Dr. Haluk Nurbaki

KIYAMET

Decrease Font Size Increase Font Size Text Size Print This Page

Maddesel evrenden başka evren yoktur, insan maddeden ibarettir, ölümle her şey biter, diyen zihniyete rağmen; ilim bugünkü geldiği noktada ölümle her şeyin bitmeyeceğine dair pek çok ipuçları elde etmiştir. Bunları parça parça anlatmak istiyorum size…

Bismillahirrahmanirrahim

Kıyamet, tıpkı kader gibi insanların çok merak ettikleri bir konudur. En önemli özelliklerinden bir tanesi de: inanan – inanmayan; hangi dinden olursa olsun bütün insanların ölümden sonra bir hayatın olacağını varsaymaları ve arzın da bir sonunun olduğuna inanmalarıdır.

Sanki bu kıyamet duygusu insanların yaratılışında, hafızalarına kompüterize edilmiştir. Yani bütün insanların hafızaları yeryüzüne gelirken sanki kıyamet şeridinden bir esinti taşımaktadır. Bu fevkalade önemli bir şeydir; dinlerin gerçeği, dinlerin doğruluğunun en büyük delillerinden bir tanesidir.


Konu Başlıkları


KIYAMET İNSANLIĞIN ORTAK MALIDIR

Bütün insanlar ayrı ayrı bölgelerde yaşadığı halde; hele düşününüz yüzlerce sene, binlerce sene evvelki insanlar arasında iletişim olmadığı halde… Bir “İnka Medeniyeti”ne gidiyorsunuz; orada da kıyameti görüyorsunuz… Bir Güney Asya’daki bir takım eski devirlerde, kuş uçmaz kervan geçmez yerdeki adalara bakıyorsunuz; oradaki insanlar da bir kıyamet kavramı içerisinde… Ve bütün bu kıyamet kavramlarının içerisinde, çok ilginç bir yanı da insanların öldükten sonra bir yaşamının olduğu duygusudur. Bütün insanlar yeryüzüne geldikten sonra hangi kavimde, hangi koşullarda yaşarlarsa yaşasınlar hep ölümle işin bitmeyeceği inancı içindeler. Bu inanç nasıl olur da her insanda birden teşekkül eder? Bu ilahi bir mucizedir!

Allah, bizleri yeryüzüne gönderirken sanki hafıza bandımızda birçok hikmetleri gizlemiş… Çünkü bu hikmetleri gizleyerek dünyada imtihan olmamız mümkündü… Ama kıyamete ait hikmeti tamamıyla silmemiş, hafif bir çizgi bırakmıştır; bu yüzdendir ki, insanlar öldükten sonra yok olmayacaklarına, ölümden sonra bir hayatın olacağına ve de arzın mutlaka bir sonu olduğuna; yakın zamanda bir sonu olduğuna… (Çünkü biliyorsunuz, bilim dünyasında arzın bilmem on milyon sene sonra eskiyeceği gibi filan birtakım faraziyeler var; bunlar dâhil değil konuşmamızın içindeki bu cümlelere fakat) insanlar genellikle hep bir kıyamet öyküsünü beklerler. Filmler yazılır, romanlar yazılır… Her insan kıyamet ne zaman olur, diye bir merakla sorar… Asr-ı Saadette de çok sorulmuş ve bu yüzden de birçok ayetler kıyametin oluş şeklini, nasıl olacağını, olacağı günün bilinemeyeceğini ayrı ayrı bildirmişlerdir… Şu halde kıyamet, sanki insanlığın ortak bir malıdır.

ÖLÜM DEDİĞİMİZ HADİSEYE GÖZ ATMAMIZ LAZIM

Şimdi, biz, bu konuyu iyice anlayabilmek için ölüm dediğimiz hadiseye bir göz atmamız lazım. Gerçekten bütün insanların düşündüğü gibi: “ölümden sonraki halimiz nedir; ölümden sonra bir hayat var mıdır?” sorusuna bilimsel bir cevap vermek istiyorum.

Biliyorsunuz insanlar asırlar boyu ölümden sonra yaşamın devam edeceğine inanmışlar fakat ne yazık ki, on dokuzuncu asırda bilim adamları o zaman, birdenbire, ilimdeki hızlı gelişme dolayısıyla maddeci, inkârcı bir psikolojiye kapılmışlar… Kendilerini bir inkâr kaosuna atmışlar ve dolayısıyla insanı maddeden ibaret, öldüğü zaman da diğer canlılar gibi toprak olacak bir varlık olarak göstermişlerdir.

Bu inançsızların, Allah inkârcılarının bütün gayretine rağmen, ilme hile ile soktukları birtakım akıl almaz yalanlara rağmen; insanlar öldükten sonra, maddesel hayatları bittikten sonra “sona ermediklerine” imanda ısrar etmişlerdir… Bu da çok enteresan bir hadisedir, bakınız: bir evrim teorisi… İnsanı bir hayvan parçası gibi göstermek, evrenleri tesadüfen kurulmuş bir takım galaksilerden ibaret saymak aslında insanın ölümden sonra var olma duygusunu tamamen silici faktörlerdir. Ama buna rağmen ateist, Marksist Rusya’daki insanlar bile “ölümle her şeyin bitmediğine imanlarını bir türlü terk etmemişlerdir.” Biraz önce söylediğim gibi; bu aslında Cenab-ı Hakk’ın insanlara büyük bir iltimasıdır, büyük bir lütfudur… Hep kafamızda bunu yaşatarak bizi kendisine doğru çekmekte, kendine imana doğru adeta rahmetiyle cezbetmektedir. İşte bu kıyamet olayını anlayabilmek için bu ölüm olayını yeni baştan, bir daha gözden geçirmek lazım.

Ölümden Sonra Varlık Nasıl Sürer?

Maddesel evrenden başka evren yoktur; insan maddeden ibarettir; ölümle her şey biter, diyen zihniyete rağmen ilim bugünkü geldiği noktada ölümle her şeyin bitmeyeceğine dair pek çok ipuçları elde etmiştir. Bunları parça parça anlatmak istiyorum size…

Şimdi, ölüm biliyorsunuz maddesel vücudumuzun fonksiyonlarının bitmesi, zahiri görünüş itibariyle de hayatın sonra ermesi şeklinde özetlenebilir. Peki, ölümden sonra varlık nasıl sürer? Mademki bu beden bitmiştir; her şeyi beyinde ki birtakım merkezlere bağlayarak… Bu merkezler kansız kalıp öldüğüne göre düşünce nerede kalır, akıl nerde kalır, fikir nerde kalır, sevgi nerde kalır… Sorularının tümüne birden “bunlar zaten yoktur, gitmiştir” diye cevap vermek isteyen materyalist, ateist ve Marksist görüşlerin hepsinin birden yıkılmasına sebep: aşağı yukarı seksen senedir insanların, ben madde değilim, ben maddeden öte bir varlığım… Buna ait bir şeyler var ama bir türlü anlayamıyorum, duygusundan gelişmiştir.

Madde Ötesini “Ruh” Kelimesiyle İfade Etmek…

İnsanların madde ötesinde bir yanının olduğunu genel tanımıyla bütün dillerde “ruh” kelimesiyle ifade etmek istiyoruz.

