Modern Fizik ve Allah İnancı

Modern Fizik ve Allah İnancı
Modern Fizik ve Allah İnancı

Fizik ve biyoloji ilimlerinin 19. yüzyılda kazandığı büyük gelişmeler bilim adamlarını birdenbire büyük bir kaosun içine sürükledi. Öğrendikleri her yeni şeyle kâinatın sırrını çözdüklerini sanmak gafletine düştüler. Mesela buzun eriyip suyun buhar olması gerçeğiyle karşılaşmak bile onlar için bulutların, denizlerin esrarının çözülmesi demekti.

Bu güven duygusu kısa süre içinde Allah varlığının inkârını, bilimsel tanımıyla “Ateizm”i doğurdu. Ateizm daha sonraki yıllarda gelişerek Marksist felsefelere temel oldu. Bu yüzden de dünya büyük bir siyasi, hatta iktisadi ve sosyal bunalıma girdi. Bu bakımdan Allah inancının ve modern bilimin son yıllarda kazandığı değişik görünümü çok iyi tanımak gerekir. Eğer bugün yeryüzündeki insanlara fiziğin, özellikle astrofiziğin ulaştığı noktada Allah inancının ne kadar kuvvetli bir zaruret olduğu anlatılabilirse belki kavgalar büyük ölçüde azalır, insanlar birbirleriyle daha iyi geçinmeye başlar.

19. asrın bilim adamları, “Evrim teorisi”nin peşinde sürüklenerek insanları maddesel bir varlık, yok olmaya mahkûm bir canlı olarak kabul ettiler. Böyle olunca da insanlar manevî değerlerinden kopup doğrudan doğruya maddi bir hayat kavgasına kapıldılar ve bu kavgada en iyi çıkarı bulabilmek için mücadeleye başladılar. Gerçi Marksizm bunlara bir perde olmak hevesiyle ortaya çıkıp insanlar arası eşitliği sağlamayı, insanların birbirlerini sömürmesini engellemeyi vadetti ama sonraki tatbikatların gösterdiği gibi bu kez devlet insanları sömürdü, daha doğrusu, onları yeniden faşizm gibi baskılı rejimler altında uzaydaki bir gezegenden gelmiş esirler gibi kullanmaya başladı.

DNA’nın keşfi

II. Cihan Savaşı’ndan sonra müsbet bilimlerde 19. asrı çok aşan ve hızla gelişen büyük buluşlar ortaya konuldu. Bunların en önemlilerinden bir tanesi canlıların molekül yapısındaki DNA dediğimiz özel bir melekenin keşfiydi. O güne kadar insanlar geçen yüzyılın etkisi altında canlıların yaşamasını, uzayın kurulmasını, hatta dünyanın güneşle birlikte teşkil ettiği sistemi bir tesadüfler zincirine bağlayarak bu çerçevede kendi kendine gelişen “Evrim”in peşinden koşuyorlardı.

DNA molekülünün keşfi evrim teorisinin yüreğine indirilen bir hançer oldu. Çünkü bu teoriye göre hücrelerin basitleri ve karmaşıkları vardı, gittikçe zenginleşiyorlardı. Hâlbuki DNA molekülünün keşfinden sonra bir ot hücresiyle en modern hücre diye bilinen beyin hücresi arasında kimyasal bakımdan hiçbir fark olmadığı ortaya çıktı. Bugün bilindiği gibi her ikisi de “Deoksiribonükleik asit” dediğimiz fosfor, bir amino asidi yani protein ve şeker benzeri bir maddeden kuruluyor.

Ancak bu maddeler yanyana dizilerek belli bir program şifresi ifade ediyorlar. Yani ot, beyin, karaciğer hücreleri hatta bir veba mikrobu laboratuvarda incelendiği zaman temel kimyasal maddeleri arasında bir fark görmek mümkün değil. “O halde niçin birisi karaciğer hücresi, birisi mikrop olmuş” diye düşünürseniz, bunları evrim teorisiyle veya benzetmelerle değil tek cümleyle izah edebilirsiniz: “Hücrelerin herhangi bir göreve yönelik yeni bir canlı meydana getirmeleri programlarından ibarettir”. Yani karaciğer hücresi, karaciğer hücresi olarak programlanmıştır. Daha açıklayıcı bir ifadeyle DNA molekülleri dizilenirken öyle atlamalı bir aritmetik, öyle sıçramalı bir yanyana geliş göstermişlerdir ki sonuçta ya bir karaciğer hücresi, ya bir mikrop veya başka bir organ hücresi ortaya çıkmıştır.

Nasıl bir program

Canlıların gerçekte bir programdan ibaret oldukları meydana çıkınca bir programın nasıl yapıldığı ve bu programın ilahî çerçevede nasıl nizamlandığı bütün aklı başında bilim adamlarını düşünmeye sevk etmiştir. Netice itibarıyla bu büyük olaydan sonra yavaş yavaş gelişen modern fizikten elde ettiğimiz sonuçlar birleştirilerek ilmin Allah’a inanmadan hiçbir yere varmasının mümkün olmadığı kanaati bütün beyinlerde yerleşmiştir.

