Muhteşem Ahenk

Modern Fizik ve Allah İnancı
Modern Fizik ve Allah İnancı

Yakın çevremizi incelediğimizde gördüğümüz muhteşem ahenk, akıl almaz ilmî program evrenin her köşesinde mevcuttur. Daha ilginci ilk yaratılış anında da mevcut olmuştur. Evrenin yaratılması konusunda 19. asırdan bu yana birçok teori ortaya atılmış ancak bunlardan hiçbiri sağlam bir dayanağa oturamamıştır, içlerinde biraz daha akılcı olan “Dağılan Parçacıklar” (Big bang) teorisi üstünde duralım. Bu teori evrenin bir noktadan yaratılmış olması esasına dayanır. Bu düşünce sistemine göre “Ak nokta” veya “Yaratılış noktası” dediğimiz nokta akıl almaz büyüklükte bir enerji deposu iken birden bire patlamış, enerjisi yeni boyutlara doğru dağılmaya başlamış ve kademe kademe küresel ve elipsoit kuşaklar halinde evrenin katları teşekkül etmiştin Bu teşekkül ediş tarzını Amerika’nın en ünlü laboratuvarlarından biri olan Ferm Laboratuvarı’nda deneysel olarak tetkik ettikleri zaman ortaya akıl almaz bir netice çıkmıştır. Evrenin ilk yaratılış anı 1 saniyenin trilyon kere trilyon kere trilyon kere milyarda biri kadar küçük bir birimdir. Yani o ilk patlayış bu süre içinde gerçekleşmiştir. Üstelik bu anda ısı yüzmilyarların üstündeki santigratla ölçülecek kadar şiddetlidir. Zaman saati de o anda başlamıştır.

Yaratılışın saniyenin trilyon kere trilyon kere trilyon kere milyarda biri kadar bir zamanda gerçekleşmesi bu teorinin ilk ortaya atıldığı zamanlarda evrenin, bir noktanın şarapnel gibi dağılan parçalarından meydana geldiğini düşündürmüştü. Halbuki kitabın baş kısmında değindiğim radyoteleskoplarla evrenin çok uzak kuşakları incelendiği zaman anlaşılmıştır ki evrenin konumu ve yıldızlarla galaksilerin dizaynı bir şarapnelin patlamasıyla oluşan tesadüfi dağılımın ürünü değildir. Aksine her varlık sanki belli bir yere konmak üzere o noktadan fırlamış ve kendi yerine yerleşmiştir. Yapılan araştırmalarda ortaya çıkan bir başka ilginç nokta bu düzenli enerji dağılımının sözünü ettiğimiz minik andan sonraki 6 saniye içinde gerçekleşmiş olmasıdır. Yani evrenin bütün kompozisyonu 6 saniyeden ibarettir. Daha sonrasında ise fokur fokur kaynamakta olan enerji kazanında birtakım enerjiler seçkinleşmeye başlamıştır ki yaratılışın tohumu bu sırada teşekkül etmiştir. Bu anda nötronlar, protonlar müteaddit defa yaratılmış, tekrar birbirleriyle birleşmiş, ışın haline geçmişlerdir. Bir başka ifadeyle soğudukça yaratılmışlar ancak milyarlarca santigratla ifade edilen o sıcaklığa dayanamayarak yeniden enerjiye dönüşmüşlerdir. Her şeye rağmen tohumlaşma anındaki statüko muhafaza edilmiştir. Öyle muhafaza edilmiştir ki bugün hiçbir bilim adamının izah etmesi mümkün olmayan bir keyfiyet mevcuttur. Kaynayan enerji kazanından meydana gelen varlıklar fizikte Drak’ın ünlü teorisiyle “Her cisim zıt eşiyle yaratılmıştır” esasına uygun olarak ortaya çıkmışlardır ama kimsenin aklının almadığı bir hadise vardır. O da evrende, mevcut elektron kadar pozitron bulunmamasıdır. Pozitronlar enerji kazanında imha olmuş, geriye sadece elektronlar kalmıştır. Eğer pozitronlar imha olmasaydı yaratılıştan bir süre sonra diyelim ki 10 milyon sene sonra evren tamamen yok olacaktı. Pozitronların piyasadan nasıl çekildiğini bugün ne astrofizikçilerin ne de teorik fizikçilerin açıklayabilmeleri mümkün değildir.

