Dr. Haluk Nurbaki

Kalbin Hissi İlgileri

Decrease Font Size Increase Font Size Text Size Print This Page
Kalb ve Ötesi

Kalb ve Ötesi

Karnımız acıktığı zaman bu duygunun mide nahiyesin­den geldiğini, uzun bir düşünme faaliyetinden sonra bey­nimizin yorulduğunu fark ederiz. Üzüldüğümüz zaman, sevdiğimiz zaman kalb nahiyesinde bir hissin belirdiğini inkâr edecek kimse var mı? Ne zaman ağlamışsanız, bu duygunun kalbde başladığını hissedersiniz. İnsanoğlu on binlerce yıldır, hangi inançta olursa olsun, duyguların kalbden geldiğini bilmektedir.

On dokuzuncu yüzyıl maddecileri, ilk anatomi dersin­de gördükleri kalbi, kastan ibaret saymış ve kalble duygu arasındaki ilgiyi kökten inkâr etmişlerdir. Beyinler yıkana yıkana kalbsizlerden kurulu bir gelecek dünyaya gebeyiz. Acaba gerçek bu mudur?

Günümüzün ilmî gerçekleri, artık kalbe bir et parçası diyenlere kırmızı kart göstermiştir! Kalbin anatomi bahsini okuyan sizler de, daha şimdiden kalble his sistemi ara­sında güvenilir bir ilgi kurdunuz. Fakat, dikkat ederseniz, bu ilgiyi netleştirmek biraz güçtür. Bunun sebebi, tıpkı insan gibi, kalbin de madde ile madde ötesini bağlayan bir köprü olmasındandır. Ateist bilimin yıllarca süren inkârcılığı, yüz binlerce kalb hastasına bir otomobil motoru gibi bakma alışkanlığını getirmiş, bu yüzden niceleri ölü­me uçmuştur. Kalbi böylesine madde penceresinden sey­redenler için, bir kalb hastasına, doktorun asık suratla ilaç vermesi yetiyordu. Hâlbuki hasta, gülen bir yüzün ardın­da bile, kendisinden saklanan sırları bilecek kadar hassas­tır. Aradan yıllar geçti. Artık çağımızda kalp hastalarına sırf moral açıdan özel olarak yetiştirilmiş sağlık personeli hizmet veriyor.

Kalbin hissî yönüne ait gerçekler iki grupta toplanabi­lir. Birinci grupta, daha çok bitkisel sinir sistemine tesir eden duygular yer alır. Bunlar korku, heyecan, bazı elekt­ronik sıkıntılar şeklinde ifade edilebilir. İkinci grupta ise, daha derin duygular vardır. Bunlar sevgi, merhamet gibi duygulardır. Her iki gruptaki duygular, birlikte kalb etra­fında toparlanmıştır. Ancak gelecek bölümü okuduktan sonra daha iyi anlayacaksınız ki, bu gruplardaki duygular birbirinden farklıdır. Korku ve heyecan gibi duygular bit­kisel sinir sistemine yakındır, biraz daha maddîdir.

Merhamet ve sevgi ise, kalbin madde ötesi yanından, maddesine iletilen derin duygulardır. Kalbin bütün bu sistemleri nasıl mezcettiğini, birleştirip tekleştirdiğini anlayabilmek için, onun yapısındaki gerçekleri ve diğer or­ganlardan farklı yönünü bir kez daha özetlemek istiyo­rum.

1. Kalb, tek bir organ görünümüne rağmen en uzak hücrenin içine kadar uzanan, adetâ vücudun her nokta­sında var olan muhteşem bir yapıdır. İşte bu yapı, “canlı­lık” dediğimiz sırrın, hayatın gerçeğini vücudun her ya­nında kalbin temsil ettiğine işaret etmektedir.

2. Kalbin yapısı da, bütün organlardan farklı olarak, müthiş bir sinir şebekesidir. Bütün organlar tek bir sinir yönetimine tâbi olduğu halde, kalb, sinir sistemine ait bütün tesbitleri sinesinde toplamaktadır. Tekrar hatırlar­sak: beyinle irtibatlı parasempatik sinir vagusla gösterdiği ilgi; omurilik çevresindeki sinir merkezlerinden gelen sempatik ilgiler; kalbin bizzat kendi içindeki, minik be­yinler dediğimiz sinir merkezleri; boyunda ve göğüs boşluğunda tamamen ayrı yapıda olan, yeni ayrı ayrı birer minik beyin hüviyetindeki sinir ganglionları ile olan ilgi.

Bütün bu ilgiler, kalbin vücutta mevcut bütün maddî sinir sistemini merkezleştirdiğini göstermektedir. Acaba bu merkezleşme tek yönlü müdür? Yani, bu sinirler kalbe kadar gelip burada kalbin fonksiyonunu sağlamak için midir? Buna “Hayır” diyoruz, çünkü son yıllarda bilhassa Rus ilim adamlarının varlığında ısrar ettikleri üçüncü bir sinir sistemi söz konusudur. Bu sinir sisteminin bütün vü­cudu tesir altına aldığı ve merkezinin göğüs boşluğu ol­duğu kabul ediliyor.

3. Üçüncü sinir sistemi olayı nedir?

Rus ilim adamları, insanların birtakım kabiliyetlerinin “iradî sistem” dediğimiz duygu ve hareket sistemi ve “bitkisel sinir sistemi” dediğimiz iç sinirleşme olaylarıyla izah edilemeyeceğini tesbit etmişlerdir. Bu noktadan yola çıkarak yaptıkları çalışmalarda, birtakım hissî tesirlerin göğüs boşluğu ve kalb nahiyesinde merkezleşen bir başka sistemle oluştuğu gerçeği ortaya çıkmıştır.

Bu konudaki çalışmalar, aslında insanı maddeden iba­ret kabul eden bir görüşün neticesi olduğu halde, İlâhî hikmete bakın ki, aksine, değişik bir gerçeği ortaya çıkar­dı: Kalb bölgesinde yeni bir sinir sistemi. Bu sinir sistemi­nin kendisine has birtakım elektronik bilgileri olduğu veya kalbin orikül bölgesinden salgılar yaptığı sanılmakta­dır. Gerçek odur ki, kalbin etrafında, hem iradî sistem, hem bitkisel sinir sistemi, hem de duygulara vücut verdiği kabul edilen üçüncü sinir sistemi mekân tutmuştur. Yani, kalbin sinir sistemi şebekesi iki yönlüdür. Hem tesirleri kalbe götürür, hem de kalbden çıkan tesirleri bütün vücu­da iletir. Bu, fevkalâde mühim bir tesbittir. Çünkü, sizi ağlatmaya başlayan hadise üçüncü sinir sisteminde kalb bölgenizden hareket eden bir sinirsel hâdisedir. Evvelâ kalb bölgesinde bir sızı, bir acı duyacaksınız; aynı anda üçüncü sinir sistemi, bitkisel sinir sistemi vasıtası ile göz­yaşı bezlerini çalıştıracaktır. O halde merkez, acının doğuş merkezi olan kalbin yönettiği bir sinir sistemidir.

Kalbin üçüncü sinir sistemi konusu açıklık kazanmamakla beraber, kalbin elektromanyetik eksenleri ve vektö­rü ile de yakından ilgili olsa gerektir. Çünkü, kalbin en maddî yanı olan beyinle ilgisinden sıra ile yavaş yavaş, bit­kisel sinir sistemine geçerken, olayları daha çok biyokimya fazında inceliyoruz. Hâlbuki üçüncü sinir sistemi, diğer sinir sistemlerine nazaran çok farklı bir yönetim özelliği taşır. Bu bakımdan bir yanıyla biyokimyayı, bir yanıyla elektromanyetik vektörlerin esrarengiz yapısını temsil eder.

4. Kalbin şekli ve yapısı açısından olsun, bu harikulade üçlü sinir sistemi yapısıyla olsun, elektromanyetik vektör­ler sisteminde madde ötesine bir geçiş gizlidir. Zira, hissî tesirler bu kanallardan geçerek kalbin maddesine yansı­makta, onu bazan damarlarıyla sıkarak ölüme götürmek­te, bazan da aynı kanallarda ona bir maddî güç ve genişlik katarak sağlık vermektedir.

İşte kalbin muhteşem esrarı! Yapısındaki bütün ince­liklerle, hayat boyu duygulardan ve fiziğinden aldığı tesir­leri birleştirmesi bize bir işaret vermektedir. Kalb, nasıl, bütün hücreleri temsil eden bir birlik sırrına sahipse, madde ötesinden de tüm gerçekleri alıp yoğurarak şekil­lendiren bir güce sahiptir.

Kalbin, bize ilmin henüz yavaş yavaş ulaştırdığı bu ger­çekleri yanında, mühim bir noktaya işaret etmek istiyo­rum. Kalb nasıl bir sistemdir? Bu sistem, insan olmak açısından, bize neler getirir?

Allah insanoğlunu yeryüzüne gönderirken, onu iki önemli cihazla donatmıştır. Bunlardan biri akıldır. Ve be­den ilgisini beyinle kurar. İkinci cihaz ise kalble ilgi ku­ran sezgilerdir. Bunu inkâr etmek mümkün değildir. Her­kes çok iyi bilir ki, günlük hayatında hep birinci âleti, ya­ni aklı kullanır. Fakat, onunla çözemediği birçok mesele­ler vardır ki, ikinci âlet, kalb gelir, imdadına yetişir.

İşte, şimdi, size sezgileri ve önsezileri, yine akılcı bili­min ışığı altında anlatmaya çalışacağım. Bilindiği gibi, Batılılardan bize geçen bir tabir vardır: altıncı his. İnsan vücudunda, bilinen beş duyunun hazırladığı akıl hüküm­leri dışında, bir sezginin olduğu muhakkaktır. Hiçbir ilim adamı bu gerçeği inkâr edemez. Bu yüzden de insanda bir altıncı his kabul etmek zarureti hâsıl olmuştur. Altıncı hissin varlığı ilmî olarak tesbit edilince, üçüncü sinir siste­minin kalb çevresinde olması gereği bilinince, elbette bu sezişlerin mekânı kalb olarak kabul edilmelidir. Biraz ön­ce saydığım dört maddelik ilmî deliller, varlığı inkâr edi­lemeyen sezgileri otomatik olarak kalb bölgesine yerleştirmektedir. Gerek olayları, gerek şahısları akıl ve bilgi hazi­nesinin yaradanı olmadan sezebilmek özelliği, “feraset” dediğimiz bir kalb sanatıdır. Bu kabiliyet günümüz dilin­de “önsezi” olarak da ifade edilmektedir. Kısa bir tarif yapmak gerekirse, bazan akla ve beş duyguya güzel görü­nen bir olaydan rahatsız oluruz. Gerçek sonradan anlaşılır ki, o güzel görünen hadise, gerisinde çirkinlikler sakla­maktadır. Yine bazan, bize yakın olmak için, şirin görün­mek için çaba sarf eden bir kimseyi içimiz bir türlü tut­maz. İşte bu da ferasetin bir neticesidir. Nitekim, böyle bir kimsenin samimiyetsizliğini sonradan görürüz.

Ferasetin, bir radyasyon yahut manyetik bir istidat ol­duğunu iddia eden birçok bilim adamı vardır. Ancak sı­nırlı bir kavramda belki bu iddianın bir hak payı olabilir. Nitekim insanlarda biyomanyetik alanların varlığı ve bu alanın kalb merkezi etrafında dalga dalga vücuda yayıldı­ğı, tâ eski Çinliler zamanından beri bilinmektedir. Fakat unutmamalıdır ki, kalbin bu istidadı tamamen bir ışın ve­ya manyetik bir güçten ibaret değildir.

Sezgilerin bir kısmı, o âna ait yaklaşımlardır. Böyle yak­laşımlarda manyetik ve ışınsal bir tesir düşünülebilir. An­cak, pek çoğumuzun başından geçen, geleceğe ait sezgiler vardır ki,’ asıl önseziler bunlardır. Bir hadisenin olmadan önce gönüle yansıması şeklinde tarif edeceğimiz önseziler, kalbdeki bu akıl almaz alıcı sistemin bir parçasıdır. Gele­ceğe ait bir olayın sezilmesini akıl veya biyomanyetik alan­la yorumlamak mümkün değildir.

Kalbin önsezilerinde ve umumî mânâda sezgisinde farklı görünüşler vardır. Şüphesiz yapılara ait farklardan ileri gelen bu değişik görünüşleri kademe kademe fark ederiz.

İç sıkıntısı: Ya o andaki bir hadisenin ilerideki menfî yanını sezmekten veya geleceğe âit bir olayın sezilmesin­den doğabilir. Hemen hemen insanların hepsinde bu sı­kıntıyı görebiliriz.

Bazan bu sıkıntılardan açıklayıcı bir netice çıkmayabi­lir, bunun sebebi, sonuçları değerlendirme şeklidir. İçimi­zin sıkıldığı gün akşamı, memnun edici bir haber alabili­riz. İçimizin boşuna sıkıldığını sanırız. Hâlbuki ya o anda, bir başka yerde bizim için menfî bir olay sürüp gitmiştir veya sevindiğimiz hadise, gerçekte sevindirici olmadığı halde, aklımız kısa vadeli bir yorum yapmıştır.

Geleceğe ait açık önseziler: Böyle durumlarda gönlü­müze sıkıntı açık bir şekilde gelir. Sevdiğimiz birisinin bir süre sonra başına bir musibet geleceğini sezebiliriz. Böyle önseziler daha çok gönlü açık kimselerde, hassas insanlar­da vardır.

İnsanları tanıma önsezileri: Önseziler, insanları teş­histe çok önemlidir. Bir kimseyi âni olarak reddetmeniz veya sevmeniz yine kalbin bu olağanüstü hünerinden ge­lir. Önsezinin net biçimlerinde, dost görünen kimsenin, ileride ne tarz bir kötülük yapacağını bile sezmek müm­kündür.

Belli bir işin nasıl sonlanacağına dair sezgiler: Bu sez­giler arasında, akla danışmadan, her gün kendi kendimize uygulama yaptığımız pek çok örnekler vardır. Hattâ birbirimize, teşebbüs edeceğimiz bir konuda gönülden danış­malar yaparız. “Bu iş sana nasıl geliyor? Olacak mı, olma­yacak mı?” diye sorarız. Bu, aslında, gönül gücüne inan­manın bir ifadesidir. Pek çoklarımız, gönül gücüne öylesi­ne inanmıştır ki, birşey iyisine gelmiyorsa, onun olmaya­cağına muhakkak nazarıyla bakar.

Kalbin bu sezgi gücünü, bir ucundan bitkisel sinir sis­temi ve kalbin elektromanyetik yanıyla alarak, onun bo­yutlarını aşan mânâ gücüne bağlıyoruz. Unutmamak ge­rekir ki, kalbin maddesindeki bütün teşekküller, adım adım mânâya doğru açılan kenetlenmiş bir sistem meyda­na getirirler. Hangi hadisede kalbin madde yanının bitti­ğini, mânâsının başladığını kestirmek mümkün değildir. Büyük ve kaçınılmaz gerçek odur ki, kalb, aklın yaslandığı beyinden çok güçlü bir idrâk sistemine mâliktir. Bazıları­nın bütün teferruatıyla bunu kavrayamamış olması, onda­ki gerçeği azaltmaz.

Kalbin mânâsını inkâr edenler bile, gün gelecek, ‘ ‘Keş­ke kalbime danışsaydım” diyecektir. Kalbin daha derin katlarındaki duyguları takibe devam ediyoruz.

Sevgi ve merhamet

İnsanın çeşitli istidatları arasında en kıymetli iki duygu, sevgi ve merhamettir. Sevgi ve merhametin kalble ilgisini inkâr mümkün değildir. Bu gerçeği şu ana maddelerde tesbit edebiliriz.

Sevgi: Sevginin doğduğu ve yaşadığı yer, tartışma­sız, kalbdir. Sevginin en katıksızı anne sevgisidir. Bu açı­dan, söyleyeceğim gerçekleri anneler kuşkusuz bir şekilde tasdik edecektir.

Bir anne yavrusunun yüzüne bakarken—hele o yavru hasta ise—neresinde bir sıcaklık hisseder? Kalbinde, değil mi? Onun için üzülünce ve özleyince gizli bir pençenin kalbini sıktığını fark etmez mi?

Seven iki kişi arasındaki gerçek aşkta da sevginin başla­dığı ve sürdüğü yer kesinlikle kalb değil midir? Böyle ger­çek bir aşkda, kalb bölgesinde bir radar mesajı hissetme­mek mümkün değildir. Sevenin kalbine, akıl almaz bir

güç, sanki bir fotoğraf nakşetmiştir. Hiç akıldan, beyin­den başlayan aşk gördünüz mü? Sevdiğiniz ister yavru­nuz, ister başkası olsun, onu hasretle beklerken kalbinize bir sıcaklığın aktığını fark etmemek mümkün mü? Kalbi saran bu sıcaklığın, günde yüz bin defa değişen kan alış verişiyle ne alâkası vardır?

Kalbin mânâsından gelen her özellik onun maddesine akseder. Bazan acı, bazan mutluluk verir. Bir kalb hastası, sevgiyle bakan gözlerin altında rahatlaşır. İnanınız, sevgi dolu bir kalbin durmasında bile bir mutluluk vardır.

Hasret ve yanış: Ayrılığın ızdırabı yine kalbde hisse­dilen bir acıdır. Özleyişin kalbden doğan bir duygu oldu­ğu o kadar açıktır ki, özleyen kalb bölgesinde tarifi im­kânsız bir acı sezilir. Bu ne böbrek taşı sancısına, ne in-farktüs ağrısına benzer. Kalbin özünden gelip maddesin­de yangın çıkaran bir duygudur bu.

Özleyiş ve ayrılıktaki bu sızıyı bitkisel sinir sisteminden gelen sıradan hormonal tesirlere bağlamak mümkün de­ğildir. Çünkü, bu hormonal tesirler belirli bir yönde gelişir. Yani damarları açıp kapayarak her organa tesir ettiği gibi, kalb damarlarına da büzme tesiri yapabilirler. Nite­kim, bundan önceki bölümde, sıradan üzüntülerin kalbdeki bu tarz tesirlerini inceledik. Hasretin ardında bir infarktüs veya kalb spazmı mevcut değildir. Bu mühim tes-bit, kalbin kendi özünde merkezleşen duygunun ayrı bir görünüşüdür. Hasretten ve ayrılıktan dolayı kalbde maddî problemler çıkabilir. Hatta kalb durabilir. Ama bunlar bitkisel sinir sistemi menşe’li değildir.

Sevgi ve aşkın pervasızlığı: Bazıları sevgiyi kalbe ve akla ortaklaşa paylaştırmak isterler. Hâlbuki sevgi, kalbe has bir his, hattâ bir sezgi olduğu için pervasızdır. Sanki aklın ye mantığın bütün hükümlerine karşı çıkar. Kendi istiklâlinin fermanını kendisinden alır. O öyle dayanılmaz bir duygudur ki, bitkisel sinir sisteminden çıkmak şöyle dursun, bu sistemi, hattâ bütün vücudu hükmü altına alır. O “Ye” derse yenir, “Gör” derse görülür. İşte, kal­bin sevgiyle birleşen sezgi yanı tamamen bağımsız bir sis­temdir. Kendi iç dünyasından gelen mânâ mesajları, ka­nunlarıyla birlikte gelir. İnsanın maddî yanına has açlık ve susuzluk gibi en kesin duygular bile, sevginin kalb merke­zinden el koyduğu vücutta duyulmaz olur.

Kitabımızın konusu kalbe ilmî bir yaklaşım olduğu için konuların teferruatına fazla girmiyorum. Ancak sevenin su veya yemek reflekslerinin nasıl kalktığını da ilmî bir tesbit olarak sunmak istedim.

Merhamet: Merhamet, Batılıların ve onlardan ilham alan bizden bazılarının sandığı gibi, yalın bir acıma duy­gusu değildir. Sevgi ile gelişen, yardım ve fedâkârlıkla bü­yüyen komple bir duygudur. Ne yazık ki, günümüzde birçokları merhameti, zayıf ve hasta insanlara has bir acı­ma sanmaktadır. Hâlbuki merhamet, mükemmel, güçlü bir insanın kalbinde doğan yüce bir sezgidir. Öyle ki, ger­çek merhamet sahipleri, aslında en güçlü insanlardır. Çünkü o duygu, kalbin ancak en sağlıklı ânında var olabi­lir. Eğer kalbde merhamet yok ise, o kalb asıl mânâsından uzak ve hastadır. Ve bize göre de, en zayıf varlık odur.

Modern psikoloji, bu konuya yavaş yavaş yaklaşabilmiştir. Öyle ki, merhametsiz ve katı kimselerin, acımasızların bu duygularının şuuraltında yerleşmiş eksikliklerden ge­len aşağılık duygusundan kaynaklandığını tesbit etmiştir.

Kalb davranışları, bütünüyle kendi kanunları içinde yürür. Nasıl zekâ, aklın kaidelerinden dayanak alırsa, merhamet ve sevgi de kalbden istinad alır. Asıl önemlisi, kalbe ait meziyetlerin başlı başına bir bütün teşkil etmesi­dir. Yani aşırı hissîlikten başlayarak, önseziler, sevgi ve merhamet birlikte bir sistem teşkil ederler. Kalbinde sevgi taşıyan, aynı zamanda önsezi ve merhameti de beraber taşır. Yine önsezisi kuvvetli olanlar, sevgi ve merhametten yana da güçlü insanlardır.

Kalbe ait özelliklerin biri de reflekslerinde aynı ortak yanın bulunuşudur. Bundan evvelki bölümde gözyaşı ref­leksi üzerinde durmuştuk. Bunun sebebi, kalbin ayrı bir sinir merkezi gibi, bu salgı bezini çalıştırma kabiliyeti olu-şundandır. Bu bölümde söylediklerimizin teyidini yine gözyaşıyla tamamlamak istiyorum. Vücudun maddî yanı ve bunu temsil eden birinci ve ikinci sinir sistemleri, me­sajlarını sinir telleriyle yürütürler. Kalbin merkez olduğu duygu sistemi ise, mesajlarını aracısız iletir. Bu yüzden, gözyaşı bezi beyinden gelen bir sinir tarafından sıkıldığı ve böylece meydana geldiği halde, çıkış mesajını beyinden almaz. Bu salgı bezini harekete geçiren bilmediğimiz inti­kal, sevgiden, merhametten ve sezgiden otomatik olarak doğar. Zaten merhametin doğması için gözyaşı bezini ça­lıştıracak bir gönül cereyanı şarttır.

Kalbi taşlaşmışların gözleri yaşsız olur. Bu, değişmez bir mânâ kanunudur. Kalbin sevgi ve merhametten aldığı öyle yüce bir zevk vardır ki, böyle zengin gönüllerde, do­kulara kan veren kalb, sanki başka bir zevkle çarpmakta­dır.

Gerçek mânâdaki şiire ve sanata güzellik veren sır, yine kalbden doğar. Gönül bestesinin rüzgârı esemeden or­taya çıkan ne şiirde, ne de müzikte can yoktur. Sözlerin taşıdığı hikmet sırrı içindeki ahengi ve seslerin müzikleşen senfonisi, ancak kalbin duyu sistemi vasıtasıyla bize yansı­yabilir. Hangi ses, kulak sinirinden aldığı hızla beyine gi­decek de müzik zevki verecektir? Hangi şiirin ahengi bey­ne varıp bizi duygular âlemine götürecektir? İnsan beyni, bunlara mezun değildir. Hiçbir merkez, beyinde, sanatın ve duygunun temsilcisi olamamıştır. Bunlar gönül sarayı­nın duvarlarından bin bir ahenkle aksetmedikçe, kalbde yeni duygulara vasıta olmadıkça sanat olamaz. Hattâ, sa­natta asıl olan duyduğunu başkalarına iletebilmek pren­sibi, kalbin saltanatının bir tezahürüdür.

Kalbin hissî yönündeki en büyük hususiyetlerden biri de, kalbler arasındaki karşılıklı haberleşmedir. Aynı hisle­ri paylaşabilen kalbler yan yana gelince mutluluk ve huzur bulur. Aşkın hem tarifi imkânsız mutluluğu, hem de kav­ranamayan hasret acısı kalbler arasındaki bu âhenkleşmeden doğar. Hâlbuki kalbler arasındaki farklı duygular ve yüklü gönüller birbirinden kaçar. Yan yana gelince tarif edilmez bir cendereye girer.

Kalbin his yönündeki en akıl almaz özelliklerinden bi­ri, zaman ötesi gücündedir. Yüzlerce yıl önce yaşamış bir insana hayran kalıp onu seversiniz, onun gibi duymaya, onun gibi sezmeye ve onun gibi davranmaya başlarsınız. Kalbin bu vasfı iyi bilinince geçmişte yaşamış yücelerin, hayatlarını kalblerde nasıl hâlâ devam ettirdiklerini anlayabilirsiniz.

Kalbin bu özelliği, insanın en esrarlı yönü olan “teklik” hikmetinden gelir. Bu bölümün başında da te­mas ettiğim gibi, kalb insanoğluna verilmiş öyle mükem­mel bir İlâhî nimettir ki, onunla insandaki güzelliklerin hepsini bulur, hepsini yaşarsınız. İslâm metafiziğinde gö­nüllerde büyüklerin tutulmasındaki sır bundandır.

Şimdi kalbin en mühim cihetini açıklamaya gayret ede­ceğim. Böylece kalbin asıl gerçeğini anlamış olacaksınız. Bu gerçek, içimizdeki bir başka “ben” olan gönüllerde saklıdır.

Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Yeni Asya Yayınları, Kalp ve Ötesi kitabından alınmıştır.

ALINTI VE KOPYALAMA: "NurbakiMektebi.com" ticari maksat gütmeyen, tamamen gönüllü katılıma açık bir iştiraktir! NurbakiMektebi.com'da, Haluk Nurbaki'nin umuma açık şekilde yapmış olduğu sohbetleri, vaazları, radyo ve televizyon programları kaleme alınarak yayınlanmakta; gazete ve dergi yazıları, ticari dağıtımı durmuş ve devam eden kitaplarından alıntılar kaynak gösterilerek yayımlanmaktadır. Bu bağlamda yayımlanan içeriklerin ulaşılabilir olması asıl gayemiz dâhilindedir; hakları saklı değil, tamamen açıktır. Ancak, alıntı ve kopyalama yapacağınız içerik sayfasına "bağlantı" vermeniz ve/veya "kaynak" göstermeniz zorunlu olmakla beraber, "ticari maksatlı yayınlarda" içeriğin tamamı veya bir kısmı hak sahiplerinden yazılı izin alınmadan kullanılamaz!