Geçen yüzyıla baktığımız zaman ilim adamı Allah’a inanmayan ve ancak inanmadığı için ilim yapabildiğini sanan bir takım zavallılardan ibaretti. Hatta çağımızın en büyük bilim adamlarından Einstein Allah’a inandığı için eleştiriliyordu ve bu onun vazgeçilmez bir hobisi olarak kabul ediliyordu. Çünkü Einstein bilimsel toplantılarda kendi formüllerini, kendi fizik ve matematik ilkelerini izah ederken ilahî kudretin bunu böyle düzenlediğini ve bundan dolayı bu formüllerin ilmini takip edebildiğini ifade ediyordu. Bu tabii ateist ve Marksist çevrelerin tepkilerine yol açıyordu.

Ne var ki Einstein‘ın asıl yanlış hobisi Allah’a inanması değil, “Evrim teorisi”nin çekiciliğine kapılarak maddenin gelişmesini “Nötronda gelişen zerrecikler” olarak yorumlamasıydı. Bunun üstüne Marksist çevreler ;“Madem Einstein fizik evrimini kabul ediyor. O halde o da bizim kafamızdan. Varsın Allah’a inansın. Biz yetiştirdiğimiz öğrencilere var oluşta tesadüfün rol oynadığını, Allah fikrinin beyhude olduğunu anlatırız” diyerek ilim kitaplarında Einstein‘a büyük yer verdiler.

Einstein‘ın fizik bilimine kazandırdığı bütün ilginç gerçeklere karşılık yanıldığı tek nokta atomların ve diğer fizik parçacıklarının nötrondan geliştiği, yani fiziki bir evrimin olduğu fikriydi. Çünkü Einstein’ın son zamanlarında anlaşıldı ki, maddenin yapısı nötron ve protondan ibaret değildir. Aksine nötron ve protonların “Kuvark” dediğimiz daha küçük zerrecikleri vardır. O halde nötronun protana doğru gelişmesi, protonun nötrona dönüşmesi bir var oluş ilkesi olmaktan çok uzaktır. Gerek protonlar, gerek nötronlar, hatta daha küçük zerrecikler belli bir program ışığında meydana gelirler. Daha geniş bir ifadeyle bir takım “Kuvark”lar bir tarzda yanyana geldiklerinde nötron, başka tarzda yanyana geldiklerinde ise proton yaparlar. Kısaca var oluşun temeli bilinçli bir programlama olayıdır.

19. yüzyıl boyunca etkisini sürdüren ve 20. yüzyılın yarısına kadar devam eden Allah inancından uzaklaşma çabaları, fizik ve biyoloji araştırmalarının ortaya çıkardığı “Programlanmış olma” gerçeğinin tesadüfler zincirini koparmasıyla iflas etti. Bu da Allah inancına doğru koşmanın zaruretini ortaya koydu. Bu sırada bazı önemli hadiseler oldu. Bunları da şöyle özetleyelim:

Değişik görüntüler

Yeni Çağ’da fizikte ve özellikle astrofizikte çok değişik görüntüler ortaya çıktı.

Bunların en önemlisi evrenin enerji dengesi üstüneydi. Çünkü evrende çözülmesi en güç meselelerden bir tanesi “Gravidasyon” dediğimiz cazibeyle bundan yansıyan “Jiroskobik hareket” dediğimiz cisimlerin birbirleri etrafında dönmeleri olayıydı. Bu olay çok eskiden beri fizikte klasik bir bilgi olarak kabul edilir, birbirini dengeleyen iki kuvvet şeklinde açıklanırdı. Özellikle evreni tesadüfler çerçevesinde görmek isteyenler “Bir cisim bir cisme yapışmamak için dönmek zorunda kalmış, tesadüfen de yıldızlar ve güneş meydana gelmiş” derlerdi. Fakat bilhassa son zamanlarda insanlarda evrendeki çeşitli galaksilerin ve bunlara bağlı yıldızların enerjilerini hesap etmek tutkusu doğdu. Bu tutku içerisinde araştırma yaparlarken birde baktılar ki bu enerjiler bildikleri gibi dengelenmiş, birbirlerini tamamlayan enerjiler değil. Tamamiyle programlanmış enerjiler var. Enerjilerden bir tanesi yani “Gravidation” ya da “Cazibe” enerjisi eksik olabiliyor, bu durumda dönme hareketi bunun çok daha üstünde bir enerjiye ihtiyaç duyabiliyor. Gezegenler de kendi etrafında dönme operasyonunu tamamlayabilmek için modern fizikte “Ödünç enerji alma” diye tanımlanan işlemi gerçekleştiriyorlar, yani evrende herhangi bir manyetik eylem kazanarak yeni bir enerji alıyorlar. Demek ki bunlar tesadüfi bir dengenin değil, ciddi bir programın ürünü.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Günaydın Gazetesi Ekleri, Modern Fizik ve Allah İnancı kitapçığından alınmıştır.