Ancak bu düzen kaynar kazandaki enerjinin bir büyük programa uygun olarak kâinata döküldüğünû ve bu sırada her varlığın kendi programının ışığı altında yürüdüğünü göster­mektedir. Yaratılan nötronlar, protonlar ve elektronlar bu enerji kazanından öyle bir talimat almışlardır ki galaksileri oluşturan gezegenler ve güneşler ortaya çıkabilmiştir.

Genetik kart

Bu büyük enerji kazanındaki akıl almaz curcunanın evren dediğimiz şaheseri meydana getirmesi kavranması güç bir hadise ama konuyu şöyle telakki edebiliriz: Anne rahmine düşen bir bebeği düşününüz. Onun bir genetik kartı vardır. Yani kaşının, gözünün, karaciğerinin ve diğer organlarının tüm detayları mevcuttur. Bu genetik kartın şifresi aşağı yukarı 1 mikron yani milimetrenin milyonda biri kadardır. Bu kadar küçük bir kartta insanın programının yazılı olmasını bir türlü anlayamıyoruz. Ama o kart kendini deşifre ettikten sonra yani ana karnındaki parçalanma ve büyüme safhalarını geçirdikten sonra bir insan meydana geldiğini anlayabiliyoruz. Bugün anne karnındaki bir bebeğin genetik şifresini alıp bir computer aletine koyarak onun doğduğu zaman nasıl bir fotoğraf vereceğini tespit etmek mümkündür. Hatta teknoloji o kadar ileri gitmektedir ki anne karnına düşen bu bebeğin genetik şifresini iyi bir computer sistem içinde çözdüğünüz takdirde onun kaç sene sonra hangi hastalığı geçireceğini bile öğrenebilirsiniz. Çünkü bunlar genetik kartlara işlenmiştir. Burada yazılanların ışığında bir insan meydana gelmektedir. Aynı doğrultuda düşününce evrenin de bir genetik kartı olduğu ortaya çıkar. Bu kart sözünü ettiğimiz “Ak nokta”dan fırlayan varlıklar bütünüdür. Her varlığın o noktadan ayrıldıktan sonra nereye gideceği, hangi cismin hangi cisimden küçük olacağı ve kaç kilometre ileride ne kadar hızla onun çevresinde döneceği, hangilerinin hangi sistemi oluşturacağı bu kartta yazılıdır.

Şimdi bu büyük muammalar curcunası içinde düşünürseniz gerek atomun mikrokozmozu dediğimiz minikler evreninin gerek büyük evrenin tamamıyle computerize edilmiş akıl almaz matematik ve fizik hesapları içinde meydana geldiğini anlarsınız. Eskiden inanmayanlara Cenab-ı Hak’kın varlığını ispat etmek isteyenler konuyu bir köprüyle, bir ağaçla, bir binayla izah etmeye çalışırlardı. Bugünkü insanlar ise fizik, biyoloji, astrofizik ilimlerine vakıf oldukları için “Her varlığın bir mimarı vardır” fikrini aşarak “Bu ne muhteşem fiziktir, ne müthiş hesaptır” şeklinde yaratılışın temel noktasını araştırıyorlar. İkisinin arasında çok fark vardır. Bir eşyayı görerek “Bunu bir yaratan olmalı” demek başka; fizik, matematik ve biyolojik gerçekleri görerek “Bu ne muhteşem bir program, bunu uygulayan ne muazzam bir Allah” demek başkadır. Zaten bu sebeple bu kitabımızı hazırlamaktaki amacımız Allah’ın varlığını ispat etmek değil, O’nun yüceliğindeki sonsuzluğu anlatmaktır. Bugünün insanı artık “Allah var mı, yok mu?” tartışmasını aşarak Allah’ın sonsuz kudretindeki ilmin macerasını, bu sonsuzluğun nereye kadar gittiğini bulmaya çalışmalıdır.

