Kuran’daki Gerçek

Modern Fizik ve Allah İnancı
Modern Fizik ve Allah İnancı

Burada çok önemli bir gerçeğe değinmek istiyorum. Ateist çağlarda bile insanların bir kısmı büyük sapmalara rağmen, “Büyük bir kudret vardır ama kâinatı öylesine uzaktan dengelemiştir” şeklinde basit sathî bir Allah inancına sahiptiler. Asıl mesele gerçek bir Allah inancına nasıl yaklaşım sağlanacağıydı. Evet, fizik bize maddenin en küçük zerresinin bile bir programı olduğunu anlatıyor, astrofizik uzaydaki karadeliklerin sırrını açıklayarak bu fikri doğruluyordu ama insanların Allah inancına ciddi şekilde yakınlaşabilmeleri için bu kudret hangi çerçevede ele alınmalıydı? Bunun anahtarını da çağımızın en meşhur matematikçisi Amerikalı Profesör Martin Gardner açıkladı. Gardner şöyle diyor: “Ben hem bir filozof hem bir matematikçi olarak Allah inancına gerçek bir yakınlık duymak istedim. Fakat gerek bundan evvelki felsefeler, gerek dinler bana istediğim Allah’ı bir türlü bulduramadı. Ben öyle bir Allah kavramı istiyordum ki her saniye onunla konuşabileyim ve her saniye onun kudretiyle içice olabileyim. Aynı zamanda bu kudret evrenin sonsuz boşluklarından atomdaki en minik olaylara kadar herşeyi tasarrufu altında tutsun, onları yönetsin. Ben böyle bir Allah inancı arıyordum. Ama benim önümdeki bilgiler bu gerçeğe bir türlü yaklaşamadı. Doğrusunu isterseniz ancak Kur’anı Kerim’i okuduktan sonra Allah’a inandım.”

Martin Gardner‘in son cümlesi zahirî alemde Müslümanlığı ilan etmek şeklinde kabul edilir veya edilmez, ayrı bir konu. Ama temel nokta şu: O öyle bir Allah inancı istiyor ki bugünkü bilim her türlü nizamın, her varlığın kudretinin içinde olsun ama o Allah olmasın. Çünkü Allah’ı tecezzi etmek, küçültüp parçalara ayırmak mümkün değildir. Allah tek kudrettir. İnsanın iç dünyasında “Aklıma bir şey geldi, gönlüme bir şey doğdu” şeklinde meydana gelen hislerin tuşuna basan da, evrenin hem makrokosmozundaki milyar kere milyar galaksiyi hem mikrokosmozundaki trilyon kere trilyon kere trilyon atomu hiçbir aksaklık çıkarmadan yöneten de Allah’tır. Bazı bilim adamları evrenin tam 15 milyar sene önce yaratıldığını söylüyorlar. Düşünebiliyor musunuz? Bu kadar zaman içinde tek atom çekirdeği bile aksilik çıkarmadı, kendi kendine patlamadı. Halbuki bunların suni olarak patlattığımız zaman kurulu düzende büyük değişiklikler meydana getirecek hadiseler ortaya çıktığını görüyoruz. Şu halde bilimin ve bilime yakın insanın hem sonsuz kudrete, hem her an insana yakın olma sırrına sahip bir Allah inancına erişmesi lazım.

Ozon tabakası

Günümüzde oldukça aktüel bir kimliğe KX bürünen ozon tabakasını ele alalım şimdi de. Nasıl oluyor da ozon arzın üstünde kendi kendine birikiyor ve güneş ışınlarının sert yani zararlı olanlarını tutarak yumuşak olanları bırakıyor? Fizik olarak imkansız gibi görünüyor. Çünkü fizikî tüm engeller yumuşakları tutar, sertleri bırakır. Bunun tek istisnası ozondur. Eğer böyle olmasaydı dünyada hayatın meydana gelmesi mümkün değildi. Ozon tabakası sertleri bırakıp yumuşakları tutsaydı yeryüzüne öldürücü ışınlar gelecekti. Çünkü yumuşak ışınlar hayat verici, sert ışınlar öldürücüdür. Sırf bunun dizaynı dahi ilahî kudretin arzın atmosferine nasıl özenli bir fizik sistem, nasıl kusursuz bir nizam kurduğunu gösteriyor. Bu nizam insanın aklına hiç hissetmediği halde her an güneşin sert ışınlarından korunduğunu ilham etmelidir. Nitekim son zamanlarda biraz da abartılarak “inceldi, delindi” şeklinde dedikodusu yapılan ozon tabakasına hiçbir şey olmuyor. Geçenlerde Amerikan Meteoroloji Merkezi açıkladı ki Güney Kutbu’ndaki incelemeler tamamen tamir oldu ve eski şeklini aldı. Üstelik bu tamamen atmosferlik olaylarla gerçekleşiyor. Bu nizam nasıl kuruldu? Bu sorunun cevabını düşünmek ve “Hayatın temel ilkelerini kimse farkında değilken envaî, çeşit insanlarıyla kuran bir Allah’a inanıyorum” şeklinde yola çıkmak lazım.