Bu “ruh” kelimesinden insanlar o kadar kaçamamıştır ki; Rusya’da komünist ve Marksist, ateist cereyanlarının düşüncelerinin çok hâkim olduğu devirlerde bile… İnsanların madde ötesi bir yanının olduğunu fark eden o zamanın ateist âlimleri, insanlarda bir biyomanyetik alan (yani: fiziğe bağlı ama bedenden hariç bir takım manyetik etkilerin) olabileceği düşüncesiyle yola çıkarak, insanların bu biyomanyetik alanlarına ait fotoğraflar çekmişlerdir. Bu fotoğraflar üzerinde insanların hastalıklarını teşhis etmeye çalışmışlardır… Demek ki; insanların maddesinin dışında birtakım varlıklar aramak “en kızışmış, en yoğunlaşmış maddeci düşünürlerde bile” kaçınılmaz olmuştur.

Ruhun Varlığını Ortaya Koyan Bilimsel Veriler

İşte bu araştırmalar sırasında… Tabii bir yandan da diğer ehli kitaba bağlı âlimlerin, Hıristiyan ve Yahudi âlimlerinin de ruh üzerinde (ruhun varlığı üzerinde) birtakım çalışmaları olmuştur. Bu çalışmalar insanda madde ötesi bir yanın olduğuna dair oldukça ciddi ipuçları meydana getirmiştir ki; bunları çok özet olarak vermek istiyorum, çünkü asıl konumuz kıyamet.

Ölümle her şeyin bitmediğini, bitmeyeceğini gösteren; ruhun varlığını ortaya koyan birtakım bilimsel veriler vardır:

  1. NAUTİLUS’DA TELEPATİ DENEYİ: Bunların en başta geleni “telepatidir.” Telepati: başta uzaktan birbiriyle haberleşme gibi tanımlanmış ve birtakım beyinden çıkan dalgalara bağlanmıştır, materyalist tarafından. “Yani, bir insan Türkiye’de otururken, Amerika’daki bir insana düşünce kanalıyla mesaj gönderebilirse, buna telepati deniyor.” Bu telepatinin varlığını da beyine bağlamıştır materyalistler ama 1950’li yıllarda Nautilus denizaltısı (atom denizaltısı) ilk denemelerine çıktığı zaman bir grup telepati uzmanı, Nautilus’a bir telepat koymuşlar… Biri de sahilde beklemiştir ve bunların arasında 13.000 deniz mili mesafede telepati deneyi yapılmıştır. Bu deney askeri bir disiplin altında, bizzat gemi komutanının kasasına kilitlenerek; mesajların alınıp verilişi ciddi bir şekilde uygulanmış ve sonra da resmen bilimsel mecmualarda yayınlanmıştır. 13.000 deniz mili öteye herhangi bir şekilde mesaj gönderme, beyin dalgalarıyla mümkün değildir çünkü: beyin dalgaları nihayet 20 Hertzlik, çok kısa mesafelere etki yapabilecek dalgalardır ki; bu dalgaları odadan odaya bile nakletmek mümkün değildir… Ama işte, materyalistlerin, böyle inkâr etmek için beyni vesile yaparak kullandıkları metottur. Netice itibari ile telepati artık beyinden ötede bir hadise olarak (bu Nautilus denizaltısından sonra) kesinlikle kabul edilmiş ve ruhun kaçınılmaz delili olarak sayılmıştır.
  2. RUHUN DELİLİ RÜYA: İkinci, ruhun kaçınılmaz delili de rüyalardır. Başlangıçta rüyaları lüzumsuz yere günlük hadiselerin tekrarı gibi gören bilim adamları sonunda çok enteresan şeyler yakalamışlardır… Bir defa, geleceğe ait haber veren rüyalar artık yirmi – otuz cilt ansiklopedi tutacak miktara gelmiştir. Hiçbir gündüz olayı, düşüncesi olmadığı halde insanların geleceğine ait gördükleri rüyalar ki; bu da kesinlikle ruhun delilidir. Biliyorsunuz, ruhun varlığının en büyük delilleri nedir: mesafe ve zaman ötesi olmaktır. Çünkü madde beden “mesafe ve zamana” tabidir. Hâlbuki ruh madde olmadığı için mesafe ve zamana tabi değildir… Geleceği de yaşayabilir, geçmişi de yaşayabilir ki; rüyalarda bu vasfı çok net görürüz. Bundan başka asıl önemlisi: bebeklerin rüyasıdır. Gündüz ki hadiselerin tekrarıdır rüya, diye hükmeden materyalistlerin kafasına bebekler bir tokat atmıştır… Biliyorsunuz, bebekler ancak iki aylıkken, kırk günlükken gülmeyi öğrenebilirler. Hâlbuki bebekler doğduğu günden itibaren rüyasında gülerler ki bu; bebeklerin gördüğü rüyaya ait bir keyfiyettir. Mademki, gündüz ki hadiselerin tekrarı, beyinde kayıtların yeniden güdeme gelmesidir rüya; peki, bebekler iki ay sonra öğrenecekleri gülme hadisesini ilk günden, uyurken niçin icra edebilmektedir? Bu da ruhun varlığı için çok önemli bir delil olarak görülmüştür. Sonra, Einstein ve Freud’un bizzat Stalin’in falcısı Messing’le [Wolf Messing] yaptığı tecrübelerde “zihin okuma” dediğimiz şey… Zihinden geçen her düşünceyi insanların okuyabildiğini göstermiştir ki; bu da tamamen ruhsal bir hadisedir.
  3. ÖLÜM ANINDA PARLAK BİR IŞIK: Bütün bu hadiselerin ötesinde; büyük kazalar geçiren insanların, ölümle yaşam arasında mücadele veren insanların sonradan yapılan analizleri… Hindistan’daki insanla, Kanada’daki, Güney Amerika’daki insanların ölüm anında aynı maceraları geçirdiğini ve bu maceraların parlak bir ışık şeklinde başlayıp, insana sonsuz rahatlıklar, güzellikler verdiğini tespit ederek; ruhun varlığını aşağı yukarı bilim ispat etmiş durumdadır.
  4. BEYİN AMELİYATLARI: Daha önemlisi; bir takım düşüncelerin, zekânın beyin hücrelerine yerleştirip de beynin ön loblarında “zekâ, düşünce merkezleri” vardır, diye maddecilerin yaptığı bütün iddialar son yıllardaki çok gelişmiş beyin ameliyatları dolayısıyla fiyaskoyla neticelenmiştir. İnsanların beyin urları dolayısıyla ön lobları (zekânın var olduğu iddia edilen; düşüncelerin merkezi, diye iddia edilen lobların) tamamen çıkarıldığı halde hastanın hiçbir zekâ gerilemesi; hiçbir sıkıntı görmediği tespit edilmiş ve dolayısıyla buralarda böyle bir merkezin bulunmadığı, kesilerek çıkartılan beyinden… Yüzlerce hasta üzerinden görülmüştür.

Şu halde; insanın mutlaka varlığında madde ötesi bir kısım vardır ki, buna “ruh” diyoruz. Bütün dinler böyle demiş… Diğer dillerde de envai çeşit espriler içerisinde bunlar konmuş.

Kıyametin Anahtarı: Ruhun Bedene Dönmesi

Şimdi, ölüm dediğimiz hadise: insanın, maddesel beşeri haliyle, vücuduyla; ruh arasındaki kesintidir. Yüce kitabımız bunu tarif ederken, ruh için: “Allah’tandı, Allah’a döndü” şeklinde ifade etmektedir ki bu; işte, ölümün bir tanımıdır. Bunu çok iyi bilmek lazım gelir çünkü “kıyametin anahtarı” da bir yerde, bu ruhun tekrar indi ilahi’den bedene dönmesidir.