Astrofizik ve biyolojideki gelişmelerden yola çıkarak söyleyebiliriz ki Allah’ın sonsuz kudretine sınır yoktur. Düşününüz ki çözmeye çalıştığınız her fizik olayının arkasında bir aşkasıyla karşılaşıyorsunuz. Keza biyolojide de öyle. Bir perde açıldığında arkasında bambaşka bir nizam, muhteşem bir hesap görmektesiniz. Bu demektir ki Allah’ın yüceliği, ilmi ve kudreti ancak sonsuzlukla ifade edilebilir. “Allah ne kadar fizik veya biyoloji biliyor?” diye acaip bir soru sorarsanız cevabı “Sonsuz” olacaktır. Çünkü her çözülen problemin ardında daha muhteşem gerçekler yatıyor. İşte bu sebeple çağımızın insanı dine, Allah inancına, O’na inanmak için değil O’nun sonsuzluğuna uyabilmek için yaklaşıyor. Yoksa artık bu anlattıklarımızdan sonra Allah’ın varlığını tartışmak ancak “Mikrosefalli” dediğimiz doğuştan güdük beyinlere mahsus bir hadisedir.

Cenab-ı Hak’kın yarattığı sistem içinde bir başka enteresan tarafda yaklaşılan bilimlerin bir başka bilgi dalına zıplamakta basamak olarak kullanılmasıdır. Yani ilahî ilim bir üst mertebeye sıçrayarak araştırıcıyı bulunduğu noktayı da incelemeye çağırmaktadır. Ancak bu çerçevede takip edilen yoldan sapmamak için zaman kavramı üstüne yapılan yorumlara dikkati çekmekte fayda görüyoruz. 19. yüzyılda ortaya çıkan ateist düşünceler insanın zihnindeki Allah inancı konusunda tüm güzellikleri zedelemiştir. Bunun için de öncelikle Allah’ın kudretini sanki sınırlıymış gibi zaman kavramına bağlamışlardır. Önce bu zaman kavramını aşmak lâzım. Zaman bize göre işleyen bir sistemdir ve ancak “Büyük patlama” (Big bang) dediğimiz olaydan sonra yaratılmıştır. Yani zaman bir mahluktur. Allah’ın eşi veya bir put değildir. Allah tarafından yaratıldıktan sonra “Büyük patlama”nın 10-42 saniyesinde işlemeye başlamıştır. Daha öncesi için zamanın tartışması bile söz konusu değildir.

Başlangıç noktası

İşte bu gerçek uzaydaki başka gerçekleri ortaya çıkarmak için bir başlangıç noktası olmuştur. Uzayda yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır ki evrenin muhtelif bölgelerinde zaman akışı birbirine eşit değildir. Özellikle karadeliklerin önünden geçerken hızlanır, onlardan uzaklaştığımda yavaşlar. Yani zaman dediğimiz mahlûk ancak arzdaki fizik kavramlar içinde muntazamdır. Söz gelişi evrenin 50 bin ışık yılı uzaktaki başka bir noktasına giderseniz oradaki saatleriniz buradakilerle birbirini tutmaz. Bugün 50 milyar ışık yılı mesafeden bahsedilmektedir. Araştırmaların ortaya çıkardığına göre zaman orada o kadar yavaş geçmektedir ki belki bizim 1 saniyemiz orada 500 sene olacaktır. Bu sebeple zaman Allah’ın kudretini anlatmak için bir vesile olamaz. Zaman Allah’ın kompozisyonlarını birbirine tasnif için kullandığı bir varlıktır.

Ünlü Rus fizikçisi Koziref der ki: “Zaman varlıklara verilmiş bir enerjidir. Varlıklar onu tüketirler ve biterler.” Bu teori Amerikan Milli ilim Mecmuası’nda açıklandığı zaman bomba tesiri yaptı. Koziref bir şeker molekülünün teşekkülünü ele alarak fizikokimya metodlarıyla başlangıçta çok yavaş geçen zamanın molekül tamamlandıktan sonra hızlandığını ispat etmişti. Demek ki bir varlık yaratıldığında zaman ona bir enerji halinde veriliyor ve o ne kadar enerji almışsa o kadar varlığını sürdürüyor. Hatta Koziref DNA moleküllerinin helezon şeklinde kıvrılarak insanın genetik şifresini taşımasının sebebini “Zaman enerjisinden çok yararlanabilmek” diye izah etmiştir.