İnsanın günlük hayatıyla daha içice olan birtakım hadiselere yönelirsek söz gelişi su mevzuunu inceleyebiliriz. Bütün cisimler soğudukları zaman ağırlaşırlar, yoğunlukları artar. Tersine ısındıkları zaman da hafifleşirler, yoğunlukları azalır. Bu moleküllerin sıkışması ve şişmesi olayından ibarettir. Eğer fizikte sırf bu temel ilke geçerli olsaydı, yani bazı akılsızların söylediği gibi evreni ilahi bir kudret değil de bir tesadüf meydana getirmiş olsaydı, dünyanın kuruluşundan kısa bir süre sonra denizlerin her tarafı buzla dolacaktı. Tabii o buzlar ekvatora geldiklerinde büyük patlamalarla denizleri imha edecekler, arz çatlak yerlerinden bir daha çatlayıp yeniden bozulacaktı. Halbuki bütün maddeler içinde sadece su ısısını kaybettikçe yani soğudukça hafifleşiyor, bu sayede buzlar suyun üstünde yüzüyor ve buzlar suyun üstünde yüzdüğü için deniz buzla dolmuyor. Bu nizam balıkların denizde yaşamasını, böylece orada hayatın meydana gelmesini sağlamıştır. Artık denizin dibini bir kayalık veya kumluk olarak görmüyoruz. Bugün diplerde yapılan araştırmalar gösterdi ki nasıl yeryüzünde bahçeler, ormanlar, güzel manzaralı koylar varsa aynıları denizin dibinde de var. Bu binbir çiçek, binbir örümcek, binbir marifetli varlık Cenab-ı Hakkın hususi surette su moleküllerini ayarlayan ölçüsüyle, programıyla meydana geliyor.

19. asırda herşeyi çözdüm zihniyetiyle yola çıkanlar başlarındaki yağmura bir defa insafla bakıp düşünmemişler ki “Su buharıdır, yukarıda yoğunlaşır ve düşer” diyorlar. Ama Sibirya’nın üstü (-60) derece. Su buharı orada nasıl dolaşır? Sibirya’da binlerce bulut bir uçtan bir uca dolaşmıyor mu? Dolaşıyor. Nasıl olurda su buharı (-60) derecede buhar olarak kalır? Bu ne biçim hesaptır? insan bu noktada “Cenab-ı Hakk’ın ahengi ne biçim bir ahenktir?” diye düşünmek zorundadır. Çünkü o bütün varlıklardan farklı olarak Allah’ın kendisini bulması için yarattığı bir varlıktır. Başlangıçta inkâr havasına bürünse bile sonunda her şeyi tespit edip (-60) derecede hâlâ buharlığını muhafaza eden su molekülünün sırrını düşünmek ve bu sırrın peşinde koşmak zorundadır.

Mutlaka bir formül

Hangi fizik hadiseyi getirip önünüze koyarsanız Allah size onunla birlikte kendisine inanmanız için mutlaka bir matematik formül vermektedir. Bu matematik formül çok basit bir düşünceden yola çıkarak da bulunabilir: Cebinize 10 tane farklı taş koysanız, bunların her birisinin üstüne 1′den 10′a kadar numara yazsanız ve iyice karıştırdıktan sonra hiç bakmadan 7 numaralı taşı çekmek isteseniz şansınız sadece 10′da 1′dir. Aynı şekilde iki tane taşı, mesela 3 ve 4 numaralıları üstüste çekmek isterseniz buradaki şansınız yüzde 1′dir. Arka arkaya gelen taşların sayısını 3′e çıkarsanız bunları çekme ihtimali binde 1 ‘e düşer. On tane taşı sırayla üstüste çekebilme şansınız ise 10 milyarda 1′dir. Bu, matematikte vazgeçilmez bir temel oluşturan “ihtimali hesap kaidesi”dir. Bu ana kaideyi ortaya koyduğunuz zaman Allah’a inanmayan insanlara sorulacak önemli bir soru vardır.

Bilindiği gibi insan vücudu döllenmiş bir yumurtadan meydana gelmektedir. Bu döllenmiş yumurtanın insan vücudu haline gelebilmesi için aşağı yukarı 30 trilyon hücreye bölünmesi lazımdır. Ancak bu 30 trilyon hücre muntazam şekilde sıralanmalıdır ki bir insan meydana gelebilsin. Hücre ilk defa birden 2′ye bölündüğü zaman vücudun yarısının istidadı bir hücrede, diğer yarısının istidadı diğer hücrededir. Yani meydana gelen iki hücreden her birisi vücudun yarı hücresini taşıyor demektir. Aynı şekilde 4 tane hücre meydana geldiğinde her birisi varlığın dörtte bir hücresini taşımaya başlar. Ama bu bölünen hücrelerin öyle şekilde yanyana gelmeleri gerekir ki kemik, kas, zar, kaş, göz, kulak ve diğer organlar teşekkül ederken herhangi bir hata olmasın. Tabii 4 hücrede, 8 hücrede bunu anlamak mümkün. Ama bir hücreden 30 trilyon hücre meydana geldikten sonra her birinin kendi yerini bulabilecek şekilde dizilmesi tıpkı bakmadan cebimizden çıkardığımız taşlara benzer. Eğer bir insanın veya başka bir canlının tek hücreden meydana gelmesine inançsız bir gözle bakılarak hadise tesadüfe dayandırılırsa döllenmiş bir yumurtadan bölünerek artan hücrelerin kendi yerlerini bulup bir insana dönüşme şanslarının ne olduğu da dikkate alınmalıdır.

