran’ı yorumlamak, Kuran ayetlerinden mânâ çıkarmak mümkün değildir.

Kuran’ın İkinci Uygulama Safhası

Çünkü biliyorsunuz Kuran’ın hususiyeti şu; iki defa uygulanacak Kuran;

Birisi, 22 yıl Fahr-i Kâinat Efendimizin uygulayarak… Çünkü insanlar o zamanda… Yani bu zaman, değil Kuran uygulanırdı, uygulanmazdı diye tereddütleri olanlar için; işte diyor, adım adım uyguluyor. Bakın diyor: nasıl, uygulanır mı uygulanmaz mı?

Sunucu: Yani başta muallimi, başöğretmeni…

Haluk Nurbaki: Başöğretmeni bunu size öğretecek.

İkincisi de, Kıyamete kadar olan devirde ikinci defa uygulanacak. Şimdi Kuran’ın biz ikinci uygulama safhasındayız.

Bu çok enteresan bir şeydir. Alkolü yasaklamıştır Kuran, içkiyi. Efendim! İçsek ne olacak, dediğin zaman diyor ki: ben, şimdi uygulama safhasına geçtim… Sıra alkol ayetine geldi; cemiyetler çöker, diyor.

Fahr-i Kâinat Motifinden Başka Medeniyet Yok

Rus ordusu alkol dolayısıyla Afganistan’ın karşısında çökmüştür. Amerika’da bütün (yazarlar) ciddi yazarlar Amerikan ordusu için en büyük tehlikenin düşman değil, alkol olduğunu söylemiştir. Bütün batılı kaynaklar bu alkolizm salgınını medeniyetin felaketi olarak görüyor. Ama bizimkilere bakmayın, bizimkiler mutlaka ellerinde bir kadeh olmadan bir şey konuşurlarsa, televizyona çıkarlarsa nakise olur, medeniyetinden kaybolur zannediyorlar.

Bir defa medeni olmuş insan, Fahr-i Kâinat motifinde. Ondan başka medeniyet yok.

Sunucu: Fuhuş konusu da herhalde aynı şekilde değil mi hocam?

Haluk Nurbaki: Aynı şekilde. Bakınız, yapmayın dedi Allah! “Ben yaparım.” Bakın AİDS çıkardı! Daha durun, daha bu bela yeni patladı. Bu belanın nasıl ayeti kerimelere karşı gelindiği zaman ne olacağını gösteriyor. Çünkü Kuran’ın en büyük mucizelerinden bir tanesi budur. Kuran-ı Kerim Salih’in devesini söyledi, bitti mi Salih’in devesi? Salih’in devesi şimdi Çeçenistan’da… Eğer mazluma vurursanız yok ederim diyor Allah. Mecburdur yok olmaya ona vuran. Ama birmilyonmuş nüfusu, karşısında ikiyüzmilyon… Hepsi hikâyedir.

Kuran’ın Son Kitap Olduğu Söylenmiyor…

Sunucu: İşte! Bazı… Hocam herhalde o yanlış anlamanın verdiği anlayışla veya mantıkla efendim, son peygamber olduğunu söylüyor fakat son kitap olduğu söylenmiyor… Başka kitap da gelebilir gibi bir şeyde ortaya koyuyorlar.

Haluk Nurbaki: Ben size bir şey söyleyeyim mi, Kuran bunun cevabını vermiş! Diyor ki; bir tek kelimesinin benzerini getiriniz, bir tek kelimesinin benzerini getiriniz, “getiremezsiniz çünkü!” diyor.

Sunucu (2): Hocam şunu çıkarabilir miyiz o zaman, sorunun yine ben başına dönmek istiyorum. Bir takım bu sözde ilim adamları ve sözde kendilerine göre şahsiyetler, Kuran hakkında birtakım böyle spekülasyonlar yapıyorlar, şu gerçeği mi gördüler yoksa: artık insan, kâinat Kuran’a yöneliyor, oradaki gerçekleri kabul ediyor ve biliyor, hiç olmazsa… Yöneldi, bunları vazgeçiremeyiz ama bir takım böyle değişik şüphelerle hiç olmazsa saptıralım düşüncesindeler mi yani? Bu konuda uyarır mısınız insanları.

Haluk Nurbaki: Evet, burada çok haklısınız. Ben bütün mümin kardeşlerimi uyarmak istiyorum.

Sunucu (2): Buyurun efendim.

Haluk Nurbaki: Kuran’ın önüne geçilemez bir gerçek olduğunu sezen hakiki ateistler, uydurma değil…

İman Beyinde Değil, Gönüldedir

Adam züppelik olsun diye ateistim diyor… Ben bunları kâle bile almam… Hele hele bunamışların ateistliğini hiç kâle almam… Adamın beyni Arterio Skleroz durmuş, cerahat akıyor beyninden; söylese ne olur söylemese ne olur… Ama… Hakiki, tehlikeli, ateistler var; Firavun’un nesilleri var, Nemrut’un nesilleri var, Roma’nın zalimlerinin nesilleri var. Bunlar her devirde yaşar; bu Allah’ın dizaynıdır, biz karışamayız.

Bunların yapacakları hile: mademki; Kuran’la ilmen başa çıkamayız, nifaklar sokarak, anlaşılmazlıklar getirerek mümini şaşırtmak isteyebilirler. Ama hesap etmedikleri bir şey var; İman beyinde değil, gönüldedir. Adam bir defa iman etmişse sen ne kadar saçmalarsan saçmala…

Kuran Bir Gönle Girdimi, Anahtarını Kendisi Kapatır

Şimdi, emin olun bakınız: Kuran hakkındaki bir takım saçmalıkları ancak böyle yeni bu işlere teşne olanlar tereddütle karşılayabiliyor. Kasabadaki hakiki mümine git, gülüverir sana. Çünkü gönlü basmıyor. Kuran bir gönle girdimi, anahtarını kendisi kapatır. Kimse Kuran’ı benimsemiş insanı şaşırtamaz! Aptallıkları buradandır; şaşırtırız sanıyorlar.

KURAN’IN BUGÜNKÜ REALİTELER KARŞISINDA HÜKMÜNÜ ANLAYABİLMEK

Sunucu (2): O zaman şunu alalım efendim sizden, gene konu ile alakalı, kasabadaki insan şaşırmaz, şehirdeki insana ne tavsiye edeceksiniz? Buradan ne demek istediğimi çok iyi anlıyorsunuz.

Haluk Nurbaki: Hah! Anladım, evet. Şimdi efendim bilhassa üzerinde çok durulup da ortalığı karıştırmak isteyen bir sloganı cevaplamak istiyorum. Kuran’ın uygulanamaz olduğu, düne ait bir mesajlar silsilesi olduğu, bugünkü realiteler “güya” ve özellikle ekonomik gerçekler karşısında…

Sunucu: Evet, o noktaya gelelim hocam. Dünya’nın, artı bide Türkiye’nin en büyük sıkıntısı artık ekonomik sıkıntılar, yani bunlara Kuran-i cevaplar nasıl yani, Kuran’ın çözümü nasıldır bu konulara.

Haluk Nurbaki: Tamam, şimdi bakınız Kuran’ın ekonomisiyle, şimdi Kuran’da bazı maddeleri görüyor adam faiz mesela; efendim bu devirde faizsiz olur mu?

Çünkü bütün yaşadığı sistem faiz… Şimdi Kuran’ın herhangi bir hükmünü anlayabilmek için… Kuran’ın ekonomiye bakış açısını bilmek lazım. Şimdi Kuran’ın ekonomiye bakış açısını bilmeden, yalnız faizi kaldırdı diye bunla kavga edilmez ki!

Melekler Arzda Fitne Çıkacak Ve Kan Akacak Dediler

Hâlbuki Âdem arza ışınlanacağı zaman, Allah bunu ilan ettiği zaman meleklerine ne dediler? Çünkü melekler biliyorsunuz Cenab-ı Hakk’a karşı itiraz kabiliyetleri olmayan, yaratılış itibari ile devamlı muti varlıklardır ama (bir kompüter bilgisine sahiptirler, kompütere yazılmış gibi…) o halde arzda fitne çıkacak ve kan akacak dediler. Değil mi? Bunu niye dediler? Bilimleri bunu gösteriyordu çünkü arzın yaşayış tarzı, enerjileri birbirinden alma sistemine göre yaratmış, Allah.Yani hayvanlar birbirinden alıyor…

Sunucu (2): Yani kinetik enerjinin potansiyele dönüşmesi…

Haluk Nurbaki: Evet, yani kendisinden… Bitkiyi alıyor, o da canlı; hayvan da öteki hayvan enerjisini alıyor. Dolayısı ile bir görünüş itibari ile… Bir kan davası var gibi görünüyor. Şimdi insan buraya geldiğine göre bu kavgaya iştirak edecek, diyor melekler masum bilimleriyle. Ama Allah diyor ki: sizin bilmediğiniz şeyler var; sizin bilmediğiniz şeyler var, böyle değil olay, diyor.

Ben Rezzak-ı Âlemim; İşte İslam Ekonomisinin Temeli Bu

Ve insanı gönderiyor ve insana da ilahi mesajını sunuyor, diyor ki:

Şu yaşadığın yeryüzünde yemekle içmekle yahut da yaşamakla mükellefsin… Kavga etmene lüzum yok. Ben Rezzak-ı Âlemim, senin rızkını vereceğim. Sen beni dinle, diyor.

İşte İslam ekonomisinin temeli bu; birbirini severek yaşamak ve birbirinin önünden lokmayı kapmamak… Birbirinin önünden lokmayı kapan aslında hayvandır. Kapitalist sistemi savunarak faiz dediğin şey birbirinin önünden lokma kapmaktır. Bunu niye yasaklamış? Diyor ki; sevgiyle yaklaşın, siz hem yaşamak için çalışın, hem de kazanamayan insanlara dağıtmak için çalışın, diyor. Böyle bir sistemin içerisine faizi sokar mı? Sonra ayrıca bu sistemin içerisine bir güzellik getirmiş. Diyor ki; Allah için çalışırsanız, Allah için kazanırsanız ibadet olur, diyor.

Uğursuzluk İslamiyet’te Değil İsrafta

Bakınız; bugün birbirlerini kazıklamak için yaşayan insanların hayatındaki gülünçlüğe bakın! Ama İslamiyet diyor ki; birbirinize hizmet etmek için çalışın ben bunu ibadet sayarım, diyor. İbadet tanıdığı bir ekonomi insanı feraha çıkaracaktır.

Sonra enflasyonların, şunların bunların sebebine bakınız ki… Bir yerde, şimdi Kuran tatbik olsa meskenete götürür gibi, insanları geliyor. Ama Sure-i Yasin’de bunun cevabını vermiş: Romalı zalimlere karşı o üç Resul geldikleri zaman ne dediler?

Sunucu: Antakya’ya geldikleri zaman…

Haluk Nurbaki: Değil mi. Hah. Gelin yapmayın iman edin, onlar dediler ki, hayır biz etmiyoruz, niye etmiyorsunuz kardeşim? Siz bize uğursuzluk getirdiniz, dediler. Orada dedi ki bakınız Allah’da, o Resullerin karşısında: uğursuzluk sizin israfınızdadır, dedi.

Bugünün ekonomisine getirin. Senelerce İslamiyet’i, meskenet getirdi, geri bıraktı diyen zihniyet şimdi kepaze oldu. Çünkü uğursuzluk İslamiyet’te değil israftaydı. O israfı hala yürütürseniz… Allah niçin israf etmeyin diye kaide koymuş, kendi verdiği nimeti? Ekonomik nizamı bu…

Sunucu: Yani rızkı hakikiyi ben vereceğim bunun dışında yapılan her şey israftır.