Şu halde zamanı putlaştırıp ona bağlı olan “Ölümlülük, ölümsüzlük, sonluluk, sonsuzluk” gibi kavramlara takılıp kalmamak lazımdır. Bundan dolayıdır ki ölümsüzlükle sonluluk arasındaki farka dikkati çekmek istiyoruz. Fiziğin yaklaşım sağladığı Allah inancı konusunda en çok üstünde durulacak noktalardan birisi de budur. Ölüm bir hadisenin bitişi değil şekil değiştirerek devam etmesi demektir. Bir kelebeğin ölümünü ele alın. Onun toprakta yok olduğunu düşünüp trajik bir senaryo yazabilirsiniz. Ama molekülleri bir süre sonra toprağa ve havaya geçecek, topraktakiler belki bir gül ağacının meydana gelmesinde rol oynayacaktır. Siz kelebeği kelebek dizaynı içinde gördüğünüz için varlığı bu şekilde ele alıyorsunuz. Halbuki varlık moleküllerin arasındaki bir kanaviçe işidir. Kanaviceyi söküp başka motifler işleyebilirsiniz. Tıpkı bunun gibi burada da kelebeğin kanadına güzel renklerini veren fosfor veya karbon ve hidrojen molekülleri sonraki aşamada bir gül yaprağını renklendirmişlerdir. Öyleyse sonluluk-sonsuzluk kavramlarına daha sıcak bir bakışla yaklaşmamız lazım.

Şimdi de bu çerçevede yıldızların ölümünü ele alalım. Yıldız belli bir zaman geçtikten sonra tüm parlaklığını kaybedip simsiyah bir nokta yani sıfır olur. Tam bir cenazedir. Ama birde bakıyoruz ki orada meydana gelen yokluk değil tam tersine bir manyetik fırtınadır. Üstelik bu manyetik fırtına ilahî computere yansıdığı zaman başka bir yerden tekrar bir gezegen olarak ortaya çıkar. Yıldız ölseydi bu hadiseler gerçekleşebilir miydi? Şu halde zaman kavramındaki ölüm, yokluk ve değişim kavramlarını dünkü insanlar gibi düşünmekten vazgeçmek lazım.

insanların sonsuzluğa intikali yani maddesel hayatın bitimiyle ölmeleri hadisesi de aynı düşünce yapısı içinde değerlendirilmelidir. Bu nokta çok önemli, çünkü Allah inancıyla insanın ölümsüzlüğü arasında büyük bir ilgi vardır. Bunu izah edebilmek için bilgilerimizi, aklımızı ve duygularımızı ele alalım. Bunlar maddesel varlıklar mıdır? Elbetteki hayır. Eğer öyle olsalardı günün birinde toprakta dağılıp biterlerdi. Halbuki gerek parapsikoloji alanında, gerek insan yaşamı üstünde yapılan araştırmalar göstermiştir ki akılda müthiş bir sür’at vardır. Biyolojik bir varlık bir şeyler üretebilmek için belli bir zaman dilimini kullanır. Mesela hipofizinizin gereken miktarda hormon üretebilmesi için çalışması gereken belli bir süre vardır. Karaciğeriniz, mideniz ve diğer organlarınız için de ayni durum söz konusudur. Yediklerinizi derleyip toplayarak asitle karıştırmak için zamana ihtiyacınız vardır. Ancak akıla dikkat ederseniz zamana ihtiyaç duymadığını anlayabilirsiniz. Mesela binlerce sene düşünseniz aradığınız bir gerçeği bulamayabilirsiniz, buna karşılık bir hadiseyi bir anda kavrayabilirsiniz. Bu aklın zaman eylemi dışında olduğunu gösterir.

Bu gerçek ışığında ifade edebiliriz ki zaman ve mekana tabi olmayan şeyler beyinsel olamazlar. Çünkü beyin bütün fonksiyonlarını zaman, mekân ve biyoloji çerçevesinde yürütür. Öyleyse insanların düşünce kabiliyetlerinin maddesel yapıya tabi olmayan bir tarafı vardır. Bu gerçeği kabul etmek istemeyenler, “Beyinde bir enerji teşekkül etmektedir. Bu enerji bir alan meydana getirir, insan ölse de bu alan bozulmaz. Sizin ruh dediğiniz budur” diyerek değişik açıklamalar yapmaya çalıştılar ama bunu böyle dolambaçlı yoldan etüd etmeye hiç lüzum yoktur. Açıklama çok basittir. Büyük yaratıcı yarattığı eseri yarattığı varlıklardan birisine göstermek istemiş, bunu da insan olarak seçmiştir, insan bu maddesel yanıyla değil, düşünce ve akıl dediğimiz madde ötesi yanıyla kavrayabilecektir. İşte bu madde ötesi yanı ölümsüzdür. Çünkü fiziksel fonksiyonlarla ilgisi yoktur.