Düşününüz ki 10 taşı üstüste çekebilmek bile 10 milyarda 1 ihtimale düşüyorsunuz. Ya 30 trilyon hücreyi anne rahminde herhangi bir operasyona tabi tutmadan aynı düzene göre dizmek ihtimali kaç olabilir? Bunun da hesabını yapmışlar. Yalnız açıklamak çok güç, çünkü sıfırları çok fazla. O kadar fazla ki alt alta 40-50 sıfır yazmanız lazım. Demek ki Allah programlamamış, yaratmamış olsaydı bir insanın meydana gelebilmesi bu kadar küçük bir ihtimale dayanacaktı. Bu durumda bugün 5 milyar olduğu söylenen insan sayısına bilinen bütün galaksilerdeki yıldızların miktarını da eklediğimizde ulaştığımız rakam kadar hücre bölünmesi olsa bunlardan sadece bir tanesi insana dönüşecekti. Çünkü ancak 40 sıfırlı rakamda 1 ihtimalle bir insan yaşayabiliyor. Ancak madem ki anne rahmine düşen her döllenmiş yumurta büyük ihtimalle hemen insan haline gelip 9 ay sonra doğabiliyor, o halde bölünen hücreler tesadüfen cepten çekilen değil, üstlerine bakılarak yanyana konulan taşlar şeklinde düşünülmelidir. Bu doğrudan doğruya kâinatın büyük şuurunun, eski tanımıyla “Akl-ı küll“ün, modern tanımıyla büyük “Computer ustasının” yani Allah’ın eseridir. Başka türlü döllenmiş bir yumurtadan insan meydana gelebilme şansı ne matematik, ne fizik, ne biyoloji açısından mevcuttur.

Bir başka açıdan

Şimdi de konuya daha farklı bir açıdan yaklaşalım. İnsan anne rahminde 40 günlükken bütün hücreleri yanyana dizilmiş durumdadır. Yani 3 boyutlu değil, yaprak şeklindedir. Bu durum tıpkı sineğin kanadına benzer.

Yanyana dizilmiş hücreler bilahare yuvarlak bir cismi meydana getireceklerdir. Bu da hücrelerin yanyana gelmesiyle ortaya çıkan diziler sayesinde gerçekleşir. Bu dizilerin her birisi ayrı ayrı hücreleri yanyana ihtiva etmektedir. Mesela bir dizide yalnız salgı bezi hücreleri, bir başkasına iç deri hücreleri, diğerinde sinir veya kas hücreleri vardır. Bu durumda söz gelişi midenin meydana gelebilmesi için bu dizilerden farklı hücrelerin bir araya gelmesi gerekir. Yani dizilerden ayrılacak kas, salgı, iç zar, sinir, damar hücreleri toplanarak mide haline dönüşecektir. Söz konusu olan sadece tek organ olsa hücreleri yanyana getirip iple bağlarsınız. Ama düşününüz ki yüzlerce organ kendi hücresini bulacak.

Pek bu hücreler nasıl karşı karşıya gelecekler? Bunu sağlayacak olaya yani sinek kanadı gibi olan zarın kendi üstünde dönerek bütün hücrelerin karşılıklı birbirlerinin üstüne seçmelerini sağlamasına “Muhteşem dönüş” veya “ilahî raks” diyoruz. Bu esrarengiz dönüş sırasında hücreler eşlerini bularak görevli oldukları organı meydana getireceklerdir. Bu olay gerçekleşirken bir milimetrenin yüzde 1 ‘i kadar bir hata olsa insanın dilinin altından sidik, böbreğinden asit çıkardı.

Bu kadar ince bir hesabın istisnasız her seferde tutması ancak çok büyük bir “Computer ustası”nın olayı programlaması şeklinde açıklanabilir. Bunu gördükten sonra hâlâ Allah’ın varlığı üstünde tereddüt etmek ve bir takım şaşkın fikirlerin peşinden koşmak gerçekten zihnin bozukluğunu ve ayrıca bu zihnin analiz edilmesi gerekliliğini ortaya koyar.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Günaydın Gazetesi Ekleri, Modern Fizik ve Allah İnancı kitapçığından alınmıştır.