Kanser ve…

Modern Fizik ve Allah İnancı
Modern Fizik ve Allah İnancı

Cenab-ı Hak’kın varlığına ve O’nun muhteşem kudretine en ilginç gözlemlerden birisi de kanser hücresinin macerasından geçer. Bilim adamları yıllar boyu kanser hücresinin vücutta nasıl teşekkül ettiğini ve neden bazı insanların kansere yakalandığını, araştırdılar. Biliyorsunuz ki bir türlü neticeye ulaşılamadı. Ancak kanseri kolaylaştırıcı sebeplerle kansere yakalanmayan insanların varlığı mukayese edilirken bir noktada çözüme ulaşıldı. Bu sorunun çözümü aynı zamanda Amerika’da patoloji dalında araştırma yapan bir doçentin ilginç bir tezi açıklamasıyla gözlere çarpar oldu. bu tezi şöyle açıklayabiliriz:

İnsan vücudundaki hücrelerin bir kısmı doğurma kabiliyetine sahip, bir kısmı değildir. Mesela kas, sinir, kemik hücrelerinin böyle bir kabiliyeti yoktur. Kas hücreleri doğurma kabiliyetine sahip olsaydı insanın kasları acaip şekilde şişmeye başlar ve vücut garip bir görünüm alırdı. Ama bazı hücreler de vardır ki bunların doğurma kabiliyetine sahip olmaları şarttır. Tıpkı kemik iliğindeki ve derideki hücrelerde olduğu gibi. Deri her zaman yırtılma ihtimaliyle karşı karşıya olduğu için bu kabiliyetten mahrum olması durumunda kendisini yenileyemezdi. İşte bu doğurgan hücreler kendi kendilerini yenilerlerken yani “Mitoz” dediğimiz hadise meydana gelirken genlerinde, başka ifadeyle şifrelerinde bir aksama olursa ortaya hasta veya bozuk bir hücre çıkar. Kanserin bir tarz ifadesi de budur. Mesala kan kanserinin başlaması kan hücrelerinin birden bire sapık bir şekilde ortaya çıkması demektir. Bu durumda yeni doğan hücre anne hücrenin özelliklerini almayarak acaip bir canavar gibi kendi neslini yiyen bir yapıya sahip oluyor. Bunun sebebi hücrenin genetik şifrelerinin bozulmasıdır.

Normal bir insan her zaman bu tehlike altında olursa herkesin hiç değilse yüzde 70 ihtimalle kanserli olması gerekir. Hâlbuki dünya istatistikleri gösteriyor ki kirli havadan tutunuz da yabancı kimyasal maddelere, gerilimlere kadar bütün kanser hazırlayıcı sebeplere rağmen insanların ancak yüzbinde 300ü ya da binde 3′ü kanser oluyor. Geriye kalan insanlar kanser tehlikesini atlatabiliyorlar. Bu tehlikenin nasıl yok olduğu incelendiğinde bahsettiğimiz tezin akıllara durgunluk veren sırrı ortaya çıkıyor.

30 bin şifre

Vücudun herhangi bir hücresi doğum yani “Mitoz” yapacağı zaman vücudun savaşçı hücreleri dediğimiz “Lenfosit hücreleri” o hücrenin çevresinde bir yarım daire çiziyorlar. Eğer hücre annenin aynısıysa çekip gidiyorlar. Ancak değilse, yani çıkan hücre anneden farklı, sapık bir hücreyse derhal öldürüyorlar. Peki “Lenfosit” dediğimiz bu küçücük hücre karşısındaki hücrenin annesine benzeyip benzemediğini nasıl teşhis ediyor?

Organ nakilleri sırasında anlaşıldı ki insan vücudunda 30 bine yakın şifre var. Her hücrenin şifresi değişik. Bu sebeple bir insana organ nakli yapıldığında şifreler tutmazsa normal olarak vücudun ürettiği “Lenfosit hücreleri” gelir ve nakledilen organı öldürürler. Düşününüz ki 10 mikronluk bu minik hücreler 50 gramlık bir organı ne yapıp ne edip parçalıyor ve öldürüyorlar. Bu ameliyeden de anlaşılıyor ki, vücutta meydana gelen bir yanlış hücrenin, diyelim ki bir kanser hücresinin imha edilebilmesi için “Lenfosit hücreleri”nin süper kimyager olmaları lazım gelir. Doğan hücrenin genetik şifrelerini inceleyecek ve şifreler anneye uymuyorsa imha edecekler. Bu yabancı bir organ olduğu gibi bir kanser hücresi de olabilir. Bu konuda yapılan araştırmalar şunu göstermiştir ki kanda yapılan veya bazen başka organlarda da yapıldığı iddia edilen “Lenfosit hücreleri” hafızalarında 30 bin şifre taşıyorlar. Herhangi bir yeni doğmuş hücrenin karşısına geçtikleri zaman bu şifrelere bakıyor, hiç birisi tutmuyorsa “Öleceksin” deyip öldürüyorlar.

İşin daha hayret verici noktası bu sapık hücrelerin öldürülüş biçimindedir. Eğer bu lenfosit dediğimiz hücreler diğer hücreyi veya mikrobu öldüren zehirlerini salgı şeklinde vücuda yaysalardı hergün kendi hücrelerimiz kendi hücrelerimizi öldürürlerdi. Bunlar zehirli silahlarını şifreleri tutmayan hüc­relerin derilerine yani zarlarına yapıştırıyorlar. Üstelik yüce yaratıcı bu zehirli silahları bu hücrelere de vermiyor. Silahları başka hücreler taşıyor. Adeta askerlikteki Or-Donat şubesi gibi silahları taşıyan ayrı bir şube var.

Bunlara “B Lenfosit” deniliyor. “T Lenfosit” dediğimiz vurucu güç ise gerekli miktarda silah alıyor ve bununla işe çıkıyor. Yabancı hücre ya da mikrobu görüp kendi zarını onun zarına değdirdiği zaman karşısındakinin yaşama şansı yok. Çünkü o kadar şiddetli bir silahı var ki bundan kurtulmak mümkün değil.

Ve koruma

Bu maceranın asıl önemli yanı bir insanın normal olarak tüm mikroplara ve kanser hücrelerine karşı korunmuş olarak yaratılmasıdır. Eskiden insanın belli bir hastalık geçir­dikten sonra buna karşı bir korunma sistemi kurduğu sanılıyordu. Halbuki bilhasa kuduz virüsü üstündeki çalışmalar gösterdi ki bir insanın kuduz geçirmesi mümkün değildir, çünkü kuduz olan ölür. Binaenaleyh bir insanın kanında kuduza karşı bağışıklık maddesi bulunamaz. Ama yine kuduz üstüne yapılan çalışmalar göstermiştir ki kuduz virüsünün tüm kuduz yapabilme şansı “Acele sinir hücresi”ne geçmesidir. Eğer bir kuduz virüsü insan vücuduna geldikten sonra “Acele sinir hücresi”ni yakayabilirse o zaman sinir hücresinin zarında süzüle süzüle taa beyne kadar gider ve kuduzu meydana getirir. Ama eskaza lenfosite rastlarsa işi bitmiştir. Lenfositin kuduz virüsünü öldürmemesi mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki kuduz bir hayvan ısırdığı zaman ışınlan yer sinire yakınsa hastalığa yakalanma şansı yüksektir. Mesela yüz, eller sinirlerin bol olduğu yerlerdir. Virüs hemen “Acele sinir hücresi”ne kapağı atar. Sinir sistemi için lenfosit hücreleri yoktur. Bu kadar zehirli bir hücrenin beyinde veya sinir hücrelerinde meydana getireceği problemler biyolojik açıdan hesap edilmiş ve sinir dokusuna lenfosit olmamıştır. Bundan dolayıdır ki herhangi bir mikrop ancak lenfositlere rastlamadan faaliyet yapabilir. Bu durumda lenfositler mikrobun vücuda girdiği mıntıkada düşmanı öldürecek miktarda değillerse veya zehir bakımından güçsüz, hızlı hareket bakımından zayıflarsa ve aksine mikroplar da çok güçlüyse insan kansere veya başka bir hastalığa yakalanabilmededir. Bilhassa salgın hastalıklarda bu olay çok olur. Mesela grip salgınlarında grip mikrobu vücuttan vücuda geçe geçe aşırı derecede beslenmiş, savaşı çok iyi öğrenmiştir. Buna karşılık soğuk havalarda lenfosit hücrelerini taşıyan lenf damarları iyice büzüşür ve herhangi bir bölgeye çok az lenfosit gider. Onun için virüs hem miktar itibarıyla çok, hem de azgın şekilde gelirse insan gribe yakalanır. Anlaşılacağı gibi gribe yakalanmak mikrop kadar biraz da soğuk işidir. Soğuk lenfositlerin miktarını azaltmış olur.

Öyle bir sistem ki

Şu halde insan vücudunun sistematik itibarıyla arza inişte bütün ihtiyacıyla beraber geldiği ortaya çıkmaktadır. Bunların körelmesi ve hastalıkların çoğalmasının sebebi insanın bu sistemde kendi kendine yaptığı hatalardır. Bu taa anne rahminden başlar ve annenin hamileyken yaptığı hatalarla insanın gençliğinde kendi sağlığına az önem vermesi dahil olmak üzere bir çok yanlış hareket vücuttaki her türlü hastalığa karşı korunmuş olma kabiliyetini azaltır. Dikkat ederseniz kent hayatına iyice dalıp tabiattan yani asıl yapımızdan uzaklaştıkça hastalıklarda sistematik olarak artmaktadır.

Burada özellikle Cenab-ı Hak’kın muhteşem sanatında gözden kaçırmayacağımız hadise şudur: Martin Gardner‘in dediği gibi “Allah yarattığı varlıkların tümünde kendi “Computer sistemlerini” bütün kudretiyle öylesine geliştirmiştir ki bu yaratılışın aksaklığını bulmak mümkün değildir..” Tesadüfü bırakın herhangi bir ilim heyeti tarafından bir insan meydana getirilmeye çalışılsaydı bu mekanizma asla bulunamazdı. Onun için Allah’ın varlığı ve gerçek sırrı bilginin, zekânın, dehanın ötesinde ve üzerinde bir sistemdir. Bu sistemden dolayı da bilimsel olarak Allah’ı inkâr etmek mümkün değildir.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Günaydın Gazetesi Ekleri, Modern Fizik ve Allah İnancı kitapçığından alınmıştır.