İnsanın üstünlüğü

İnsanın evrendeki bütün varlıklardan farklı olarak Allah’ın ilmini düşünmesi, tahayyül etmesi, tasavvur etmesi, hatta bunlardan bir kısmını laboratuvarlara götürerek orada yeniden genişletmesi tamamen yaratılışa ait vakıalardır. Mesela bir computerin zihnindeki program ancak alet çalışırken ortaya çıkar. Alet bozulduğunda veya elektrik kesildiğinde onu göremezsiniz. Ama programa bir şey olmaz, işte insanın tasavvurları, tahayyülleri, düşünceleri ve ona bilinç şeklinde yansıyan tüm duyguları tıpkı bu program gibidir. Bunların sona ermesi, yok olması mümkün değildir. Hepsi ebedidir, insanın ebediliği konusundaki bütün tereddüt ve yanılgıların kaynağı duygu ve düşüncelerin maddeden geliştiğinin sanılmasıdır. Halbuki beyin üstünde ne kadar araştırma yaparsanız yapınız, program imal eden bir şube bulamazsınız. Uzun yıllar insan beyninin haritaları yapılmış, bir takım noktalarda konuşma, görme ve benzeri fonksiyonlarla ilgili merkezler işaretlenmiştir. Yani biyolojik hayatımıza ait birtakım merkezlerin beyinde bulunduğu muhakkaktır. Nitekim o merkezler bir arızaya uğradıkları zaman insan göremez, duyamaz, konuşamaz.

Öte yandan beynin içindeki bir takım boş bölgelere bir türlü belli bir vazife götü-rülememiştir. Tabii biyoloji, tıp ilerideki günlerde şimdi bilinmeyen gerçekleri keşfedip bu boşlukların sırrını çözebilir. Elbette beyin haritasında bir takım boşluklar var diye “Fonksiyonsuzluk” söz konusu olamaz. Ancak nedense zekayı, bilinci, düşünceyi boş olan yerlere yazmak ve oraları zekanın merkezi gibi göstermek bazı bilim adamlarının merakı haline gelmiştir. Bugün hâlâ kitaplara baktığınızda “Frontollop” dediğimiz beynin ön kısmının zeka merkezi olarak gösterildiğini okursunuz. Halbuki beyin ameliyatlarının ilerlemesi, beyin kanserlerine her türlü müdahalenin yapılır hale gelmesi insanları bir sürprizle karşılaştırmıştır. Frontolloplardan bir tanesi tamamen çıkarıldığında görülmüştür ki zeka merkezi olarak kabul edilen bu bölgenin ortadan kalkması hastanın zekasını en ufak şekilde zedelemiyor, sadece basit uyum hataları meydana geliyor. Demek ki düşünce ve bilincin belli bir merkeze izafe edilmesi yanlıştır.

Demek ki beynin maddesel yapısını program üreten bir computer olarak g

örmek mümkün değildir, insanlar ne kadar kaçmak isterlerse istesinler ölümsüz bir yanları vardır. Bütün mesele Allah’ın yarattığı ve kendi sanatını göstermek istediği bir bilinç sahibi olmanın zevkini yaşayarak varlığını sürdürmektir. Bunu bütün ayrıntılarıyla bir laboratuvarda incelemek insanın varlığına yücelik katmaz. İnsan ilmin ışığıyla bu gerçeklerden geçer ve onları anlarsa o zaman yücelir ve Allah’ın yaratış gayesine uyum sağlamış olur. Öyleyse insanlar maddesel yaşamlarının temsilcisi olan bedenlerinin beşerî yanlarına aldanmak yerine evrenin büyük yaratıcısını, O’nun büyük computer hesaplarını ve onlar içinde kendilerini bulmaya çalışmalıdırlar. Yaratıcı kudretin güzelliğine ve sonsuz ilmine ancak bu şekilde ulaşılabilir.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Günaydın Gazetesi Ekleri, Modern Fizik ve Allah İnancı kitapçığından alınmıştır.