Haluk Nurbaki: İsraftır diyor. Siz insansınız diyor, hayvan değilsiniz.

Çalışmanın Sınırı Yok Çünkü İslamiyet’te

Hayvan kendini çok beslemek için onu alır, bunu alır… Onun da sırtlan sınıfı yemeyeceğini de alır depo eder. Ama siz insansınız, siz bana inanarak, tevekkül ederek rızkınızı her an kazanabilirsiniz. “Ama şimdi böyle söyleyince meskenet penceresi açıyorsunuz” gibi. Hayır! Çünkü kapısını koymuş, diyor ki: (bakın bütün dinlerde, bütün toplumlarda tatil 1,5 gündür biliyorsunuz, yalnız İslamiyet’te yarım gündür) Cuma namazından sonra herkes işbaşına diyor. Niye bunu söylüyor Allah, çalışmanın sınırı yok çünkü İslamiyet’te. Fevkalade çok çalışacak, buna rağmen kazancını kavgayla değil…

Sunucu: İki gün bir olan aldanmış sayılacak.

Ben İnsan Gönderiyorum

Haluk Nurbaki: Tabi… Buna rağmen kavgayla değil dostlukla yiyecek, bütün mesele burada.

İşte İslamiyet’in, Kuran’ın dışında bir ekonomi dünyada savaştan başka bir şey çıkarmaz. İster kapitalist ekonomi, ister Marksist ekonomi ancak kan çıkarır. Meleklerinin söylediği gibi kanı çıkaran onlardır ama Allah’ın yine meleklere söylediği gibi: sizin bilmediğiniz şeyler var çünkü İslamiyet var, diyor. Kansız yaşanır bu yeryüzünde diyor.

Sunucu: Yani onun için bir çare gönderiyorum.

Haluk Nurbaki: Evet. Kansız yaşamak için insanoğlu İslam’ın ekonomik sistemine, İslam’ın sosyal sistemine uymak zorundadır; başka çaresi yoktur, bunu er geç bulacaktır. Tıpkı AİDS’le burnunun sürtülmesi gibi bunu da bulacaktır. Hiç çaresi yoktur.

Sunucu: Yani fetihte Fatih’in Edirne çarşısında dolaşırken ki durumu gibi değil mi hocam?

Haluk Nurbaki: Evet, aynen işte istediği. Bakın İslamiyet tatbik etmiş, edilmez falan demesin… O sayede geldi Fatih oldu.

Sunucu: Ben siftah ettim komşumdan alırsınız diyerek bunu ortaya koymuş oluyor. Hocam herhalde bu akşamın en önemli mesajı…

Sunucu (2): Günün anlamına önemine binaen, diyelim.

Sunucu: Siz insansınız demek herhalde… Bugünün en önemli mesajı bu olacak yani. Siz insansınız bu yaptıklarınız insanlık vasfınıza yakışmıyor, demek lazım.

Haluk Nurbaki: Evet, çok güzel toparladınız. Yani, Allah’ında zaten meleklere verdiği mesaj bu… Ben insan gönderiyorum, diyor.

EKONOMİYE FORMÜL BULUNAMAZ, KURAN’DAN BAŞKA

Hakiki insansa ne kan çıkar, ne kavga çıkar. Kuran’ın getirdiği bunca fizik mucizelerin çok ötesinde inanınız ekonomik mucizesidir. Ekonomiye bir formül bulunamaz, Kuran’dan başka. Her şeysiyle yapmış… Hatta zekât bahsindeki ayeti en son 15 sene evvel filan Brezilya ile Amerikan ekonomistler aralarında ayeti tekrar ettiler. Ayet diyor ya: Siz zekâtınızı verin, azalmaz; eğer zekât verirseniz, diyor.

Karidesi Öldürdünüz

Azalmaz olur mu diyor, adam, “verdim işte kırkta birini, azaldı.” Hele, her sene veriyorsa ve çalışmadan veriyorsa bitirecek demektir. Hâlbuki Brezilya’nın bütün imkânlarına rağmen enflasyonun %200, %300 olup da çökmek üzere olduğu bir safhada Amerika’da bir tartışma açıldı, belediyeler niçin çöküyor diye. Bir tespit yapıyorlar; karides teorisi çıkıyor ekonomide. Karidesi öldürdünüz diyor. En fakiri öldürdüğünüz için köy bakkalı iflas etti… Köy bakkalı iflas edince toptancı iflas etti… Toptancı iflas edince fabrikatör iflas etti ve Brezilya böyle battı diyor.

Sunucu: Ekolojik dengedeki hadise gibi…

Haluk Nurbaki: Evet, ekolojik dengedeki hadise gibi. Hâlbuki Kuran zekâtla karidesi yaşatıyor. Karides yaşarsa toplumda bütün müesseseler yaşar.

Sunucu: En yukarıdan en aşağıya aktarıyorsunuz sürekli, aşağıdakini de yukarıya çıkarmaya çalışıyorsunuz. Yani vazife o…

BULANDIRILMIŞ İMAN

Hocam o zaman bu akşam miracı bilimsek olarak da bir seyircilerimize aktarsak bugün. Şimdi inanan dediğiniz gibi kasabadaki gönlünde imanınıza inanıyor da bir de şehirdeki adam şimdi nasıl anlayacak meseleleri?

Sunucu (2): Şehirdeki adam deyince mecazi anlamda tabi, seyircilerimiz…

Haluk Nurbaki: Bulandırılmış iman diyelim.

Sunucu (2): Muhakkak. Öyle diyelim.

Sunucu: Biz bu memleketteki bütün insanları seviyoruz, hocam. Yalnız yanlış kaynaktan aldıkları doğrultusunda (yanlış) hataları var.

Haluk Nurbaki: Evet, yani, biz istiyoruz ki pınardan suyu içen insanlardan olalım. Terkos suyu içmeyelim.

Sunucu (2): Bu imkân varken.

Haluk Nurbaki: Bu imkân var hâlbuki. Yani büyük şehirlerde daha rahatlar, çünkü bilen bilim adamları var, hüsnü niyet sahibi müminler çok, Allah’a hamd-ü senalar olsun ki gençler mümin oluyor. Bu çok büyük bir hadise… Zaten, sizin demin söylediğiniz; benim önüme eleştir diye attığınız insanlar gençlerin mümin olmasına çıldırıyor, bütün dertleri o.

Eskisi gibi cami görmek istiyorlar. Ben bir vakit, Maksoloji diye bir mecmua çıkardı Rusya’da… (O, bana devamlı bir arkadaşım gönderirdi) Tam koyu bir Marksizm’i savunuyor. Orada bir adam makale yazmış diyor ki:

Yahu biz bunca beyinleri yıkadık, bu Türkistan ne biçim bir memlekettir, diyor. Hâlâ, diyor; dini nikâh yapmadan karılarının koynuna girmiyorlar, diyor. Bizim yaptığımız emek boşa gitmiş, diyor. Biz, diyor… Dine belli bir hudut içerisinde “yalnız yaşlılar” camiye gidebilir diye kaide koyduk; şimdi, diyor bütün delikanlılar gidiyor.

Marksizm’in uygulanmasında hata var diye kendi kendini eleştiriyor adam. Bizde aynı curcunalardan geçtik merak etmeyin; biz de sanıyorduk ki 1994 yılında dört tane ayağı titrek emekliden başka kimse camiye gelmeyecek sanıyorduk. Ama öyle mi oldu?

Sunucu: Birileri öyle zannediyordu…

ALLAH MİRAÇTA TEMİNAT VERMİŞ

Haluk Nurbaki: …Birileri öyle zannediyordu ama Allah dedi ki: ben varım; Fahr-i Kâinatın teminatıyım ben, dedi. Miraçta teminat vermiş.

Sunucu (2): Buyurun efendim, miraca dönüyoruz.

Haluk Nurbaki: Efendim, şimdi miraç olayında biliyorsunuz her sahada olduğu gibi yüce kitabımız fevkalade zarif bir şekilde miracı takdim ediyor.

Mekke’den Başlatsaydı Hayali Sanacaklardı

Biliyorsunuz, birinci motifte Fahr-i Kâinat efendimizin yalnız Kudüs’e gidişini söylüyor. Yani bir mümin bir insan evet Resulullah Kudüs’e kadar zaman sürecine tabi olmadan gitmiştir, dese miracı kabul etmiş oluyor çünkü “bunu da demezse kâfir” olur. Şimdi o gidişe dikkat ederseniz; gene hadis-i şeriflerle anlıyorsunuz ki “yatağım soğumadan Kudüs’e vardım,” diyor Efendimiz… Döndüğümde yahut “yatağım soğumamıştı,” diyor. Buradaki ince hikmet nedir? Bir defa miracın yataktan çıkılarak yapılması… Çünkü hayali sanır insanlar eğer öyle yapmasaydı, Canab-ı Hak. Kudüs’ten başlatmasaydı, Mekke’den başlatsaydı… Bazıları; zirzoplar hayali sanacaklardı.

Sunucu: Ki nitekim o zamanda sayanlar vardı… Şakku’l Kamer hadisesi vardı.

Miracın Üç Safhası

Haluk Nurbaki: Nitekim geldi de Kudüs’e, inanmadılar, Kudüs’ü sordular Efendimize. Şimdi buradaki Hadise bir kere bedensel olarak Fahr-i Kâinat Efendimiz Kudüs’e intikal etmiştir, birinci safhası.

Sunucu (2): Uykudan bir uyanış var, bir yola çıkış var…

Haluk Nurbaki: Yola çıkış var.

Ve bu bir nevi ışınlanma bu günkü tabirle; Kudüs’e ışınlanmış oluyor. 2-3 saniye… Ama zaman sürecine tabi, 2-3 saniye gibi. İşte o yatağın soğumaması o dur.

Kudüs’ten sonra başlayan ikinci safhada, Sıdre-i Münteha dediğimiz safhada maddesel âlemin sınırına kadar intikal etmiştir ki kendisine Cebrail yardımcı olmuştur. Çünkü Cebrail bilhassa beşinci boyut olan “manyetik eylem boyutunun” içerisindeki hadiselerden (Cebrail) sorumludur. Yani intikalleri… Diyelim ki 7. Galaksiye intikal edeceksiniz, 6. Sema’ya intikal edeceksiniz, Cebrail bundan sorumlu bir manyetik yol göstericidir.

Ama işte Sıdre-i Münteha’dan sonrasını bizzat Cebrail diyor ki; ben yapamam bundan sonrasını; bundan sonra sana aittir, diyor. Çünkü ondan sonra aşk dediğimiz hadise götürebilecektir Allah’a.

Şu halde miracın üç safhası:

  1. Bedensel olarak Kudüs’e intikal safhası,
  2. Kudüs’ten Sıdre-i Münteha’ya intikal safhası ve oradan da,
  3. Cenab-ı Hakk’ın sonsuz âlemine intikal safhası.

Allah’ı Gördü Mü?

Şimdi biz bu motifler içerisinde Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Allah’a en yakin olduğunu biliyoruz inananlar olarak. Tabi bunun üzerinde bir takım akılsızca spekülasyonlar var: “Allah’ı gördü mü, görmedi mi?” şeyi var. Ben bu hususta birkaç şey söylemek istiyorum: “Allah’ı gördü” den ne kast ediyorlar, fotoğraf mı görecek? Haşa! Heykel mi görecek… Değil mi? Evvela Allah kavramını anlamak lazım…

Fahr-i Kâinat Efendimiz, Allah kavramını çok iyi anladığı için… Gördüydüm, görmediydim diye bir cümle sarf etmediği için… İnsan şimdi; iki kişi birbirine rastlıyor asr-ı saadette: acaba gördü mü, diyor…

Ama Allah’ı sezen, Onunla birlikte yaşayan Fahr-i Kâinat Efendimiz bunu bildiği için; siz görmekten ne kastediyorsunuz kardeşim?