Şimdi, bu ölüm olayını, yani ruhla bedenin birbirinden kopuş olayını evvela bileceğiz. Zaten, İslam inancının içerisinde ölümle beraber hiçbir şeyin bitmediğini hatta kıyametle öldüğü gün arasında dahi nefs için mezardaki hayatın devam ettiğini kesinlikle imanımızın bir parçası olarak biliyoruz.

KIYAMETİ MÜTALAA ETMEK…

Şu halde kıyamet dediğimiz olay aslında, hangi devirde olursa olsun ölmüş bir insanın topluca dirileceği ve arzın bütün maddesel ilgilerini kaybedip, yok olacağı bir gündür. Böyle bir günün varlığını; kıyameti iki unsurdan farklı mütalaa etmek zorundayız.

  1. İNSANLARIN, KIYAMETİN MEYDANA GELMESİNDE BİR ROLÜ YOKTUR. Çünkü biliyorsunuz, çok fanteziler yazılıyor; atom harbi olursa kıyamet kopar, yok bir yıldızın kuyruğu değerse kıyamet kopar… Kesinlikle! Yüce Kitabımızın hükmüne göre kıyamet, tamamen Cenab-ı Hakk’ın taht-ı tasarrufunda… Kulların, yıldızın, gezegenin filan hiçbir ilgisi olmadan, bizzat Allah’ın kendi iradesiyle kompüterine basıp yok edeceği, bir hayat değişikliğidir.
  2. BUNA RAĞMEN İNSANOĞLUNUN ZİHNİ: peki, yok olacak ama nasıl olacak… Yani birisi püf deyip, patlayacak mı? Yoksa kaynayacak mı, tebahhur (buharlaşma) mu edecek… Şeklindeki düşüncelerini Yüce Kitabımız bugünkü astrofiziğin özüne çok uygun bir şekilde açıklamıştır.

Bu açıklamaların ayrıntılarını anlatmadan evvel, size; kıyamet dediğimiz hadisenin zaman dilimi içindeki parçalarını anlatmak istiyorum;

Bütün Canlılar Dirilecek

Kıyamet, bir öncesi anında “saika” dediğimiz öldürücü surun üflenmesiyle; yani öldürücü bir müziğin, sert bir çınlama sesinin varlığıyla başlayacaktır. Bütün canlılar ölecektir… Ondan sonra, (o arada geçen, bilmediğimiz zaman dilimi içerisinde) “radife” dediğimiz, yine İsrafil’in üflediği bir surla, yani yeni bir müzikle bütün canlılar dirilecektir.

İşte bu dirilme olayı önce bahsettiğim ölüm sırasında “Allah’tandı, O’na döndü” diye tanımladığımız ruhun “emr alemi”nden tekrar bedene girmesi şeklindedir. Demek ki, kıyamet insanların bir anda yok oluşuyla başlayacak; henüz daha bu anda, insanların öldüğü anda arzın parçalanması, dağların uçması, denizlerin kaynaması yoktur; bu anda bütün insanlar ölecek. İkinci bir an mıdır, bir saniye midir, bir saat midir… Bir süre sonra “radife” dediğimiz diriltici müzikle, diriltici sesle ruhlar bedene girmiş ve onu diriltmiş olacaklar.

Dünyanın Boyutları Yıkılacak

Ruhlar bedene girip de kabirden insanlar fırladığı an “kıyametin başlamış zeminine” intikal edecekler. Yani, ruhlar kabirden çıktıkları zaman kıyameti seyirle başlayacaktır yeni hayatları.

Bu, kıyametin tarzı; yani dünyanın ve çevresinin yıkılması, etrafındaki yakın yıldızlarının (en azından) yıkılması… Güneşin, ayın yıkıntıya uğramaları olayı tamamen astrofizik açısından boyutsal bir olaydır. Yani, “dünyanın boyutları yıkılacaktır.” Onları şimdi madde madde izah edeceğim; nasıl oluyor da boyutlar yıkılıyor?

Bu yıkıntılar sırasında insanlar dirilirken (mezarlarından çıkarken) yeni bir hayat tarzı ile çıkmış olacaklardır. Bunu, zihinlerdeki bazı soruları cevaplayarak anlatmak istiyorum, bu yeni çıkışı…

Herkes Tayin Olduğu Noktadan Dirilecek

BİR DEFA İNSAN DÜŞÜNEBİLİR Kİ: parçalanmıştır, yok olmuştur, denizde boğulmuştur, bir hayvan yemiştir… Yani bedeni, diyelim ki belli bir toprak bağlantısı göstermiyor, kabul edelim… Bunların, kıyamette her birisinin belli bir toprak noktasında, belli bir toprak mekânında bir tarz yeri vardır; adresi vardır. Ve bu adreste, Cenab-ı Hakk’ın kader kompüterinde, levh-i mahfuzunda o tayin ettiği yere ruh emr âleminden gelip onu diriltecektir.

Binaenaleyh; “parçalandı, kaldı, etti…” diye bir sorun yoktur! Herkes tayin olduğu noktadan dirilecektir.

Topraktaki Şifrenin Dirilmesini Niye Yadırgıyoruz?

Bu dirilme olayında, zihinlerdeki bazı yanlışlıkları yine silmek için anlatmak istiyorum. Hatıra gelebilir ki (ta asr-ı saadetten beri biliyorsunuz bu soru sorulmuştur): çürüyen kemik [sure-i Yasin’de geçen “remim” olmuş; un ufak olmuş kemik (Kur’an-ı Kerim: 36;78)] nasıl dirilir, şeklindeki sorunun cevabı… Artık bu devirde kolay kolay sorulmamalı. Çünkü biliyorsunuz insanların bütün beden yapıları bir mikron küçüklükte; bir minicik noktaya kaydedilmiş şifrelerden ibarettir ve bu şifreler anne rahmine düşüyor, anne rahminden bir insan meydana geliyor. Şimdi, acaba biz topraktaki bu şifrenin dirilmesini niye yadırgıyoruz?

Bakınız, Cenab-ı Hakk canlıları meydana getirirken beş çeşit metotlar seçmiş. Bu metotlardan:

  1. TOHUM: Bir tanesi: bir tohumun toprağa atılması ve o tohumun toprakta kendi kendine genetik şifrelerini açarak bir bitkiyi meydana getirmesidir…
  2. YUMURTA: Bir başka yaratılış tarzı: bir yumurtadan meydana gelen canlıdır. Bilhassa, böceklerin milyarlarca yumurtasından meydana gelen o genetik şifreler, kendi kendini sıcaktan meydana getirip yapmakta ve ondan sonra yumurtayı yarıp çıkmaktadır…
  3. ANNE RAHMİ: İnsanların anne rahminde meydana gelmiş olması o genetik şifrenin açılması metotlarından sadece bir tanesidir.

Cenab-ı Hakk Genetik Şifreyi İstediği Gibi Açar

Yani, Cenab-ı Hakk istediği varlığı; bu metotlardan herhangi birisiyle genetik şifresini açtığı gibi, bu metotların dışında ilahi hazinesindeki sonsuz ilim gereği, o genetik şifreyi istediği gibi açar… Bunu artık iyice bilmek, iyice anlamak ve bunu “nasıl olur” sorusundan çıkartmamız gerekiyor, bu devirde. Çünkü bir genetik şifreyi icabında biliyorsunuz bir tüp bebekte alıyor, tüpte açtırıyor. O halde, bir genetik şifresinin açılması aslında ilahi ilim, ilahi irade ve ilahi kudret bakımından çok basit bir olaydır.

RUHUN KUDRETİ

Binaenaleyh, “kıyamette ruh gelecek de toprağın altındaki kemiği nasıl diriltecek?” diye, dünkü cahil insan gibi düşünmemek lazım. Bir tek genetik şifre, ruhun cereyanına isabet ettiği an derhal bir insan ağanına bir saniyede gelir.

Ruhun “indi ilahi”de olması; “emr alemin”den olması… Yüce Kitabımızda Allah’ın “ruhumdan nefy yettim,” diye emretmesinin en önemli nedeni: ruhun sonsuz kudretini bize anlatmak içindir. Yani ruh, Allah tarafından: “git, bedene gir!” diye ikinci emri aldığı zaman, intikal ettiği toprak noktasındaki bir tek genetik şifreyi saniyede bir insan haline getirecek kudrete sahiptir.

Ruh Cereyanıyla Genetik Şifrenin Açılması

Yani, ruhu bir cereyana benzetin, bir ışına benzetin, bir görüntüye benzetin… Kudreti o kadar şiddetlidir ki; bir genetik şifreyi saniyede insan kılığına getirmek hassasına haizdir. Bunu daha iyi, kademe kademe kavramak için; bugün yine biyolojiden biliyoruz ki; bir genetik şifrenin açılması belli sürelere tabi iken… -Ki onlar haftalık sürelerdir; çünkü biyoloji kameri aya göre ayarlıdır. Mesela bir canlı üç haftada olur… Bir canlı beş haftada olur… Bir canlı onsekiz haftada olur… Biliyorsunuz insan canlısı kırk haftada olur. Eskiden, bir zaman şemsi aylara çevirerek bunları dokuz ay, on gün gibi tabirler kullanıyordu ama şimdi bilimden tamamen kalktı çünkü hücrelerde (bugün kanser ilacı bile kullanırken hafta hesabıyla verilir. Yirmi bir günde, ondört günde, yirmisekiz günde verilir) kameri aya tabidir.- İşte, bir genetik şifrenin açılması belli bir zaman sürecine; özellikle hafta tarifesi üzerinden bağlı olduğu halde bugün radyoaktif maddelerle yaptığımız deneylerle, beş senede büyüyecek bitkiyi iki saatte büyütebiliyor… Yani, bir radyoaktif etki dahi, bir genetik şifrenin meydana gelmesini büyük ölçüde etkilerse “ruh” gibi sonsuz kudrete haiz; Cenab-ı Hakk’ın emriyle, sonsuz kudrete haiz bir kuvvetin, bir genetik şifreyi bir saniyede açması filan sorun değildir.

Ruhun bu kudretini cennet cehennem bahsinde ve insanlar dirildikten sonra kıyametteki o cümbüşte, o kargaşalarda çok iyi gözlemek lazım. Bakınız, kıyamette mesela dağlar hallaç pamuğu gibi atılacak… Denizler kaynayacak; bütün her şey (cazibe) irtibatını kaybettiği için havalanıp havalanıp yere düşecek… Peki, bir insanın dirildiğini kabul edin; havalanıp yere düşerse yeniden ölecek gibi gelir, bizim bugünkü kavramlarımız dolayısıyla. Hâlbuki ruh oraya takıldıktan sonra öyle bir kudrettir ki o, ölüm yoktur artık ona.

Ruh, Kıyamette Bütün Kudretiyle Gelecek

Bu dünyada ruh anne rahminin onuncu haftasında yani, iki buçuk aylıkken; bebek bize intikal ettikten sonra geçici bir süre o bedene bağlıdır. Yani ölümlü bir bedene bağlı olduğu için; ruhun kudretini Cenab-ı Hakk bize müşahede ettirmiyor. Ama ruh müstakil olarak ölümsüz göreviyle, kıyamette geldiği zaman; bütün kudretiyle gelecektir… Bütün kudretiyle geldiği için de o beden için artık ölümlülük yoktur. O bedendeki hücrelerin, moleküllerin herhangi bir tanesindeki bağlantının kopması olayı yoktur. Kopmadan, ruhun kudreti onları tekrar eski cazibesinde tutacaktır.

Kıyametin ana unsurları üzerinde; ruhun gelip, bedene girip; radifenin çalmasıyla beraber, insanların dirilme olayında ilk seyrettikleri olay: irtibatını, cazibesini kaybetmiş arzın (bütün maddi varlıklarının) uçuşması, havaya fırlamasıdır. Tıpkı: arzın cazibesinden sıyrılan bir roketin içindeki insanlar gibi oradan oraya, oradan oraya uçuşacaktır ama bir taraftan da cazibenin kalkması dolayısıyla arzın büyük parçacıkları, mezarlardan fırlayan insanlar dâhil, dağların pamuk gibi atılması dâhil, denizlerin kaynaması – yanması dâhil… Bunların tümü ciddi olarak bir cazibenin yok oluşunu gösteriyor. Ama buna rağmen insan; bu atılanlar, bu kargaşa arasında ölme şansına sahip değildir çünkü ruh cereyanına bağlanmıştır. O namütenahi bir kudretin, namütenahi bir ilahi iradenin temsilcisi olduğu için o bu mizanseni, bu kargaşa mizansenini yaşayacaktır. Bu yaşamanın en büyük unsuru cazibenin kalkması şeklinde bize görünüyor.

YÜCE KİTABIMIZ KIYAMETİ TAM OLARAK AYDINLATIR

Çünkü Yüce Kitabımızdaki kıyametle ilgili ayetlere fizik ve astrofizik açıdan baktığımız zaman ilk gözümüze çarpan hadise: “cazibenin kalkmasıdır.”

Cazibe kalktığı için denizin suyu içerisindeki oksijenle hidrojenin arasındaki bağ kopacaktır. O bağ koptuğu için deniz suyu oksijenini ve hidrojenini ayrı ayrı kaynatmaya başlayacaktır… O çıkanlar ise alev alacaktır, otomatikman. Çünkü oksijenle hidrojen ayrı ayrı, yan yana gelirse alev alır. Alev alıp su olacak, sudan tekrar ayrılacak… Binaenaleyh, devamlı olarak o denizler kaynayacaktır. Buradan cazibenin kaybolmasını anlıyoruz.

Şimdi daha başka ayetlerden de kıyametteki asıl olayın… Asıl fizik olayın, asıl boyutlar olayının sistematiğini anlayacağız. Zaten Yüce Kitabımızın en önemli yönü: daha önceki dinlerde tarif edilmeyen, bütün ayrıntılarıyla ilahi hükmü; kıyameti tam olarak aydınlatmasıdır.

Kıyamet, Astrofizik Ve Fizik Açısından Nasıl Bir Olay?

Kıyametin bu genel görünüşü içerisinde; acaba astrofizik açısından, fizik açısından nasıl bir olay düşündürür, diye bilim dünyası çok araştırma yaptı. Bendeniz de bunları şöyle bir özetlemek istiyorum size…

Bu görüntü İslami motif açısından; Kuran motifi açısından boyutların yıkılmasını tanımlamaktadır. Çünkü yine bir ayeti kerime de:

“Nasıl ki bu yeryüzünü bir kitabın sayfaları gibi açtık, onları tekrar bir kitabın sayfaları gibi kapatacağız,”

Buyrulmaktadır ki, bu doğrudan doğruya boyutların var olması, yok olması hadisesidir.

Cenab-ı Hakk: Zaman ve Mesafeleri Düreceğim…

Tabii boyut deyince insanın kavraması zor bir konu ortaya geliyor. Burada şu kadar özetlemek istiyorum: “boyut dediğimiz hadise: boy, en, derinlik gibi bir takım mesafeler… Ve bunların içerisinde bir de zaman” vardır. Çünkü zamanın da artık bir boyut olduğu kesin olarak bilinmektedir. Zamanın boyut olduğu keyfiyeti 1.250, 1.270 sene evvel “Horosanlı Cabir” isimli ünlü Türk matematikçisi tarafından söylendiği halde kimse üzerinde bile durmamış; ta bundan elli sene evvel “Einstein” tarafından zamanın boyut olduğu anlaşılmıştır. Demek ki; boyutlar, deyince zaman ve mesafe gelir hatıra. O halde;

Cenab-ı Hakk: “Zaman ve mesafeleri düreceğim,” demektedir.

Zaman ve mesafelerin dürülmesi; cazibenin ortadan kalkmasıyla başlar…

İşte, cazibe ortadan kalktığı zaman: denizlerdeki moleküllerin, hidrojenin, oksijenin ayrılıp, tekrar birleşip yanması; dağların cazibesini kaybettiği için havaya bir hallaç pamuğu gibi atılması; her şeyin yerle bir olması gibi bir takım keyfiyetlerin meydana gelmesi otomatikman diziliyor.

Astrofizikle İç İçe Kuran Tanımları

Şimdi burada çok daha önemli Kuran tanımları vardır ki; astrofizikle iç içe, akıl almaz mucize niteliğindedir.

  • VAHŞİ HAYVANLARIN DİRİLMESİ: Bunlardan en önemlisi: kıyametin sıra ile tanımı olan Sure-i Tekvir’deki “vuhûşun” (Kur’an-ı Kerim: 81;5) dirilmesi. Yani; vahşi hayvanların… Korkunç vahşi hayvanların dirilmesi keyfiyetidir. Sure-i Tekvir’de “güneşin karardığı (kara bir nokta gibi olduğu), yıldızların parlaklığını kaybettiği, dağların yürüyüp dağıldığı ve terk edilmez sanılan her şeyin terk edildiği,” diye ilk tanımını getirdiği dört ayetinde tamamıyla manyetik etkilerin, boyutların yıkılış manzarasını anlatmaktadır. Ve arkasından da, hemen “vuhûşun dirilmesi” tanımı gelmektedir ki, bu tanım en son aşağı yukarı sekiz on sene içerisinde kara delik haline gelip de bütün manyetik etkilerini, boyutlarını kaybeden evren noktalarında zamanın tersine dönmesi olarak tarif ediliyor.

Yani, kıyametteki bir görüntü de (hani şu jeolojiden bildiğimiz, eski çağlardan bildiğimiz) dinozorlar gibi arzın geçmişine ait bir takım yaratıkların tekrar sahnede görünmesi…

Bu “zamanın tersyüz” olmasına bağlı bir hadisedir ki; bu tamamıyla (black holes dediğimiz) kara deliklerin arzla ilgisini gösteren çok önemli bir Kuran Mucizesidir. Yani, arz irtibatını kaybettiği zaman boyutlar yıkılırken (arzın içerisindeki zaman boyutu da yıkılırken) tersine dönerek; başından sona hızlı çevrilen bir şerit halinde dönecektir, zaman boyutu… Adeta tersine sarılan bir sinema şeridi gibi… İşte o sırada, bizim en çok gözümüze batacak şey: arzın geçmiş zamanlarındaki (o dinozorlar devrindeki) dev vahşi hayvanlardır ki; Kuran, bunu kıyametin beşinci kademesi olarak bildirmektedir, Sure-i Tekvir’de.

  • DENİZLERİN KAYMASI: Ve bundan sonra meydana gelecek hadise denizlerin kayması şeklinde ifade edilmektedir (arz ettiğim gibi: oksijenle hidrojenin yeniden yanıcılık kazanması dolayısıyla).
  • RUHLARIN BEDENE GİRİŞİ: Ve ondan sonra, ruhların bedene girişi… Demek ki; ruhların bedene girişi sırasında bu hadiseler böyle yıldırım hızıyla geçecek.
  • GÜNEŞİN KARA DELİK HALİNE GELMESİ: Yalnız bunlardan bir tanesi, güneşin kara delik haline gelmesi olayı; ruhlar daha dirilmeden evvel meydana gelecek ki, ruhlar dirildiği zaman güneşi kara delik olarak görecek.

Çünkü kör bir nokta olarak (surenin ismini aldığı, kör bir nokta olarak) güneşi göreceğiz. Güneşin bu hale gelmesi; boyutların arzdan ve çevresinden kaybolması anlamına geliyor ki tamamen, bugün uzayda, hemen hemen her galakside tarif edebileceğimiz bu şekildeki kara delik olaylarının, o mıntıkadaki bütün boyutları tersine çevirerek yok ettiği ve artık oradaki fizik bağlantıların kaybolduğu anlamınadır.

  • KARANLIK HÂKİM OLACAK: Yine, Sure-i Tekvir’de bu şey; daha çok Sure-i Hadid’de ve Vakıa’da geçer… Mutlak bir karanlık hâkim olacaktır… Bu kargaşadan sonra; yani boyutlar kopup bittikten, manyetik cazibe ortadan kalktıktan sonra mutlak bir karanlık meydana gelecektir… Kıyametin çok önemli bir vasfıdır.

Bu karanlıkta her hangi bir ışığı yakalamamız mümkün değildir çünkü ışık dediğimiz şey bildiğiniz gibi mesafelere tabidir. Bir ışığın var olması için bir mesafeye, bir zamana ihtiyacı vardır… Bir titreşim anına ihtiyacı vardır. Zaman ve mekân yok olduğu için kıyametin bu tablosunda mutlak bir karanlık meydana gelecektir.

Böyle bir mutlak bir karanlıkta Cenab-ı Hakk’ın hitabı işitilecektir… Allah, kullarını huzuruna davet etmektedir. Bu hitabın içerisinde, mutlak karanlıkta hiç kimse nereye gideceğini bilememekte; tam bir uzay kaosunda, bir uzay karanlığında kalmış manzaradadır.

Her Devirde Yeni İnzal Olmuş Gibi

“Cenab-ı Hakk’ın tarif ettiği bu kıyamet tablosu (hâşâ!) sanki şu anda, kuran bugünkü astrofiziğin çizgileri içerisinde neşroluyormuş gibi, inzal olmuş gibi intiba vermektedir. Çünkü bütün bu bilgilerin tümü o kadar çok fiziğin, astrofiziğin içerisindedir ki; bunu değil ondört asır evvel, neredeyse yirmi sene evvel inzal olduğuna bir dışarıdaki kâfir tarafından inanılması mümkün değildir… Ancak: “şimdi inzal oldu,” diyebilir. Zaten, Kuran’ın bir büyük mucizesi: her devirde yeni inzal olmuş gibi bir tazelik taşımasıdır. İşte bu tazeliği, kıyamet bahsinde de çok açık ve barizdir; sanki şu anda inzal olmuş gibi…

Müminlere Nur Vereceğim

İşte! Bu mutlak karanlığa bir çare arayacaksanız… Fizikçilere sorsanız: peki, nasıl bir yol bulacağız, ışık bulacağız? Fizikçiler size diyecekler ki: burada ışık yoktur çünkü mesafeler bitmiştir, zaman bitmiştir.

Yüce kitabımız bunun cevabını veriyor ama… Diyor ki: ben müminlere bir nur vereceğim… Başlarına, ayaklarına, vücutlarına imanları nispetinde; güzellikleri nispetinde bir nur vereceğim. Nurun, diğer ışıktan farkını da tanımlıyor, Cenab-ı Hakk:

Nur zaman ve mesafeye tabi olmadığı için boyutlar yıkılmış da olsa, her yerde tecelli edebilir… İşte! Ancak o nur sayesinde müminler Cenab-ı Hakk’ın huzuruna gruplar halinde intikal edeceklerdir. İnanmayanlar ise sıccinin yani, cehennem kompüterinin cazibesiyle ihsanen, huzuru ilahiye bir anafor gibi sürüklenecektir… Müminler bir merasim törenine gelen nazlı insanlar gibi huzuru ilahiye geleceklerdir; çünkü başlarında nur projektörü takılmıştır.

Bunlar dahi fiziğin bütün inceliklerinin içerisinde seyredilebiliyor, Kuran’ın tanımladığı bu kıyamet şeyinde…

MÜKÂFATLARIN VERİLECEĞİ SAFHA

Bundan sonra biliyorsunuz “Mahkeme-i Kübra” dediğimiz, Allah’ın hesap sorma; yeryüzündeki yaşamları boyunca yaptığı imtihanlarda aldığı notların mükâfatlarının verileceği safha başlar… Ki, Mahkeme-i Kübra da akıl almaz bir kompüter sistemiyle, bütün hayatımızın en ince ayrıntılarıyla beraber tamamen banda alınmış; her yanıyla, inkârı mümkün olmayan bütün kayıtlarını taşımaktadır. Bu kayıtların hesabında çeşitli ayeti kerimelerden toparladığımız hüküm şudur:

  1. İLLİYUN KOMPÜTERİ: Bu kayıtlar dolayısıyla (çok müspet olan kayıtlarla çok menfi olan kayıtlar) birisi cennetin “illiyun kompüterinin” etkisi ile anında cennete intikal edecektir. O mükemmel kullar, eksiksiz kullar Mahkeme-i Kübra’da her hangi bir terazileşme işi, bir denge, günah ve sevap dengesini meydana getirmeden; kompüterde birtakım hesapların sonuçlarını beklemeden (o kadar mükemmeldirler ki; bunların başında tabii şehitler gelir) otomatikman cennete intikal edileceklerdir. Çünkü bir başka ayeti kerime’de Cenab-ı Hakk, illiyin de kayıtları olanların, illiyine mütemadiyen kayıt yaptıranların otomatikman oraya zaten intikal edeceklerini bildirmektedir. Sanki bir cazibe; o müspet cennet cazibesi, mahşerdeki o kıyamet kalabalığı içinden kendi kompüterine, kendi kaydını yaptırabilmişleri otomatik olarak cazibesine takıp götürecektir.
  2. SICCİN KOMPÜTERİ: Aynı hadise cehennem için de mevzu bahistir… Cehennemin de “sıccin kompüteri,” aynı şeklide mutlak günahlarla yüklenmiş kişileri otomatikman kendi kompüterinin cazibesine tabi tutacaktır.

Yani, bu mahşerin kalabalığında iki grup: mutlak cehennem sıccininde belli dozu tutturan günahları temsil edenlerle; cennette, belli sevabın ve insan güzelliğini temsil edenler otomatikman bu mahşerin içerisinden ayrılmış olacaklardır… Birisi azap çekmeye, birisi mükâfat görmeye…

Mahşerde Bekleyiş

İnsanların mahşerde bekleyişleri… Kendi hesaplarının, bu şaşmaz ilahi adaletin ve aynı zamanda mutlak ilahi merhametin büyük kompüter kazanında çıkacak sonuçları beklemekle; bu sonuçlarla cezayı veya mükâfatı görmek, oralara intikal etmek safhasıdır. Bu safhalarda gerek pek çok hadis-i şerifler, gerekse ayeti kerimelerde de bildirildiği gibi birçok şefaat müesseseleri işleyecektir.

Şefaat Müessesesi

Yani; cennete gitmenin dozunu tutturamayan, buraya yakın olmasına rağmen götürdüğü günahların fazlalığından dolayı bir cehennem macerası geçirmesi gerekenler bekleşirken; bir şefaatle tekrar cennete intikal edebileceklerdir; yine, çok ağır suçluluk içerisinde olanlar da (ama bu ilk cehennemin sıccin kompüterden gelen anaforla çekilenleler dışında kalan)… Burada hesapları görülen kimselerin de biliyorsunuz ki Efendimizin hadis-i şerif emrinde bildirdiği gibi:

“Gönlünde bir hardal tanesi kadar imanı olan cehennemde mutlak kalmaz.”

Binaenaleyh, onların; orada bu hesap grubu içerisinde kalanların da hiçbir zaman ilahi rahmetten ötede muamele görmeleri mümkün değildir.”

AHİRET SİSTEMİNE GEÇİŞ

Şu halde, kıyametin bu fazından sonra artık buradaki boyutlar bittiği için bambaşka bir boyutlar sistemine intikal edeceğiz. Yani bu boyutun bitmesiyle beraber sahifenin bir başka yüzü dönecek. İşte, bu başka yüzü döndüğü zaman; cennet cehennem kavramları içerisinde asıl ahiret dediğimiz, büyük boyut sistemine geçmiş olacağız. Bu boyut sistemlerini iyice fark edip, anlayabilmek için önemli bir takım tanımlar getirmek istiyorum size…

Yeryüzünde mesafeler ve zamana bağlı olan boyutlarla, kısmen yeryüzünü etkileyen fakat evrende (genelde çok önemli olan) bir boyut vardır; manyetik boyuttur, o.

MANYETİK BOYUT: cazibelerin, uzayda dönen galaksilerin ve çeşitli varlıkların birbiri etrafındaki ilgileri temsil eden bir boyuttur.

Bu manyetik boyutun sona ermesi halinde hiçbir şey kalmaz! Onun için “kıyametin bu safhasında” manyetik boyut devam etmektedir. Ta ki, kullar bütünüyle cennete veya cehenneme ayırt edilene kadar bu manyetik boyut devam edecektir.

Bu manyetik boyuttan sonra ancak yeni bir boyut sistemine geçeceğiz ki, o boyut sistemi (manyetik boyutu beşinci boyut, dersek) altıncı, yedinci, sekizinci boyutlardır ki; o boyutlarda cennetin koşullarını, cennetin varlığını görebileceğiz…

KIYAMET NE ZAMAN KOPACAK?

Biliyorsunuz, bütün insanlar zaman boyu içerisinde kıyametin ne zaman kopacağını; en az, nasıl olacağını merak etmişlerdir.

Kıyametin ne zaman kopacağına dair Cenab-ı Hakk’ın Yüce Kitabımızda verdiği emir sarihtir:

Kimse bilemez! Yalnız ben bilirim, diyor kıyametin gününü, saatini… Ve hatta bunu saat olarak, an olarak vurgulayarak; yalnız ben bilirim, diyor Cenab-ı Hakk.

Kıyamet Sathı Mahayili

Ancak kıyametin meydana geleceği ve kıyametin çok yaklaştığına dair Efendimizden yansıyan pek çok hadisler vardır. Bunların da bir kısmı çok kuvvetli kaynağı olan hadislerdir. Bir kısmı kaynak itibari ile zayıf; itibarı, yani inanılıp inanmamakta bir nevi muhayyer olunan hadisler de vardır. Ama biz kuvvetli olan hadislerin ışığı altında kıyametin saatine doğru bir yaklaşımı size anlatmak isteyeceğim ancak bir şeyi hatırdan çıkarmamak lazımdır:

“Fahri Kâinat Efendimiz ahir zaman peygamberidir. Binaenaleyh, Efendimiz yeryüzüne teşrif ettiği ân son çağ başlamıştır. ‘Her ân kıyamet sathı mahayiline’ girmiştir, beşeriyet.”

Efendimiz, bu sath-ı mahayilde bütün insanları yanlışlıklar kaosundan kurtarmak üzere merhametiyle, kendisinden önce gelen dinin sapkınlarını, Allah’la irtibatını, inancını kaybetmiş insanları rahmet şemsiyesi altında toparlamıştır.

Ahir Zaman Başlamıştır

Binaenaleyh, kıyamete kadar da Cenâb-ı Hakk’ın “Ve mâ erselnâke illâ rahmetel’lil-âlemin” sırrı devam edecektir.

Yani, Efendimiz kıyamete kadar merhametiyle insanları kaosa gitmekten, ahiretin zor çıkmazlarına düşmekten kurtarmaya devam edecektir ama unutmamanız lazım gelir ki: Efendimiz yeryüzüne teşrifiyle beraber ahir zaman başlamıştır…

Ahir zamanın başlamış olması, kıyametin her ân gelebileceğini gösterir.

Kıyamet Belirtilerinde Hassas Noktalar

Efendimizden uzaklaşan her saat kıyamete daha yakın, bu da aşikâr… Ancak burada bir nüans vardır: kıyamete doğru yaklaşım, daha doğrusu kıyametin kendi sırrı içerisinde bir takım insan yanılgıları; toplum yanılgıları her zaman söz konusudur.

Meselâ: insanların devamlı surette zulmün peşinde koşmaları, ahlaksızlığın peşinde koşmaları kıyamete yakın devrin belirtileri olarak intikal etmiştir ama “bu belirtilerin bir tanesine bakarak” kıyamet geldi demek mümkün değildir. Biliyorsunuz ki, rüşvet olayı kıyamet belirtilerinden sayılır. Ama Fuzûli, ta beş yüz küsur sene evvel “Selâm verdim… Rüşvet değildir, diye almadılar” diyor. Demek ki bu olay, taze bir olay değil…

Bir de, bu kıyametin zamanı üzerinde düşünürken hep hatırımızda tutacağımız temel kıyametin belirtileri vardır; değişmez belirtileri:

  • BÜYÜK SAVAŞ: İnançsızlarla, azalmış olan inançlılar arasındaki büyük bir savaş, büyük bir mücadele gibi… Bunlar kıyamete yakın, inkârı mümkün olmayan kesin belirtilerdir.

Demek ki; kıyametin şuandaki belirtileri, işte çeşitli isimlerle, çeşitli kitaplarda üzerinde durulmuş tanımlar vardır:

  • MEHDİ: Yani, insanlara yeniden hidayet verecek, doğru yola götürecek bir zatın gelmesi ve İslâmları çadırının altında toplaması…

“Hz. İsa’nın Müslüman olarak yeniden gelip Mehdi’yle işbirliği kurarak, Hıristiyanları İslâm çadırının altına davet etmesi…” gibi hadiseler kıyamete yakın yılların inkâr edilemeyen belirtileridir.

Kıyamete Ait Belirtileri Mübalağa Etmişiz

Ne var ki, kıyamete ait belirtileri hep mübalağa etmişiz. Her çağ kendine ait belirtileri, kıyamet belirtisi gibi görmüştür:

Hemen hemen beş yüz senedir, altı yüz senedir… Hatta yedi yüz senedir birçok büyük âlimlere “Mehdi” denmiştir; tamam… Kıyamet geliyor… Bu da işte Müslümanları kurtaracak adam, denmiştir. Hâlbuki bunlar kendi kendimize vereceğimiz isimler, kendi kendimize tahminlerle olacak hadiseler değildir. Çünkü Mehdi’nin özelliği: Mutlak ilim sahibi olmasıdır. Fiziğini, kimyasını, biyolojisini; bütün sosyal bilgilerini en iyi bilen adamdır ki; karşısına çıkan bütün dinsiz grupların yapacağı mücadeleyi aynı şekilde yenebilsin…

Kalkıp da bir insanın herhangi bir sahada, bilimde biraz sivrilmiş olması “onun Mehdi olmasını gerektirmez!” Bunlara çok dikkat etmek lazım… Hassas noktalar diye arz ediyorum.

Kıyametin Zamanı Açısından Şifreler

Bunun ardından yine, özellikle üzerine duracağımız hadise: kıyametin zamanı açısından, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği birtakım şifrelerdir… Bu şifreler nelerdir?

  • HAKİKAT GÜNEŞİ GÖRÜLMEZ: Biraz önce bahsettiğim, Sure-i Tekvir’de meselâ: güneşin kör bir nokta olması ve yıldızların solmasını büyük İslam mutasavvıfları tanımlarken diyorlar ki: kıyamette bu vardır. Kıyamete yakın günlerde de “Hakikat güneşi görülmez olacaktır…” Yani, insanlar hakikate rağbet etmeyeceklerdir. Yüzde yüz hakikat olduğu halde insanların kendi gözündeki körlük o hakikati görmeyecektir… Bu bir kıyamet belirtisidir.

Yıldızların soluklaşması, sönmesi de hakiki ilim adamlarının rağbet görmemesidir. Hakiki ilim adamlarına inancın, rağbetin zayıflamasıdır. O, bir nevi insanların iç dünyasındaki gözlerinin solgunluğudur ki: «kıyametin belirtilerinin en büyüklerinden bir tanesi kabul edilmiştir.»

Mutlak ilme ama böyle uydurma evrimci uydurukçulara değil… Mutlak ilme karşı herhangi bir şekilde, cemiyetin ve cemaatlerin rağbeti azaldığı zaman, bu bir kıyamet belirtisidir.

  • DİRİ DİRİ GÖMÜLEN KIZLAR: Yine, Yüce Kitabımız’da bildirilen, meselâ aynı Tekvir suresinde: Diri diri gömülen kızların hesabının sorulması olayında da… İnsanların imanlarını yok edecek fonksiyonların artması… Ki; bu da kıyamet belirtileri arasındadır. Hatta bir zamanlar ateistlerin, Marksistlerin inananları öldürmesi bu tarz bir belirti olarak sayılmıştı ama ayet-i kerime’nin mutlak anlamına uymuyordu. Mutlak anlamında; imanları ile beraber gömülmesi… Yani, imanlarını da almak, imanları ile beraber gömmek olayı vardı. Onun için mutlak mânâsına uymuyordu.

Binaenaleyh, bir takım belirtiler gerçekten vardır. Ama bunları ortaya koyarken gerek ayetleri, gerek hadisleri hemen çağımıza yakıştırmamak lazım gelir! “Onun için, bu bahsin başında dedim ki sizlere: Zaten Efendimizin zuhuru ile ahir zaman başlamıştır.”

Binaenaleyh, bir takım belirtilerin mutlaka kıyamette olduğu kadar net değil; zamanımızda da olması mümkündür. Nitekim Marksist ateistlerin çeşitli katliamları gibi… Ama bu katliam tam ayetin ifade ettiği mânâ mahiyetinde değildir. Çünkü bir yanı siyasidir… Hâlbuki asıl; böyle bir katliamı “sırf imana karşı, sen inandığın için seni öldürüyorum” mahiyetinde olması lazım gelir.

Muhyiddin-i Arab-i’nin İstihracı

Bütün kıyamet belirtilerinin ötesinde çok önemli bir şeyi zikretmek istiyorum: bu kıyametteki, bu belirtilere yakın günlerde; bilhassa kıyametin belirtileri konusunda biliyorsunuz Muhyiddin-i Arab-î Hazretlerinin pek çok istihracı vardır…

İNANANLARIN ALTIN ÇAĞI: Bu istihraçları istikametinde düşündüğümüz takdirde, mesafeli çağlar gelecektir ki; bu çağlardan bir tanesi “inananların altın çağı” anlamına gelen, içinde bulunduğumuz çağdır. Aşağı yukarı 1980 de başlayıp, takriben 2020 veya 2010 yılına kadar süreceği tahmin edilen; inananların bir altın çağıdır.

Onun için kıyamet belirtilerini (şu dile getirdiğim bölümü içerisinde) hatırınızdan hiç çıkarmayınız ki; Sure-i Duha’nın emrettiği parlak “leyli secâ” da, yani, çok karanlık zulmet bir devrinde yeniden İslam güneşinin parlaması olayı şu içinde yaşadığımız çağın zaman dilimine aittir. Ki, bu inşallah 2010, 2020 yılına kadar tahmin ediliyor süreceği… Bu devirde böyle bir kıyamet beklemek mümkün değildir. Çünkü kıyametin genel motifine, genel yapısına, temel Efendimizin tanımlarına ters düşer.

Kıyametin Peşinden Koşmayacağız

Şu anda biz, insan olarak kıyameti tecessüs etsek bile, lüzumsuz yere onun peşinden koşmayacağız… Bu kıyamet gününü tayin etmek yüzünden pek çok yanlışlıklar yapılmıştır. Meselâ:

Birinci cihan savaşında Osmanlı imparatorluğunu parçalamak isteyen güçler, İstanbul’da büyük rivayetler yayarak: “kıyametin artık geldiğini, hakiki ilim adamlarının evine çekilip ibadet etmesi lazım geldiğini, olaylara karışmamasını…” o kadar telkin etmişlerdir ki; adeta Osmanlı İmparatorluğu çökerken son anında, ilim adamları köşeye saklanmakta bulmuşlardır kendilerini. Bu, tamamen bilinçli olarak imparatorluğu çöktürmek için yapılan bir telkinattır.

Bunun gibi kıyametle ilgili şeye kendimizi kaptırmamalıyız. Unutmamalıyız ki Efendimiz; «kıyamete bağımlı olmayın» diyor bize… Yani; «yarın kıyametin kopacağını bilseniz bir ağaç dikin» diyor… Bu ne demektir? Siz kıyamete bağımlı olmayın! O ilâhi bir tasarruftur ve kıyamet olayı müminler için ibretle, haşyetle hatta hasretle beklenen bir büyük senaryodur.

Bir mümin bu günü görerek; kıyameti görerek bir kâfir gibi telaşa düşmek, azap görmek durumunda değildir. Aksine yaptığı ibadetlerin, yaptığı iyiliklerin, Cenâb-ı Hakk’a yakınlığının ilk mükâfatı: cennetten önce kıyametteki o seyirdir. Çünkü biliyorsunuz ki; kıyamette inanan insanlar, bu kıyamet anaforunun korkunç mizanseninin içerisinde morali yükseltilen ve onlara “siz bunu seyredin, işte size vaat edilen mutlu günlerin başlangıcı olan kıyamet geldi” diye özel melekler gelip, müminlere telkinat yapacak.

Onun için; bir müminin kıyametin peşine düşmek; “ne zaman olacak, nasıl olacak, belirtisi geldi mi?” demesi ancak kendisinin imanını telef etmeye azimli olan “şerlerin” işine yarar. O şerler, onları telkin ederek, onların iç dünyasındaki güzellikleri alır…

Şu halde kıyametin bütün ayrıntıları ile beraber sezilmesinde, bilinmesinde bizim için bir fayda yoktur…

DUHA DEVRİ

Ama önemli olan ana noktaları; insanların hakikatten kaçıp, bilim adamlarına rağbetlerini kesmesi ve güneşin batıdan doğması… (Bunu Muhyiddin-i Arab-i Hz.leri biliyorsunuz; batı dünyasında İslâmiyet’in yayılacağı biçiminde yorumlamıştır. Onu da bizim âlimlerimiz, Muhyiddin-i Arab-i Hz.lerinden tercüme ederken “Batı’da yeni bir İslâm Devleti kurulacak gibi anlamışlardır” ki, belki haklı tarafları da vardır… Ama Muhyiddin-i Arab-i Hz.lerinin asıl kast ettiği olay: batıda, batıdaki İslâmiyet’in gelişmesidir.) Yani oradaki insanın İslâmiyet’e rağbetidir ki; bu da “Duha devri” içerisinde meydana gelecektir. İşte bu içinde yaşadığımız çağ budur.

Gerçi, Ortadoğu’daki birçok hadiseler batıda İslâmiyet’in genişlemesine bir nevi fren olmuştur; Irak – İran savaşı, yeni başlamış olan İslâmi cereyanlara büyük tökezleme getirmiştir. İnsanları, adeta İslâmiyet’in görüntüsünden, motifinden ürkütür hale getirmiştir…

Ama siz de bu günkü şartlar içinde görüyorsunuz ki; artık bütün yanlışlar tasfiye edilecektir.

Cenâb-ı Hakk’ın İslam’lara Vereceği Mükâfat

Allah’ın, Duha lütfu keremi ile gerek Ortadoğu’da, gerek dünyada İslâm ihtiyacı kaçınılmaz bir şekilde gönüllere yansıyacaktır. Çünkü İslâm ihtiyacını siyaset sananlar büyük bir yanılgı içindedirler, o gönüllerde bir huzurdur; herkes bu huzuru, bu önümüzdeki dünyanın içerisinde alacak.

Bu, kıyametten önce Cenâb-ı Hakk’ın İslâm’lara verdiği bir mükâfat olacaktır.


Bu yazı, sevgili Hocamız Haluk Nurbaki’nin özel olarak kayda alınan sohbetinin kaleme alınmasıyla hazırlanmıştır.

ALINTI VE KOPYALAMA: "NurbakiMektebi.com" ticari maksat gütmeyen, tamamen gönüllü katılıma açık bir iştiraktir! NurbakiMektebi.com'da, Haluk Nurbaki'nin umuma açık şekilde yapmış olduğu sohbetleri, vaazları, radyo ve televizyon programları kaleme alınarak yayınlanmakta; gazete ve dergi yazıları, ticari dağıtımı durmuş ve devam eden kitaplarından alıntılar kaynak gösterilerek yayımlanmaktadır. Bu bağlamda yayımlanan içeriklerin ulaşılabilir olması asıl gayemiz dâhilindedir; hakları saklı değil, tamamen açıktır. Ancak, alıntı ve kopyalama yapacağınız içerik sayfasına "bağlantı" vermeniz ve/veya "kaynak" göstermeniz zorunlu olmakla beraber, "ticari maksatlı yayınlarda" içeriğin tamamı veya bir kısmı hak sahiplerinden yazılı izin alınmadan kullanılamaz!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir