Dr. Haluk Nurbaki

Kâinatın Anahtarı

Decrease Font Size Increase Font Size Text Size Print This Page

Fatiha sırrı, insanla kâinat arasındaki bilinmezliğin temel hikmetidir. Onun ilk âyetlerini tek tek inceleyecek ve Kur'an'ın nasıl bir mucize olduğunu anlayacağız.

Kâinatın Anahtarı

Kâinatın Anahtarı

Muhterem okuyucularım, bu yazımda sizlere kâinattaki sır ve onu açan Fâtiha anahtarından bahsetmeye çalışacağım. Göreceksiniz ki, en küçük zerreden tutunuz en büyük yıldızlara kadar her yaratılan şeyin kendine has bir ibâdeti, bir hedefi ve gayesi bulunmakta ve bunlarda saklı olan sırlar, Fâtiha anahtarı ile açılmaktadır.

Her yazımızda olduğu gibi yine sizlerle birlikte ufak bir seyahate çıkacak ve yapacağımız tefekkürle bu sırrı açmaya çalışacağız.

İbret gözlüklerinizi takarak kâinata bakınız. Sonsuz miniklerde binbir ışık, binbir raks ve binbir beste bulunduğunu görecek, ufacık böcek ve kuşlardan dev müzik şölenleri duyacaksınız. Bu sırada sizlere, sevdasını zerre zerre takdim eden çiçeklerin kadife teninden yayılan ve gönülleri mest eden cennet kokuları eşlik edecektir.

Sonsuz mesafelerde serili muhteşem dünyalar sizi kendinizden geçirirken, ister istemez bu akıl almaz ihtişamı ve onun sanatkârını düşüneceksiniz. Bizlerde güzele olan hasreti, muhteşem eserler karşısındaki haşyeti, mahlûkattaki aşkı, sevdayı ve mükemmele doğru sevk edilişlerindeki sırrı merak edeceksiniz

Bu İlâhî sırrı çözen tek anahtar, Fâtiha’dır.

Namazlarınızda her gün kırk defadan fazla okuduğumuz bu sûre öyle bir şifredir ki, onu her çevirişte veya tuşlarına her basışta birbirinden ince hikmetler tek tek gözler önüne serilir.

Diğer bir ifadeyle Fatiha sırrı, insanla kâinat arasındaki bilinmezliğin temel hikmetidir. Onun ilk âyetlerini tek tek inceleyecek ve Kur’an’ın nasıl bir mucize olduğunu anlayacağız.

1. Âyet: Hamd, Âlemlerin Rabbi Olan Allah’adır.

Bu âyet, kâinatın bütün boyutlarına ve fiziğine sinmiş temel kanundur. Allah’ın sonsuz hilkat hazinesinde ilim, muhteşem bir güzelliği tekmil etmektedir. Sonsuz boyutlardan, düşünülmesi bile güç en küçük mesafelere kadar yaratılan her şeyde mutlak bir güzellik vardır. Sanki Allah, O’nun sanatındaki bu sonsuz güzelliği seyretmemiz için, hilkatı böylesine iç içe hikmetlerle doldurmuştur. İnanınız ki, Cenab-ı Hak kendi san’atındaki güzelliği sergilemek istemese, bugün var olan her şeyi, çok daha basit çizgilerle yaratırdı. İsterseniz birkaç örnekle bu gerçeği sezmeye çalışalım:

a) Yüce Rabbimiz, mahlûkatın her molekülünde özel titreşimler yaratmış ve her birine ayrı bir beste çaldırmıştır. (Nuclear Magnetic Rezonance) Allah kendi güzelliğini sergilemese idi; bu titreşimler birer beste olmaz, sönük ses dalgaları halinde kalırdı.

b) Allah, milyarlarca galaksinin her birine ayrı nakış vermiş. Akıl almaz bir âhenk içinde, ama hepsi de birbirinden güzel bir ihtişam feleğinde yüzüyor. Şüphesiz, Cenab-ı Hak fizikteki güzelliğini seyretmek istemese, böyle ihtişamlı dekor sergilemez; birbirinin aynı olan kalıp yıldızlar yaratırdı.

c) Rabbimizin toprağındaki mikrop, ağacındaki yaprak hayat çarkını döndürürken, bir hamd edene hizmet etmenin zevkini yaşıyor. Bir ibadet çırpınışı içinde hiç durmadan niyaz ediyor. Yaprak oksijeni, mikrop azotu işlerken, İlâhî güzellik hamd dekoru içinde hissediliyor.

d) Ya gönlü ne fizikte, ne de kimyada olan su? Bir kul gibi, hamd edene hizmet etme sevdasına düşmüş. Ne donunca ağırlaşıp denizleri dolduruyor, ne de göklerde -60 dereceye gelen buharını taşlaştırarak arza döküyor. O, Allah’a kul olmanın ve Allah kullarına hizmet etmenin vecdi içinde kendi fiziğine de çâreler bulmuş.

e) Elmaya bakın. Allah’ın emriyle hamd edene bir reçete hazırlamış. Sanki bir diyet uzmanı. Şekerini, vitaminlerini, iki değerli demirini ve karbonat iyonlarını öylesine âhenkleştirmiştir ki, İlâhî güzelliğin ve ikramın mânâ sırrını yaşıyor.

f) Yoğurt ve ekmek bakterilerine dikkat edin; kendilerine yaramayan, hatta üremesini durdurup onu yok eden nice binbir kimya maddesi işliyor hamd edene veya en azından hamd etme kabiliyetinde yaratılan insanlara ulaşmak için.

İlâhî sanat mimarisinde hamd sırrını bütün âlemlere ilan eden bu yüce âyet, basit ölçülerde saydığımız bu maddeler içerisinde canlı bir hikmet gibi duruyor. Fâtiha’nın birinci âyeti ve onun mânâsındaki İlâhî hikmet olmasaydı, bu saydığımız hilkat sırları, kuru matematiğin anlaşılmaz çizgisi arasında kalacaktı.

Bu nasıl bir dünya, hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.
 
Öteler öteler, gayemin malı;
Mesafe ekinim, zaman madenim
Gökte samanyolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, İnciler benim.
 
Ben ki, kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş’a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!
 
Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin!

N. Fazıl Kısakürek

Bütün varlıklar, sanki Fâtiha’nın bu âyetini okumuş, sezmiş ve anlamış gibi sergilenmiştir. Hikmetlerin belki de en ince sırlarlarından biri olarak insanın dışındaki bütün varlıklar ona hizmet etmekte ve onların yapmış oldukları hamd ve şükür vazifesine katılmak için çaba sarf etmektedir. Evet, bir elma için en vazgeçilmez hedef. insan vücudunda yer almak ve onunla birlikte ebedîlik sırrına ermektir. Eğer insanlar, şükür vazifesini terkederse, belki de birgün yaprak oksijenini kesecek, su yağmur olmadan donacak, ne elma vitamin verecek ve ne de yoğurt bakterisi, sütü işleyecektir. İşte o gün, insanlar namaza durmadığına veya hamd etmediğine çok pişman olacaktır.

Ve yine bir gün, âlemin bu saydığımız canlıları dâvâcı olacak. Yaprak: Ben hamde ulaşmak için oksijen yaptım. Ekmek bakterisi: Ben kendimi tüketip ona hizmet ettim diyecek. Ya elma: Ben diyecek, zavallı bir tohum olarak toprağa düştüm, cılız, ince filizlerimle tonlarca toprağı kaldırdım, yıllarca sabredip ağaç oldum. Sonra bir yıl boyunca didinip nice formüllerle nefis bir diyet hazırladım. O beni yesin ve hamd etsin diye. Yedi, fakat hamd etmedi, diye dâvâ edecek.

Gerçekten Fâtiha’nın birici âyetinin hikmeti ne anlatılmakla biter, ne de söylenmekle. O, ancak namazda sezilir ve yaşanarak bilinir.

2. Âyet: O, Rahman Ve Rahîmdir:

Hilkatın temelinde yatan sır, bu iki esma ile iç içedir. Allah, kendi bilinmezliğini bildirmek, kendi güzelliğini seyretmek için bütün varlıkları yarattı. Rahman sıfatı sevgi, kudret ve merhamet gibi üç önemli sırrı bir arada temsil eder. Bundan dolayıdır ki; her varlık var olabilmek için mutlaka Rahman sıfatının tecellisindeki hikmetlere muhtaçtır. Hangi varlığı tanımak isterseniz, önce o varlıkta Rahman sırrını sezmeniz gerekir.

Madde fiziğinin temel dayanağı, câzibe (Gravidasyon) dir. Gravidasyonun özünde, kudretle sevgi iç içedir. Rahman sırrı eşyaya yansıyınca, orada şiddetli bir câzibe; onunla iç içe büyük bir kudret meydana gelmektedir.

Milyarlarca yıldızdan kurulu galaksilerde, varlığın temeli olan enerji gücü, tamamıyla câzibeden doğmaktadır. Bu câzibenin tesiri altında akıl almaz dönüş sistemleri meydana gelir. Aynı manzara, atom çekirdeğinde de gözlenmektedir. Ayın, nazlı çehresiyle bizleri seyrede seyrede dünya etrafında dönerken denizleri nasıl şiddetle çektiği, kudret ve sevginin açık bir tezahürüdür. Yedi kat semâlarda yedi kat ayrı manyetik kuşağın varlığı, Rahman sırrının ayrı bir hikmetidir.

Dış görünüşü itibariyle birden kavranamayan câzibe sırrı ile, onun içinde yatan bir zerrecik atomunda bile dünyaları sarsan kudret; elbette Rahman sırrının iç içe sevgi ve gücünü temsil etmektedir.

Rahîm sırrına gelince: Cenab-ı Hak Rahman sıfatıyla bütün âlemleri yarattıktan sonra, kendi cemalini o güzellikte seyrederken, o güzelliğin belli noktalarında yeni bir iştiyak ve sevgi sıfatı tezahür etmiştir. Bu sıfat Rahîm sıfatıdır. Allah’a inanan kullara karşı Cenab-ı Hakk’ın sevgi ve merhametini temsil eden bu sıfatın hikmeti; yukarıda arzettiğim gibi âlemdeki bütün güzelliklerin içinde, kulluk hikmetinden Allah’ı zikretme sırrına mevcut olan İlâhî bir câzibedir.

Fâtiha Sûresi’nin ikinci âyetinde iki büyük mesaj vardır. Birincisi: Allah’ın bütün varlıklara verdiği kudreti, câzibeyi, Rahman sıfatındaki sonsuzlukta tanıtmak ve ona bir fizik yorum getirmektir.

İkinci mesaja gelince: Cenab-ı Hakk’ın Hamd edene karşı intişar eden özel sevgi ve merhametidir ki; bu Rahîm sıfatında toplanır. Dolayısıyla Allah’ın Rahîm sıfatı, ancak namazın manyetik alanında bilinir. İki âyeti birden kavramak da mümkündür. Çünkü Allah, “Ey kulum! Ben âlemlerin mutlak yaratıcısıyım. Kâinattaki bu akıl almaz güzelliği Rahman sıfatında sergiledim. Bu güzelliği daha yakından seyretmek istersen; bana hamd et, Rahim sıfatımda ayrı bir câzibe seline katıl ve sevgimdeki sonsuz zevki tat” buyurmaktadır.

3. Âyet: Mâliki Yevmi’ddin:

“Din gününün sahibi” kavramını çok iyi tanımamız lâzımdır. Dış kalıbıyla din: Allah’ın emrettiği ahlâk ve yaşayış biçimidir. Bu bakımdan din gününün iki farklı mânâsı vardır. Biri, yaşanan her anın İlâhi kanunlar açısından değerlendirilmesi; bir mânâda ahlâk-ı Muhammedî ile ölçülmesidir. Bir mânâsı da hepimizin tanıdığı din günlerinin toptan hesabının verileceği mahşerdir.

İşte, bir kul namazda “Mâliki yevmi’ddîn” deyince; kendisinin her anının muhasebesini yapmaya hazır olduğunu ve ayrıca mahşerde toplu muhasebeye göre yaşaması gerektiğini İlâhî huzurda dile getirmektedir.

Kâinat hakkında temel şifre niteliği taşıyan Fâtiha’da, din günü kavramının ve buna bağlı olan ahlâk şuurunun getirilmesi fevkalâde önemlidir.

a) İnsan, kâinattaki her varlıktan farklı bir mesuliyet taşımaktadır. Allah, kâinat ve yaratılış sistemini birinci ve ikinci âyetlerde net bir şekilde tanıttıktan sonra; şayet kafamızda bir düşünce varsa “Benim bu kâinatta yerim nedir?” diye soruyorsak; Allah bu sorunun cevabını bu üçüncü âyette açıklıyor: Sen bütün varlıklardan farklı olarak Rahîm sıfatına muhatapsın. Ancak İlâhi sevgideki bu şiddetli câzibeye sahip olmak için, din gününün idraki içinde olmalısın. Her hâdisende ve her davranışında örnek olarak yarattığım Resûlüme benzediğin takdirde; Rahîm sırrının iştiyakını gönlüne verir, seni kâinatın sonsuz kanallarına ışınlarım. O zaman âlemlerin Rabbi ve Rahman hikmetindeki bütün teferruatı görür ve yaşarsın.

b) Bütün kudretlerin Bende olduğunu ve bütün varlıkları severek yarattığımı idrak edersen, bütün mahlûklara karşı dost olur ve sevgi duyarsın. Böylece yücelmiş ahlâkınla, mahşer hesabını verebilirsin. Cenab-ı Hakk’ın; Mâliki yevmi’ddin’den önce Rabbi’l âlemin ve Rahman sıfatını açıklaması, din gününde bütün mahlûkata karşı olan mesuliyetini hatırlatmak içindir. Gerçek inanan insan, “Rabbil-âlemin” dedikten sonra kimseye kötülük yapamaz. “Rahman” dedikten sonra, taşın toprağın içindeki atomun sevdasını düşünerek bütün yaratılmışları sever. Ve ancak bu tarz davranışla mahşere ak yüzle gidebilir. İşte, ahlâkın çekirdeği de budur, ağacı da budur. Yoksa ahlâk, süs eşyası gibi her gün yer değiştiren oyuncak biblo değildir!.

.

Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Zafer Dergisi (Ekim 1989, Sayı: 154)’den  alınmıştır.

ALINTI VE KOPYALAMA: "NurbakiMektebi.com" ticari maksat gütmeyen, tamamen gönüllü katılıma açık bir iştiraktir! NurbakiMektebi.com'da, Haluk Nurbaki'nin umuma açık şekilde yapmış olduğu sohbetleri, vaazları, radyo ve televizyon programları kaleme alınarak yayınlanmakta; gazete ve dergi yazıları, ticari dağıtımı durmuş ve devam eden kitaplarından alıntılar kaynak gösterilerek yayımlanmaktadır. Bu bağlamda yayımlanan içeriklerin ulaşılabilir olması asıl gayemiz dâhilindedir; hakları saklı değil, tamamen açıktır. Ancak, alıntı ve kopyalama yapacağınız içerik sayfasına "bağlantı" vermeniz ve/veya "kaynak" göstermeniz zorunlu olmakla beraber, "ticari maksatlı yayınlarda" içeriğin tamamı veya bir kısmı hak sahiplerinden yazılı izin alınmadan kullanılamaz!