Sunucu: O aşkta da var değil mi hocam? Ben sana yakınken bile hasretim sana diyor…

Haluk Nurbaki: Evet, neyi kastediyorsunuz, fotoğraf mı? Şimdi mesela; Allah’ı görmek kavramı içerisinde şu var: Allah’ın kudreti, sonsuzluğu bir defa bütün maddesel varlıklar içinde var. Buradan misal alsak, Allah’ı gördüm diyebilmesi için bir insanın, atomun çekirdeğine oturup elektronları seyretmesi lazım… Bu bir parçasıdır Allah’ı görmenin. Yahut bütün galaksileri, hepsini birden aynı anda gezebilmesi lazım… Daha önemlisi, zaman düzlemini aşarak geleceği ve geçmişi birlikte yaşaması lazım… Çünkü Allah zamandan münezzeh!

Efendimiz, Allah’a Perde Perde İntikal Etmiş

İşte, Efendimiz üçüncü safhasında… Asıl anlaşılmaz gibi görünen safhada Allah’a perde perde intikal etmiştir. Çünkü miracın bir manası perdedir. Yani bu perde perde intikali… Peki, niçin intikal etmiş, ondan evvel bir başkası intikal etmemiş? Çünkü Allah Efendimize sevgilim diyor. Allah, kâinatı, kendi güzelliğimi seyretmek için kurdum, diyor. Binaenaleyh, Allah’ın bir numaralı heyecanı aşktır.

Sunucu (2): Efendim şurada bir insan şunu diyebilir mi; Daha ileri gidersem yanarım, Cebrail aleyhisselam’ım dediği gibi? Yani biz bir insanız, buraya kadar düşünmekle mükellefiz, bundan ötesini düşünemeyiz yani zorlamayalım…

Haluk Nurbaki: Evet, çok güzel!

O Allah Sevgilisidir

Düşünemeyiz ama bundan ötesini hissetmemiz lazım. İşte bu gece inşallah dinleyicilerimiz Kuran okuya okuya bunu hissedecekler. Allah’ın, Efendimizi niçin çok sevdiğini, ona niye âşık olduğunu, o aşkının kendi cüz-i sevgilerinin yanında milyarlarca kat olduğunu, binaenaleyh, Efendimiz için Allah’ın yapamayacağı bir şey olmadığını ve insanlar böyle geriden bakıp da Efendimizi bir tespihin imamesi gibi “peygamberlik tespihinin imamesi gibi gördükçe mümin olamazlar.”

O Allah sevgilisidir. Bütün eşyanın sırrında vardır… Miraçta intikal ettiği zaman Efendimiz, Cenab-ı Hakk’la olan mesafeleri kapattığı zaman, o ara mesafeleri Kuran bir ayetle: “kabe kavseyn ev edna” diyor… Yani iki tane birbirine yapıştırılmış yay gibi olduk, diyor. Allah ve Resulü; bu bir iz düşüm gibidir. Bu sırrın içine Efendimiz intikal ettiği zaman, bütün zaman düzlemine hâkim olmuştur. Biz hep zaman düzleminin içinde yaşadığımız için buradan oraya kadar gitmek ancak bu saatle [kol saatini gösterir] mümkün sanırız.

Sunucu: Herhalde en güzel ifade şu olsa gerek bu gibi bir hadisede; seni anlamaktan aciz olmak anlamak demek yani seni idrakten aciz olmak. Bu hadise odur bir yerde yani.

Habibim Göründü Onu Da Bilemediniz

Haluk Nurbaki: Zaten yine Cenab-ı Hakk’ın bir hadis-i kutsi’sinde diyor ki: “ben aşikardım göremediniz, habibim göründü onu da bilemediniz” diyor.

Sunucu (2): Efendimizi tanımak yüce yaratanı tanımaktır, demek oluyor.

Haluk Nurbaki: Evet zaten kimse tanımamış ki ondan başka.

Yani, Allah’ta kendisini öyle teslim etmiş ki; şimdi, işte bazı insanların kendi kafalarında fikir imal etmeleri, kendilerine göre çıkış yolu bulmaya kalkmaları, Allah’ın yarattığı varlıkların analizini yapmaya kalkmaları, ahkâm kesmeleri… Türkçesi, öyle gülünç ki; Allah, Resulü için yaratmış. ”Levlake levlak lema halaktu’l-eflak” sen olmasaydın evrenleri yaratmazdım, diyor ve bunu miraçta ispat etmiş, altına sermiş bütün kâinatı.

Ama Fahr-i Kâinat Efendimiz Allah’a karşı neciz bir hitapla diyor ki: (ne istersen, diyor kâinat senin olsun) ben aşağıdakileri düşünüyorum, diyor. Mekke çölünde yananları düşünüyorum… Onlar varken ben burada kalamam döneceğim, diyor.

Sunucu: Abdul Kudüs’ün dediği gibi: ben olsaydım dönmezdim, diyen…

Haluk Nurbaki: Kimse dönmez kardeşim. Yalnız Fahr-i Kâinat döner. İşte onun için Allah ona âşık; hiç kimsenin yapamayacağını yapıyor her zaman… Her zaman kimsenin yapamayacağını yapıyor.


Sunucu: Ağzınız bal yesin Hocam!

Sunucu (2): Hocam sağ olun çok çok teşekkür ediyoruz, gerçekten bu kadar kısa zaman içinde bu kadar güzel sözlerle bir şeyler anlatabildiysek kıymeti seyircilerimize Samanyolu Televizyonu olarak, zati alinizin şahsında kendimizi bahtiyar hissediyoruz sağ olun var olun.

Haluk Nurbaki: Siz de var olun efendim. Bütün dinleyicilerimiz de inşallah bu günün yüzü suyu hürmetine Allah zevkini, Rasulullah zevkini alsınlar çünkü Allah miracı özellikle Ramazan’dan evvel getirmiş ki; Resulüme yaklaşım sağlasınlar da ondan sonra Ramazana girsinler, diye. Efendimizi tanımadan giremezsiniz Ramazana.

Sunucu: Bir ön antrenman yapsınlar.

Haluk Nurbaki: Ön antrenman yapsınlar. Bir de bu zevk âlemine kavuşurlarsa Çeçen kardeşlerimiz için, Bosnalı kardeşlerimiz için dua etsinler istiyorum… Hep beraber edelim inşallah.

Sunucu (2): Bu vesile ile mübarek miraç kandilinizi tebrik ediyoruz efendim Samanyolu Televizyonu adına.

Haluk Nurbaki: Ben de bütün dinleyicilerimizin.

Sunucu (2): Evet çok çok teşekkür ediyoruz sağ olun, var olun.

Haluk Nurbaki: Rica ediyorum.

Sunucu (2): Kıymetli seyirciler işte böyle bir cennet vatanda güzellikler içinde yaşamamak için hiçbir sebep yok. Bu güzellikleri takdim eden kıymetli Hocamız Haluk Nurbaki Beyefendi’ye teşekkürü bir borç biliyoruz.

***

Bu yazı, sevgili Hocamızın Samanyolu Tv tarafından Haluk Nurbaki’yle yaptığı tv prıgramının kaleme alınması ile oluşturulmuştur. Yayın tarihinin 1990 – 1995 arası olduğu düşünülmektedir.

MUTTAKİLERİ HİDAYETE ÇIKARAN KİTAP” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir