Dr. Haluk Nurbaki

KADER

Decrease Font Size Increase Font Size Text Size Print This Page

Allah’ın verdiği nimetleri paylaşan ve de Allah güzelliklerini gören, hiçbir hadiseyi çirkin görmeyen, hiçbir şeyi abes görmeyen bir gönle sahip olduğunuz takdirde Allah ne diyor: ben size güzel olan kaderi müyesser kılarım. Demek ki, eğer kader sabit olsaydı bu ayet-i kerime gelmeyecekti.

Bismillahirrahmanirrahim. Sevgili Kardeşlerim bu gün sizinle kader konusunu konuşacağız. Bilindiği gibi bütün insanlar arasında hatta inanmayan arasında bile kader düşüncenin en önemli konularından bir tanesidir. Çoğu kez bir türlü bütün ayrıntılarıyla bilinemeyen, zaman zaman yanlış telakki edilen, zaman zaman insanın hayattaki ümitlerini alt üst eden hatta hatta imanından eden çok önemli bir konudur.



KADER BAŞLI BAŞINA BİR MADDEDİR

Bütün insanlar kader konusuyla meşguldür, dedim. Şöyle ki: yeryüzünde ne kadar kavim varsa; ister semavi dinlerden olsun, ister diğer dinlerden olsun, hatta inançsızlar olsun kader konusunda mutlaka ve mutlaka bir düşünce çekirdeğine sahiptir. Hatta daha ilginci hiç inanmayan insanlar bile gayet şiddetli şekilde kaderci olabilirler.

Fakat kaderin en önemli yönü insana, hayatta vereceği çizgidir; yani bir insanın hayatta yaşarken bütün olaylarda kaderle iç içe yaşamasıdır.

Bilindiği gibi yüce dinimizin “amentüsü” yani iman şartnamesinde kader başlı başına bir maddedir. Ve bir insan kelime-i şahadet getirdikten sonra kadere inanmazsa, kadere iman etmezse imanı tamamlanmamış olur. Amentümüzün altı maddesinin biri olan kader, üstelik amentümüzde hayır ve şer Allah’tandır cümlesi ile bir kez daha tescil edilmektedir. Yani, Allah kendisine inanan, İslamiyet’e Efendimizin peygamberliğini tasdik ederek giren kula altı madde halinde sunduğu şartnamesinde dört unsuru, yani: Allah’a iman, Peygamberlere iman, Kitaplara iman ve Meleklere imanı birer kez zikrettiği halde Kadere ve Ahirete imanı iki kez zikretmiştir. Hem “kadere iman” dedirtmektedir amentüde, hem de “hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanıyorum” dedirtmektedir. Ahiret de böyledir; nitekim amentümüzde hem “ahrete iman ediyorum,” der; hem de “öldükten sonra dirileceğinin hak olduğuna iman ediyorum,” der.

KADERE İMANIN EN ZOR YANI MESULİYETTİR

Demek ki insan hayatında en önemli iki konu: kadere ve ahirete imandır. Kadere imanın en zor yanı mesuliyettir, yani herkes bilmektedir ki birçok hadiseler kendi hayatında, kendi iradesi dışında cereyan eder. Yani insanlar bir mesleğe kendisini hazırlar, bir işe kendisini hazırlar, bir evliliğe kendisini hazırlar… Ama bu hazırlamalarını hiçbir rolü olmadan bambaşka bir hayata intikal ettiğini görür. Yani istediği mesleği seçemez, istediği evliliği yapamaz, istediği tarz bir ticaret kuramaz… Bütün bunları göre göre insan kendisinin dışında bir kudretin, kendi hayat tarzına hâkim olduğunu ister istemez kabul eder. Ne var ki; bu kabulleniş bir yandan da insana o kadar şiddetli yansıyabilir ki: benim elimde bir şey yoktur, bütün hadisat önceden takdir edilmiştir, o halde ben bunu ancak bir seyirci gibi seyretmeye mahkûmum, der. İnsanı paniğe, güçsüzlüğe hatta hatta sonunda inkâra kadar götürebilen bir başka uçuruma çeker. Diğer yönüyle de insan her şeyi kendim yaptım sanarak, her şeyi kendim yaparım sanarak bir nevi isyana ve inkâra gidebilir.

İşte bütün bunları ayrıntılarıyla size anlatmak ve sizi imanın tüm önemli maddesinde Kuran’ın, Allah’ın istediği istikamette, bütün ayrıntılarda bilgilendirmek istiyorum.

BİLİMSEL KEŞİFLER IŞIĞINDA KADER KONUSU

Kader konusunun “çok karışık” olmasının nedenlerinden bir tanesi: bir takım bilimsel gerçeklerin uzun yıllar sezilememesidir. Yani, mesela bir kompüter, mesela bir insanların genetik şifreleri yani soyut şekilde hazırlandığı hücresel yapıları ancak daha elli senedir tanınabildiği için ondan evvelki yıllarda kaderin mutlak oluşu ve bunun nasıl değişebileceği konusunda bir türlü selametli, açık bir yol bulunamamıştır. Hâlbuki son çağlarda kadere imanın sağlıklı olabileceği birçok bilimsel buluşlar ortaya çıkmıştır. İnsan zihni birçok konulara yatkın hale gelmiştir. Buna bir basit misal vererek kader konusunun derinliğine geçmek istiyorum.

Bugün genetik mühendisliği dalında çalışan bilim adamları diyorlar ki: (Bir çocuk doğduğu zaman… Bizim bilim dalımız iyice gelişti, gelişeceğini de daha çok teknolojiye yansıdığı zaman göreceksiniz ki…) Bir çocuk doğduğu zaman nasıl onun başına bir kart konuyor, ismi konuyor, kilosu konuyor, boyu konuyorsa; o doğan çocuğun kaç yaşında hangi hastalığa uğrayacağı, kaç yaşında öleceği, kaç yaşında dolaşım sisteminin ne hale geleceğini de genetik şifrelerine bakarak bilmek mümkündür. Böyle bir genetik hüviyet çıkarılacaktır yakında, böyle bir genetik kimlik kartı çıkacaktır, diyor bilim adamları.

Bu ne demektir? Bir tarzda, biyolojik kaderimiz artık bilim olarak öyle saptanmıştır ki, dünkü insana deseniz ki siz: “40 yaşında karaciğeriniz rahatsız olacak” deseniz, “hadi canım, niye olsun; ben kendime iyi bakarım, olmaz” derdi. Hâlbuki bugün bir genetik mühendisine bunu söyleseniz size vereceği cevap: “eğer karaciğerimi teşkil eden hücrelerin genetik kartlarında bir arıza varsa ben, mutlaka 40 yaşında karaciğer hastası olacağım, yani önceden tespit edilmiştir,” diyecektir. Bu bakımdan kader konusu cidden çok büyük bilimsel keşiflerin ışığı altında daha iyi analiz edilebilecek duruma gelmiştir.

KADER BAHSİNDE “KELİMELERİN” KAVRANMASI

Şimdi önce size, kaderin nasıl kavranması lazım geldiğini anlatmak istiyorum. Bir takım kelimeler vardır; bugün, bilim lisanında “Latin” kökenli gelişerek ortaya konulmuş kelimeler vardır, bir de bizim “Arapçadan” gelen, Kuran’dan gelen, hatta “halk arasından” yansıyan kelimeler vardır; bu kelimelerin, birbirinin karşılığını bilmediğimiz için ekseriyet farklı sanıyoruz:

Mesela “bir şeye kader vermek…” Cenab -ı Hakk’ın Kuran’da “biz ona kader verdik” diye emirleri vardır. Kader verdik, demek tam manasıyla, lügat kelimesi manasıyla “programladık” demektir. Şimdi, düşününüz ki “program” kelimesini, “biz kader verdikten” farklı telakki edersek, kolay kolay bir şeyi öğrenmemiz mümkün değildir, kader bahsinde.

Böyle bir kelime de mesela “zerre” kelimesidir. Zerre kelimesinin Arapçada ki karşılığı “atom” anlamındadır; Latince kökenli kelimelerde atom ne ise, Arapça kökenli kelimede “zerre o dur.” Bu bakımdan kader kelimesini ve kader bölümünü iyi anlamak için “kader verme, takdir olunma olayını” programlanmış olma manasına geldiğini peşin bildirmek istiyorum.

EVRENİN YAPISINDA BİR PROGRAMLANMA VARDIR

Şu halde kaderden kastınız nedir? Eğer “bir olay programlanmışsa” bu program onun kaderidir. Nitekim bütün canlılar tasnif edilirken, bütün canlılar bugün tarif edilirken bu kader kelimesi, programlanmak kelimesi çok önemli bir mevkii halinde oturmaktadır. Şöyle ki: bir çimen düşününüz, onun üzerindeki bir hücreyi düşününüz; bir de beyin hücresini düşününüz, bir safra kesesi hücresini düşününüz… Bu hücrelerin her birisi kimyasal yapı bakımından birbirinin aynıdır. Hâlbuki gördüğünüz gibi bunlar çok ayrı faaliyetler yapmaktadır ve birbirine hiç benzememektedir. Yani, bir beyin hücresiyle, ot hücresinin kimyasal olarak, kimyasal yapı olarak aynı olduğunu insanlar 30 – 40 senedir öğrendiler. Ondan evvel sanıyorlardı ki: ot hücresi basit bir hücre, beyin hücresi çok gelişmiş bir hücre sanıyorlardı. Nitekim evrim masallarıyla insanların zihnini yıkarken hep bu noktada hareket ediyorlardı.

Hâlbuki şunu iyice biliyoruz ki: bütün hücreler kimyasal yapı bakımından aynıdır. Peki, “bu hücrelerin arasındaki fark nedir” dediğimiz zaman programlarıdır, diyoruz; yani “hücrelerin kaderleridir” diyoruz.

Bir hücrenin içerisine, genetik kartına “oksijen yapmak programlanmışsa” bu ot hücresi oluyor; bir hücrenin içerisine, bir takım elektriksel faaliyetler ister hafıza şeklinde, isterse hareketi meydana getirecek “elektrik akımı çevirecek şekilde programlar kaydedilmişse” bir hücreye oda beyin hücresi oluyor. Demek ki evrenin canlı yapısında olsun, cansız yapısında olsun kesinlikle bir programlanma, bir kader vardır.

Zaten bu programlanma ve bu kader olmasa evrenin dengesini ve ahengini korumak yahut da buna güvenmek mümkün değildir.

Fizik Yasası Maddesel Varlıkların Kaderidir

Bütün yıldızların, güneşlerin, ayın hatta atomun bile, atomun etrafındaki elektriklerin… Eğer programlanmamış olsa yani, bunlar kaderleşmemiş olsa, etrafında takdir edilmemiş olsa kesinlikle hayat devam etmez. Şu halde Cenab-ı Hakk’ın yarattığı ister canlı ister cansız olsun, hatta madde ötesi ve madde evrenleri olsun hepsi kesin olarak bir programlanma içerisindedir. Yani herhangi bir ışının çıktığı an nereye kadar gideceği ve oraya ne kadar müddet zarfında varacağı veyahut yarı ömrü müsait değilse, yarı yolda yok olacağı mutlaka evvelden bilinmektedir ki: bu onun kaderidir.

Şu halde fizik açısından düşündüğümüz takdirde bütün eşyanın vazgeçilmez, inkâr edilmez bir kaderi vardır. Bir güneşin etrafında dönen bir gezegenin döndüğü saatten tekrar tekrar dönerek, hangi saate kadar bu dönmesinin devam edebileceği, o gezegene kaç milyon kilometre uzakta durduğu takdirde ne kadar hızla dönebileceği onun kaderidir ki; bu değişmez kader mutlaka evvelden kendisine verilmiştir. Yani bir gezegen bir güneşin etrafına çıkıp da “ben şurada dolaşayım, biraz sonra da şu taraftan dolaşayım” diyemez. Takdir edilmiş kaderi aynen oynamak zorundadır, aksi takdirde ne olur… O gezegen gider güneşine yapışır. Yani arasındaki ayrılık, varoluş mantığı kalmaz. Bir gezegenin zaten var olabilmesi için kendi güneşinden belli bir mesafeye takdir edilmiş olması lazım. Bu kaba hatlarıyla evrenin fiziğinde gördüğümüz bu hadise bütün fizik olaylarının önceden takdir edilmiş olduğunu gösteriyor. Bu önceden takdir edilme, bir bakıma da fiziğin yasaları oluyor.

Herhangi bir cismin belli bir sıcakta belli bir büyüklüğe gelmesi, bir genleşme göstermesi veyahut belli bir soğukta bir büzüşmeye uğraması, ne kadar büzüşmeye uğrayacağı milimiyle santimiyle evvelden takdir edildiği için biz bunları incelerken bir yasa buluyoruz, yani fizik yasa dediğimiz şey aslında maddesel varlıkların kaderidir.

Biz bu kaderleri okumaya çözmeye başladığımız zaman bir fizik yasası buluyoruz. Şu halde, kesinlikle evrenin maddesel yapısında önceden takdir olmuş bir yasalar sistemi vardır ve bu yasalar sistemini her hangi bir şekilde ortadan kaldırmak, değiştirmek mümkün değildir. Bu canlılar için de böyledir.

Önceden Kaydedilmiş Bir Değişmezlik Vardır

Canlıların “genetik kartları” dediğimiz bir mikronun yani bir metrenin milyonda biri kadar, bir santimin milyonda biri kadar bir küçüklükteki bir çizgiye, yan yana gelmiş bir program yazılmıştır… Bir takım kimyasal moleküllerin yan yana dizilmesi şeklinde bir program yazılmıştır. Bu program aynen icra eder. Bunu en iyi insanın doğumunda görürüz.

Anneden ve babadan gelen istidatlar bir araya gelip de döllenmiş bir hücre meydana getirdikleri zaman, bu döllenmiş hücreler anne karnında her saati – saniyesi belli olan bir gelişmeye, bir bölünmeye tabi olurlar. Yani döllenmiş hücrenin 6 saat sonra ne duruma geleceği, 8 saat sonra ne duruma geleceği, 12 gün sonra ne duruma geleceği, hangi katlarına bölüneceği, hangi hücrelerin hangi hücrelerin yanına gideceği kesinlikle onların genetik şifresinde daha önce yazılmıştır. Bunları, araya girip “değiştirmek” mümkün değildir. Şu halde fizikte olduğu gibi biyolojide de bir kader vardır. Yani bir değişmezlik, önceden kaydedilmiş bir değişmezlik vardır.

İşte bu iki bilimsel (bilimin ana dalından) örnekten anlıyoruz ki: “Allah evrenleri yarattıktan sonra bunlara bir kader vermiştir.”

ALLAH’IN YARATIŞTAKİ VAZGEÇİLMEZ YASASI

Nitekim ayet-i kerimede de net olarak Cenab-ı Hakk’ın evvela murad ettiği sonra onlara bir kader verdiği ve ondan sonra onu ihda ettiği açık olarak bildirilmiştir. Yani Canab-ı Hakk bir şeyi murad eder, arzu eder; arzu ettiği takdirde levhi mahfuz dediğimiz kompüter sistemi onu derhal kaderleştirir yani programlar ve otomatikman, o program gereği belli bir zaman süreci içerisinde de ihda eder, yani görüntüden fiile çıkarır, teoriden oluşa çıkarır.

Bu, Cenab-ı Hakk’ın Yüce Kitabında emrettiği gibi Allah’ın yaratıştaki vazgeçilmez yasasıdır. Yani Allah mutlaka:

  1. Evvela murad eder,
  2. Murad ettikten sonra onu güzelleştirir,
  3. Tefsiye eder,
  4. Sonra kaderleştirir, programlar
  5. Ondan sonra da ihya eder, o programı aynen tezahür ettirir.

Bu, bütün maddesel dünyanın (bizim görebildiğimiz kadarıyla) vazgeçilmez yasasıdır. Bundan dolayıdır ki bu yasa bütün evrende, bütün çevremizde, kendi bünyemizde, kendi hücremizde vazgeçilmez şekilde var olduğu içindir ki konuşmamın başında söylediğim gibi: “inansın – inanmasın herkes belli ölçüde kaderci olmaya, kadere inanmaya mecburdur. Aksi takdirde kadere inanmıyorum, demek: (bazı yerde fizikle biyoloji de…) ben fizik yasalara inanmıyorum, ben biyoloji yasalarına inanmıyorum, demek gibi abes olur.

KENDİ HAYATIMIZDAKİ KADER OLAYI

Ama bizi asıl meşgul eden, bilimin özünde yatan bu kader kavramı değildir. Bizleri yeryüzünde meşgul eden bizzat kendi hayatımızdaki kader olayıdır.

Biz hayatta yaşarken biyolojimiz ve fiziğimiz kesinlikle değişmez yasalarla yürütüldüğüne göre, dolayısıyla önceden programlanmış, kaderleşmiş olduğuna göre, takdir edilmiş olduğuna göre, yazgı haline gelmiş olduğuna göre burada biz varız ama biz hareketlerimizin tayininde, tercihlerimiz tayininde ne durumdayız? Asıl mühim olan: bizi kader bahsinde anlaşılmazlara, sıkıntılara sokan, inkârlara götüren yahut da Cenab-ı Hakk’ın rızasının tersine götüren olaylar burada yatmaktadır.

Biliyorsunuz bütün klasik kitaplarda “canlılar içerisinde” yalnız insanların bir iradesi olduğu ve bu iradenin de küçük irade ismiyle: irade-i cüziye ismiyle birçok kitaplarda birçok olaylarda satır başı olduğu, “mesuliyet kavramına” hedef olduğu yazılıdır. Şimdi size önce irade meselesini biraz açmak istiyorum.

İrade-i Külliye, İrade-i Cüziye

Biliyorsunuz ki Cenab-ı Hakk’ın irade-i Külliyesi kesinlikle bölünmez bir irade-i külliyedir. Yani, Allah iradesinin herhangi ikinci bir irade ile değiştirilmesi veyahut da o iradeye bir ek yapılması mümkün değildir. O zaman ilahi kudretin mutlak tasarrufuna gölge düşürmüş oluruz. Peki, irade-i cüziye den kastımız nedir o zaman? Mademki Allah iradesinin değişmezliği vardır, irade-i cüziye den kastımız nedir? Çünkü irade-i cüziyeyi kabul etmezsek, o zaman bütün mesuliyetleri sırtımızdan atabiliriz. Her türlü günaha, her türlü sıkıntıyı tamamıyla Cenab-ı Hakk’ın takdirine havale edip ondan geldi benim yapacağım bir şey yok diyebiliriz.

O halde “irade-i cüziye” den kastımız: Allah iradesi gibi yapıcı, kaderi değiştirici bir unsur olmayan ama bizim kaderimize etkin olan bir hadise olarak bilmemiz lazım gelir.

Bu çok karıştırılmıştır. Ondan dolayıdır ki; İslam dünyasında gerek tasavvufta olsun, gerek şeriat âlimlerinde olsun irade-i cüziye, irade-i külliye kavgaları senelerce asırlarca sürmüştür. Ve kesinlikle de bir anlaşma, bir noktaya gelememiştir. Çok akıllı (?) düşünürler; bağlamışlar, demişler ki: “kader bahsini iyi bilemezsiniz ama bilesiniz ki siz sorumlusunuz, irade-i cüziyeniz den dolayı… Allah’ın iradesi mutlak iradedir değişmez. İki cümle ile bunu böyle bilin bu kadar kâfi” demişler.

İrade-i Cüziye: Bir Tercih Olayıdır!

Şimdi bunları, bu bilimsel gelişmelerin çağımızda ağır bastığı günümüzde daha rahat anlamak daha korkmadan tartışmak mümkündür. Ancak bir kelimden dolayı bu tartışmaların içinden çıkmamız lazım gelir. İrade-i cüziye ile irade-i külliyeyi birbiriyle kıyas etmemeniz gerekir. Yani irade-i cüziye küçük bir parça irade, Allah’ın iradesine benzer bir irade değildir… Bütün kader üzerindeki yanılgılar budur.

Sanıyoruz ki biz irade-i cüziyemiz var; buradan kalkarız Ankara’ya veya Londra’ya gideriz, irade-i cüziyemizle diye kabul ediyoruz ve bunu büyük iradenin, Allah iradesinin bir küçük parçasını da bize vermiştir, alın kullanın diye gibi kabul ediyoruz. İşte yanılgı buradadır!

İrade-i cüziye: bir tercih olayıdır! Yani Cenab-ı Hakk’ın kaderleri ve şeenleri… Yani Cenab-ı Hakk’ın (şeen demek yaratılıştaki tecellileri demektir Cenab-ı Hakk’ın) şeenleri ve büyük iradesinin sistemine bizim bir tercih unsurumuzdur irade-i cüziye. Tercih unsuru demek şu demek: yani Cenab-ı Hakk’ın namütenahi kader repertuarında, kader hazinesinde namütenahi bantları, namütenahi hayat öykülerinin bulunduğu bir hazinede irade-i cüziyemizle biz bir tercih yapma hakkına sahibiz.

Yoksa biz irade-i cüziyemizle meslek seçeriz ama “irade-i külliye ölümdür” gibi yanılgı içerisinde olmamamız lazım gelir. Şunu iyi bilmemiz lazım gelir ki: Kuran’ın ayetlerinin tümü açısından mütalaa ettiğimiz takdirde, fonksiyonel, yani yapıcı – yapımcı bir irade-i cüziye olmaz; irade-i cüziye ancak tercih edicidir: “düşüncede ve iç duygumuzda var olan, Cenab-ı Hakk’a sunduğumuz bir dilektir.” Bu dileğin en önemli yanı biliyorsunuz ki: imandır!

Allah Kendisine İmanı Kesinlikle Muhayyer Bırakmıştır

Yani irade-i cüziyemizle bizim tercih edeceğimiz şey kesinlikle imandır. Yani bir insan irade-i cüziyesiyle buradan kalkıp Ankara’ya veya Londra’ya gidemez ama irade-i cüziyesiye imanı tercih eder. Çünkü Allah kendisine imanı kesinlikle muhayyer bırakmıştır. Yani bu hususta belli “külli irade zorlaması” yoktur.

Bundan dolayıdır ki İslam dininde gerek ilk İslamların asrısaadetteki hayatını tetkik ederken görürüz, gerekse sonradan İslam âlimlerinin tatbikatını görürüz ki “dinde zorlama olmayışının” yasak olmasının asıl sebebi budur. Çünkü Cenab-ı Hakk herkesi kendi iç dünyasındaki, kendi düşüncesindeki bir tarz (işte) irade-i cüziye dediğimiz olayla kendisine iman etmemizi istiyor.

Bunu anlatırken, Canab-ı Hakk bizim “imana intikal etmemiz takdirde” bütün hayatımızın iman açısından tercih edileceğini; imanı inkâr ettiğimiz, küfre gittiğimiz takdirde bütün hayat bandımızın o açıdan tetkik edileceğini bildiriyor, Allah bize. Demek ki bütün bilim adamları fizikte ve biyolojide mutlak kaderciyken, hatta hatta diğer semavi dinlerle diğer dinler bütün olaylarda kaderciyken islamiyetin getirdiği fakat bir türlü anlaşılamamış, yanlış anlaşılmış olan irade-i cüziye bize irade-i takdirin (büyük takdirin, ilahi takdirin) ancak zuhurunda bir tercih hakkı tanıyor. Yoksa olayları biz yapma, meydana getirme iradesine sahip değiliz, tercih hakkına sahibiz.

Hâkim Olan İlahi İradedir

Duamızla, dileğimizle, Cenab-ı Hakk’a karşı olan sevgimizle, diğer insanlara yaklaşımımızla biz Cenab-ı Hakk’tan bir kader değişikliği veya iyi bir kader telakki edebiliriz. Şu halde bu kısmı bağlarken üzerinde önemle duracağım nokta şudur: irade mutlak Allah’a aittir tecezzi kabul etmez! Yani bir parçasını kula, bir parçasını gezegenlere, bir parçasını fiziğe taksim etmiş değildir Allah, iradesinin. Her an, zaman diliminin içerisindeki en küçük mesafelerde dahi hâkim olan: “ilahi iradedir.” Bu ilahi iradenin insanlar için bir özel yapısı vardır; yalnız iman konusunda, tercih konusunda Allah bize bir irade vermiştir. Bu irade yapımcı bir irade değildir. Bir kaderi meydana getirecek, bir hayata bir şekil verecek irade değildir. Hayata şekil verecek, yeni bir yapımcı dünyayı kuracak ilahi iradedir. Biz (imandaki tercihimiz gibi) tercihlerimizle Allah’ın iradelerinden ve birçok kader bandından birisini seçmiş oluruz. Yoksa biz kendi kendimize herhangi bir kader bandı hazırlayamayız. Bu bölümde bir defa buraya bir nokta koyup, buraya bir mühür basacağız.

İnsanların Bu İradeyi Seçiş Tarzındaki Yapısal Özellikleri

Şimdi geliyoruz insanların mesuliyetlerine, insanların bu iradeyi seçiş tarzındaki yapısal özelliklerine:

Şimdi bir insan, biliyorsunuz ki; ruh, beden, nefs, kalp veya gönül gibi dört unsurdan teşekkül eder. Bu unsurlar insana bir bütün manzarası halinde ilahi saltanatın çözülmesi imkânsız şekilde bir karışımıdır. İnsanlar yeryüzünde yaşarken bu dört karışımın verdiği etkilerle hayatlarını sürdürürler. İşte kadere ait olayları anlayabilmek için; bu dört karışımın “gönül” dediğimiz noktasını, Allah’ın iradesini, kullara nasıl sevk ettiğini bu gönülle anlayabilmemiz lazım.

Yine biliyorsunuz ki Allah, Hz. Adem’in bedenini topraktan yarattıktan sonra “ben ruhumdan nefyettim” emriyle, Kuran’da ruhunuzun indi ilahideki bir temel merkezden geldiğini bildiriyor, bize. Yani insan ruhu, mutlak suretle Allah’ın yarattığı sistem içerisinde, sistemler, âlemler içerisinde “emr âlemi” dediğimiz, Cenab-ı Hakk’a en yakın noktadaki bir ilahi kudrettir; ister ışın deyin, ister cereyan deyin… Allah tarafından bedene gönderilmiş bir ilgidir. Bu ilgi insanı insan yapan karakterdir.

Ne var ki, bu ilginin insan bedenine girmesiyle beraber nefs dediğimiz bir negatifi doğar. Nefs dediğimiz negatifi doğar ki; ruhun varlığına bu beden tahammül edebilsin. Bir nevi perdedir nefs ona… Yani emr âlemine tekrar dönmek isteyen ruha, nefs bir nevi kafes vazifesi görür ve o kafesinde bir nevi zırhı nefstir; yani kendi kişiliğiniz, kendi benliğinizdir. Bu kendi kişiliğiniz ve kendi benliğiniz ruhla karşı karşıya aynadaki sima gibi durur. Ama negatifi olduğu için hep ters fotoğraflar alır. Bundan dolayıdır ki asıl ilahi iradeyi temsil eden, ruhumuzdan bize intikal eden ilahi bir mesajı nefsimiz alır, kendim yaptım sanır. Tıpkı aynadaki hayalin kendisini görüp de “ben buyum,” demesi gibi bir acayipliktir bu.

Yani Allah vereceği kaderi, takdir ettiği her şeyi ruh cereyanı vasıtasıyla gönle de intikal ettirir. Bu gönle intikal eden şeyi biz, duygu şeklinde hissederiz. Kader üzerindeki anlayışımızı tam isabetli, Kuran’a uygun, İslam ahlakını geliştirici şekilde bilebilmek için bu noktayı hiç kaçırmamak lazım. Yani Allah gönlümüze vereceği bir ışıkla kendi kaderini icra etmektedir.

İNSANLARIN KADERİ DEĞİŞİR Mİ, DEĞİŞMEZ Mİ?

Şimdi buradaki bizim rolümüzün ne olacağı konusuna geliyorum ki; İslamiyet’in kader konusundaki, hatta “bütün dinlerden çok ötede ve üstte olan fevkalade farklı görüşünü” dile getirmek istiyorum.

Şimdi biliyorsunuz “insanların kaderi değişir mi, değişmez mi?” tartışması gerek dinsel olarak, gerekse başka konularla çok tartışılmıştır. Burada Kuran çok açık bir mesaj veriyor, diyor ki Sure-i Leyl’de: kim ki i’ta eder (yani bol bol verir, cemiyete, insanlara yardım eder), kim ki ittika eder (yani namaz kılar ve infak eder, kendisindeki nimetleri başkalarıyla paylaşır ve güzellikleri tasdik ederse – buradaki güzellikleri tasdik ederse cümlesi birçok müfessirler tarafından Esma-ül Hüsna olarak görülmüştür ama Kuran Esma-ül Hüsna, dememektedir burada; Allah güzelliğini tasdik ederse, yani her olayda Allah’ın varlığını hisseder, her şeyi Allah güzel yapar diye gönül gözüyle görürse – ben onlara en güzel kaderi kolaylaştırırım, diyor) Allah: “müyesser ederim” diyor.

Şu halde bir insan üç önemli noktada irade-i cüziye diye eskilerin söylediği fakat benim tanımımla Cenab-ı Hakk’a karşı bir davranış niyazı va’zyetmesi; bu davranış niyazını irade gibi görülmüş… Bu bir tarz davranış niyazıdır, yani Cenab-ı Hakk’a karşı daima namaz kılan, insanlara iyilik yapan, Allah’ın verdiği nimetleri paylaşan ve de Allah güzelliklerini gören, hiçbir hadiseyi çirkin görmeyen, hiçbir şeyi abes görmeyen bir gönle sahip olduğunuz takdirde Allah ne diyor: ben size güzel olan kaderi müyesser kılarım. Demek ki, eğer kader sabit olsaydı bu ayet-i kerime gelmeyecekti.

Demek ki Allah “ben size güzel olanı, kaderi müyesser kılarım” demekle kaderin bu ana unsurunu gönlünüzde yaşatacağınız, bu ahlakla, bu sevgiyle güzel kaderi bulursunuz… Aksine tekrar ayet-i Kerime devam ediyor, kim ki gururla istima ederse (beğenmezlik gösterirse), kim ki ittika yerine pahir olursa (yani hiç kimseye iyilik yapmayan), hiçbir şekilde yardımsız, taşlaşmış bir insan olursa ve Allah güzelliklerini tekzip ederse (yani her hadisede Allah’ın mükemmel, güzel, hikmet dolu sırrını tekzip ederse; inkâr ederse) bende ona en kötü kaderi müyesser kılarım… Ona en kötü kaderi veririm, diyor.

Kaderin Anahtarı

Demek ki kaderin anahtarı, (kulda olan anahtarı) irade-i cüziye diye tanımladığımız anahtar bir yapımcı irade değildir, ya? Bir tercih iradesidir. İşte bu tercih iradesini Allah hepimizden, her insandan, her müminden beklediği için ki; “kadere böyle bir değişkenlik karakteri gelmiştir.” Allah insanları yarattıktan sonra mutlaka genel anlamda hem fiziğiyle, hem biyolojisiyle, hem de hayat tarzıyla bir takdir vermiştir. Kesinlikle bu takdir önceden yazılmıştır; gerek çeşitli ayet-i kerimelerde gerekse İslam tarihinde okuduğumuz çeşitli öykülerde bu kaderin değişmezliğini görüyoruz. Ama insanın iradesi açısından ve irade-i cüziye diye tanımlanıp da, aslında bir tercih iradesi olan irademiz bakımından bu kaderin değişmesinde bir kolaylık vermiştir, Cenab-ı Hakk. Allah’ın güzelliğini tasdik, devamlı surette insanlara yardımcı olmak, insanlara her şeyiyle yardım etmek ve bir de namaz kılmak gibi unsurları taşırsanız Allah sizin kaderinize en kolayını müyesser kılar diyor.

En güzel kaderi size kolaylaştırır… Yani siz Allah’ın takdir hazinesindeki kader bantlarından güzeli mi almak istiyorsunuz? Sizin bir takım faaliyetlerinizle alamazsınız, diyor bu bandı Allah, ya? Benim güzelliğimi tasdik edeceksiniz, her hadisede benim güzelliğimi göreceksiniz, namaz kılacaksınız, infak edeceksiniz ayrıca i’ta edeceksiniz (her şeyinizi paylaşacaksınız insanlarla) o zaman, diyor; benim kader hazinemden size en güzel bandı koyarım, diyor Cenab-ı Hakk. Bunu hiç unutmamak lazım gelir. Yani kaderin değişmesi yahut kolay kaderin tercihi, ilahi iradenin hazırladığı güzel bantlardan bir tanesini bizim tercih etmemizdir. Tekrar ediyorum hiçbir kul fiilinin halikı olamaz; hiçbir yaratılmış fiilinin de halikı olamaz! Mutlaka Allah’ın iradesiyle takdir olmuş, onun kanunlarıyla meydana gelmiştir her hadise.

Sadakayla Ömrün Uzaması

Şimdi bu hadisenin içerisinde bir önemli nokta… Mesela, Efendimizin hadisleri vardır… Uzun müddet yine kaderi iyi anlamayanlar tarafından, nasıl olur gibi… Mesela: sadakanın ömrü tecdit ettiği, ömrü arttırdığı… Hâlbuki biliyoruz ki: ömür ayet-i kerime gereğince belirlidir, kompüterize edilmiştir, yazılmıştır, değişmez ama hadis-i şerifte ömrü tecdit etmesi sadakanın, belaları def etmesi (belalarda bir kaderdir; kader bandında) vardır. Bunlar nasıl oluyor; sadakayla ömrün uzaması, belaların def olması olabilir diye düşünüldüğü takdirde?

Çok açık; ayet-i kerime ne diyor: siz i’ta ederseniz ben size en güzel kaderi müyesser kılarım, diyor. Demek ki Cenab-ı Hakk’ın kaderin zor köşelerinde olsun, insanların yeryüzünde aradığı felah mutluluğunda olsun esas unsur Allah güzelliğine yaklaşım, insanlara sevgi, elindekini herkesle paylaşma; böyle bir gönül zenginliği olduğu takdirde… İrade-i cüziye size gönlünüzden güzel mesajlar verecek; siz o mesajların ışığı altında tercihler yapacaksınız ve hayat öykünüz güzel ve kolay olacak. Aksinde ise yine Cenab-ı Hakk’tan gelen mesajlarla hayatınızı tayin edeceksiniz… Kendi kendine değil; hiç kimse kendi kendine hayat tayin edemez. Cenab-ı Hakk’ın mesajlarıyla hayatınıza bir yön vereceksiniz.

Bir adım atmanız dahi mutlaka ilahi bir mesajla mümkündür. Ama siz Allah güzelliğini inkâr etmiş, pahir olmuş, mağrur olmuşsanız Cenab-ı Hakk’tan gelen mesajlar, kader bantları sizi çok kötü bir kader öyküsüne götürecektir.

Hayattaki Tatbikattan Bazı Şeyler

Şu halde, İslam dini, apaçık kaderin değişmezliği, irade-i külliyenin mutlak varlığını ana unsuru olarak ortaya koyduktan sonra buraya çok önemli bir madde getiriyor. Cenab-ı Hakk: bu kaderin benim tarafımdan değiştirilmesini istiyorsanız kesinlikle i’ta, infak ve hünsayı tasdik (yani herkese yardım etmek, bütün sıkıntıda bulunanlara yardımcı olmak, Allah güzelliğini tasdik etmek) şart diyor.

Bunu yaparsanız; ne kadar kaderiniz sıkıntılı olursa olsun bunları dua ile değil i’ta, infak ve hünsayı tasdikle değiştirebilirsiniz, diyor.

Şimdi bu ana motifin üzerinde hayattaki tatbikattan bazı şeyler söylemek istiyorum. Mesela bir işte muvaffak olmak… İşte çok akıllı adam da, iyi yatırım yaptı, bundan dolayı muvaffak, oldu diyoruz. Hayır, mümkün değil! Hiç kimse, kendi hayat çizgisini, kendisi yaratamaz. Bu Cenab-ı Hakk’ın takdiri onun yatırım yapmasına veyahut işte becerisine biraz önce değindiğim ruh kanalı ile gönle verilen spot ilahi duygular vesile olur.

Binaenaleyh, o adamın o yatırımı yapması, muvaffak olması yahut da (işte yani) zenginlik, mutlaka müspet kader olması gerekmez; daha, bizim görüntümüzle daha iyi bir kadere sahip olmasını düşünüyorsanız bunları spot spot Cenab-ı Hakk’a ruh vasıtasıyla gönle inşa ettirdiği için o yapmıştır… Ama bunun sebebi nedir, i’ta mı etmiştir, Allah güzelliklerini tasdik mi etmiştir yahut da bunun kaderindeki bu zenginlikte Allah bir imtihan açıp da bakalım nasıl davranacak diğer insanlara, diye takdir için mi vermiştir? Ama veren, bu hadiseyi takdir eden kesinlikle Allah’tır. Hiç kimse aklının becerisi ile bir kader inşa edemez. Bunu mutlaka bir numara olarak yazmamız lazım.

Akıl Cenab-ı Hakk’a Kulluk Yapmamız İçin Verilmiştir

Peki, aklın tercihinde hiç mi rolü yoktur, hiç mi bir şey düşünmeyelim, dersek… Akıl Cenab-ı Hakk’a karşı kulluk yapmamız için bize verilmiştir. Akıl, “Cenab-ı Hakk’a karşı oyun oynamak yahut onun kaderine rağmen ben bunu yaparım” diye verilmiş bir unsur değildir. Akıl, Allah’ın emirlerini yerine getirmemiz, Allah’a iman etmemiz, O’nu bulmamız için bize verilmiş bir kompüterdir. Bu kompüter, kaderi yapan kompüter değildir. Bunu çok iyi bilmek lazım gelir.

Biz Cenab-ı Hakk’a yakin olarak kaderimizdeki bütün pürüzleri, bütün sıkıntıları giderebiliriz. Yine bir başka misalle gidelim, mesela: çok çalıştı ve işte üniversiteyi bitirdi, iki lisan öğrendi… Bir kimseyi tetkik ediyoruz; bunu aklıyla bulmuş gibi görüyoruz. Hayır! Takdir-i ilahi onu çalışma masasının üzerinden kaldırmıyor. Deminki söylediğim ruh kanalıyla gönle gelen spotlar onu çalışma masasına bağlıyor ve onun çalışmaları ancak o spotlar sayesindedir. Spotu kestiği an Cenab-ı Hakk, ruh kanalıyla verdiği mesajı kestiği an bir daha kitabın yüzünü açamaz o insan. Bu açıdan düşündüğümüz takdirde “peki, biz takdirin hangi spotları getireceğini, hangi emirleri bize vereceğini, hangi ruh kanalı ile gönlümüze istikametleri çizeceğini bilmediğimize göre biz nasıl davranmalıyız” diye düşündüğümüz takdirde? Bir defa İslamiyet’in en önemli maddelerinden bir tanesi biliyorsunuz ki “gayret” ve bu gayrete bağlı olarak hayat tarzındaki çalışkanlıktır.

Bir Müslümanın Meskenet Sahibi Olması Mümkün Değildir

Şimdi takdirin bütün değişmezliğine rağmen ancak i’ta ve hünsayı tasdikle, infakla değiştiğini de öğrenerek bizim hareket tarzımızdaki çıkış noktası ne olacaktır? Biz Cenab-ı Hakk’ın mutlak iradesiyle, ruh kanalıyla verdiği gönlümüze hep çalışma, gayret etme tarafını güdeceğiz. Çünkü her çalıştığımız, her gayret ettiğimiz zaman bu kaderden bir spot yakalama şansına sahibiz. Onun için bir Müslümanın tembel olması, meskenet sahibi olması mümkün değildir.

Nitekim bu yüzdendir ki; bütün dinler 24 saat tatil haftada yaptığı halde; İslamiyet, İslamlara… Cenab-ı Hakk Yüce Kitabında yarım gün tatil vermiştir. O da, Cuma sabahından, Cuma namazı kılınana kadardır. Neden? Çünkü Cuma günü öğleden sonra dahi mesai vardır, Kuran’ın emrinde. Ama biz onu sonradan bir güne getirmişiz; canımız ister de üç güne çıkarırız… Ayrı mesele onlar. Ama bizzat Cenab-ı Hakk’ın iman edenin ne kadar çalışmasının önemli olduğunu göstermek için diğer dinlerin, diğer semavi dinlerin bir günlük tatiline karşılık İslam’a yarım gün tatil vermiştir. Bu da çok ince bir hesaptır.

Gayret Çok Önemli Bir İbadet Tarzıdır

Cenab-ı Hakk bize takdir konusunda emretmektedir ki: benim, ruhunuz kanalıyla size vereceğim kaderi, kısmetleri, geleceğinize ait mesleğinizi, işinizi bilmediğinize göre sizin yapacağınız iş devamlı suretle faaliyet halinde olmak.

Ki; Cenab-ı Hakk’ın ruhumuz kanalı ile gönlümüze vereceği emir spotlarını yakalamak için bu spotların bizi daima yeniden, daha güzele götürecek bir kaderi seçmemiz için bizim devamlı faaliyet halinde olmamız lazım. Biz devamlı çalışkanlık halinde olacağız ki ancak bu sayede Cenab-ı Hakk’ın vereceği emirleri, bizim kaderimize lütfedeceği güzellikleri yakalayabilelim. Bu bakımdan İslamiyet’te gayret vazgeçilmeyen çok önemli bir ibadet tarzıdır. Bundan dolayıdır ki her gayret bir ibadet sayılmaktadır.

İşyerinde olsun, mesleğinde olsun… Neden? Çünkü Cenab-ı Hakk’tan cereyan bekliyor, Cenab-ı Hakk’tan lütuf bekliyor. Bunun için de devamlı çalışıyor ki bu çarkın üzerine Cenab-ı Hakk’ın emirleri gelsin. Şimdi insanın bütün diğer varlıklardan farkı gene bu noktaya geliyor; diğer varlıklar hiçbir şekilde kader çizgilerine en ufak bir nüans ekleyemezken, bir mümin i’ta, infak ederek, güzellikleri tasdik ederek ve devamlı çalışarak Cenab-ı Hakk’ın büyük iradesinde, kendi kaderine yeni çizgiler kazandırma şansına sahiptir. Daha doğrusu, böyle bir kabiliyeti vermiştir; “işte irade-i cüziye aslında budur. Çalışacak, infak edecek, i’ta edecek ve Cenab-ı Hakk’ın güzelliklerini tasdik ederek, Cenab-ı Hakk’ tan her an daha güzel bir kader bandı talep edecek.

Bu günkü tanımlarla şöyle benzetebiliriz; Cenab-ı Hakk’ın hepimiz için bir büyük senaryo içerisinde hepimizin mevkiini, rollerini tayin etmiş bir büyük bandı vardır ama bu bandın içerisinde bir takım teferruatlar vardır ki bize, ahlak açısından bir açık kapı bırakmış… Ahlak-ı Muhammedi’ye uygun, deminki saydığımız şartlar (çünkü Ahlak-ı Muhammedi’nin bir özetidir, i’ta, infak ve hünsayı tasdik), bunlara uygun bir girişim gösterdiğimiz takdirde Cenab-ı Hakk elindeki namütenahi ilmi sayesinde kader bandımızı baştan sona kadar gereğinde değiştirebilir. Demek ki değişmezlik… Bizim tarafımızdan değişmezdir kader ama Allah tarafından her an her türlü değişikliğe uğrayabilir.

Kaderin Evvel – Sonra Yazılması

Bunu böyle vurguladıktan sonra gene kader bahsinde çok önemli bir noktaya değinmek istiyorum: Kaderin evvel yazılıp, sonra yazılması konusunda.

Hep kendi kavramlarımıza göre hareket ediyoruz; yani biz bir takım Hristiyan düşünürlerinin düşündüğü gibi Cenab-ı Hakk’ın varlığını düşünmüyoruz ki… Onlar nasıl düşünüyorlar? Cenab-ı Hakk yaratmış, bir yere bırakmış, dönüyor… Dünya’nın içerisindeki fizikleri, kanunları, yasaları ve işte bunların içerisinde bu dünya yürüyor, sonunda cezalanacakları – mükafatlanacakları ortaya çıkacak.

Hâlbuki İslam düşüncesi, Kuran düşüncesi böyle değildir; her hadiseye Cenab-ı Hakk’ın mukaddem oluşudur. Yani her hadisede o hadiseden önce Allah vardır.

Biz bir şey istemişsek bizden evvel Allah istemiştir; biz bir şey yapmışsak onu Allah yapmıştır, biz yaptık sanmışızdır. Binaenaleyh, Allah şah damarından yakın bir şekilde insanın bizzat kaderinin yapısında, kendinden evveldir. Şimdi düşününüz ki Allah bizim bünyemize, bizim bizzat maddesel bünyemize, şah damarımızdan yakın bir şekilde ilahi cereyanını muhafaza ederken biz hangi irade ile ne yapacağız? Bizim bir tek yapacağımız şey: Allah’ın verdiği bu gönül hazinesinde, Allah’a karşı sevgiyi, onun güzelliklerine karşı saygıyı ve diğer insanlarla bunu paylaşmayı yaşatabilmekten ibarettir. Bizim, işe irade-i cüziye diye takdim edilip de (bizim) anlayamadığımız hadise budur. Yoksa biz Cenab-ı Hakk’ın bütün evrenin her yerinde olduğu gibi insanda da ayrıca şah damarından daha yakın mevkide bulunuşu dolayısıyla, Cenab-ı Hakk’ın varlığını hissetmeden “kendi kendimize yaptık” desek pek ayıp olur. Yani bir mümin Allah’ın kendisinin şah damarından daha yakın olduğunu bilerek, her hadisede “o hadiseden mukaddemim, ben hadiseden önceyim” dediğini bilerek “bunu ben yaptım” derse çok ayıp olur. Yalnız ben i’ta etim, infak ettim, hünsayı tasdik ettim, Cenab-ı Hakk’da bana bu güzel kaderi lütfetti; benim kaderim daha kötüydü, daha karışıktı bu hale döndü, demesi mümkündür. Ama “bunu ben döndürdüm” dediği zaman islam, kader kavramıyla okuduğu amentüyle tamamen tezada düşer.

HAYIR VE ŞER

Bu kader konusunda çok önemli bir nokta da hayır ve şer konusudur. Şimdi biliyorsunuz hayır ve şer bir kavramdır başkaları için ama İslam için bir kavram değildir! Kuran’a ters düşen şerdedir; Kuran’a paralel düşen hayırdadır. Şimdi hayır ve şerrin madem ki her şey takdiri ilahinin vazgeçilmez tasarrufu altında, kudreti altındadır o halde şerre niçin karşı olalım, niçin hayırdan yana olalım diye bir soru daima düşünce âleminde, İslam düşünce âleminde bile uzun boylu tartışılmıştır.

Yine amentümüzde mademki “hayır ve şer Allah’tandır” diyoruz o halde biz, “hayır ve şer Allah’tansa niçin şerre karşı gelelim, hayırdan yana olmak için azami bir gayret sarf edelim?” diye bir düşünce meydana gelebilir. Bunu da çözmek, sökmek istiyorum.

Şer Cephesi

Biliyorsunuz şer (aslında): Allah güzelliğine karşı nefsin gösterdiği bir kıskançlıktır. Allah’ın güzel yarattığına karşı şeytanın yaptığı kıskançlık modeliyle başlamıştır şer. Yani şeytan, Adem’i kıskanmıştır, şer orada başlamıştır. Yeryüzüne gelen insanlar arasında kesinlikle kıskançlık duyan, Cenab-ı Hakk’tan yana olmak, Cenab-ı Hakk’ın yarattığı mahlûkata hizmet etmek dururken aksine onları kıskanarak çirkinliklere düşenler şer cephesini teşkil ederler. Eğer şer cephesinde olursak, onlara karşı çıkmazsak İslam güzelliğini, iman güzelliğini daha doğrusu Allah’ın varlığını ve Allah güzelliğini elden çıkarmış oluruz.

Şerre Karşı Zaaf Şeytanın Bir Oyunudur

Şimdi buradaki teşhiste önemli nokta şudur; Efendimiz sonsuz merhametine rağmen şerle mücadele etmiş, bizzat kendisi savaşa girmiş hatta ok atarak bir kâfiri öldürmüştür. Şerre karşı olmak kesinlikle Cenab-ı Hakk’ın kaderine yahut da o şerrin arkasında Allah’ın iradesinin bulunduğuna karşı olmak demek değildir. Çünkü o şerre karşı çıkan bizdeki irade ve Cenab-ı Hakk’ın hayır iradesidir ve üstelik Kuran istikametinde bize verdiği emir iradesidir. O halde kadercilikte bizi yanlışa götürecek bu nokta şerre karşı zaaf duyma olasılığıdır… Şerre karşı zaaf şeytanın bir oyunudur. Bizim merhametimizi suiistimal ederek “canım şerde olsa nihayet Allah öyle kader vermiş, ne yapalım ki” diye bizim önümüze katarak şerri genişletmek, şerri büyütmek ve bu vesile ile insanların büyük tarafsız kütlelerini şer cephesinde toplamak için bir oyunudur.

Hâlbuki şer ancak bu oyunla ayakta durabilmiş, onun karşısındaki iradeler şerre karşı temayül etmeyerek, onlara karşı eğilmeyerek şerri yenmişlerdir.

Asr-ı Saadet’te ilk 10 sene – 12 sene bir avuç Müslümanın bütün Arabistan’a karşı verdiği asil, akıl almaz, güçlü mücadele şerre rağbet etmemesidir, şerre müsamaha” etmemesidir. Müteaddit defalar biliyorsunuz, Fahr-i Kâinat Efendimiz’e şerre taviz vermesi için yahut da (şerre en azından) şerre karşı susması için teklifler yapılmıştır: “bizim dinimizi hiç karıştırmasın, siz istediğiniz şeyi söyleyin, biz de size kötülük yapmayacağız” demişlerdir müşrikler ve kâfirler, asrısaadette.

Efendimizin burada verebileceği ufak bir taviz, yani şerden hiç bahsetmeyerek yalnız İslam dininden bahsederek konuşması ciddi olarak müminlere büyük bir ferahlık getirecekti ama Efendimiz öyle yapmadı; şerre en ufak taviz vermedi. Çünkü şer öyle bir tehlikedir ki zaman içerisinde evvela çevresini sonra bütün insanları istila ederek insanlığın vicdanını yorarak, onu yok ederek insanlığı bir uçuruma götürür.

Efendimizin En Büyük Amacı İnsanlığı Kurtarmaktı

Hâlbuki Efendimizin asıl amacı, dindeki en büyük amacı insanlığı kurtarmaktı. Bundan dolayı bütün sıkıntıları göze alarak “şerre taviz” vermedi. Bunu hiç hatırdan çıkarmamak lazım gelir. Şerri, kader açısından küçük görmek, şerri basit görmek yahut hafife almak mümkün değildir. Çünkü unutmamak gerekir ki; hayır da asıl Cenab-ı Hakk’ın tercih ettiği cephedir ve (tıpkı bir kompüter gibi düşünürsek) bir kompüterde ana program yapıldıktan sonra bu programın bir takım bölümlerinin sağa veya sola geçmesi ve oralarda ayrı ayrı okunması, ayrı ayrı kanallar seçmesi gibidir. Biz hayır cephesindeki o büyük kanalların temsilcisi olarak hem gayretimizle, hem Cenab-ı Hakk’ın Kuran’da emrettiği şekilde Ahlak-ı Muhammedi’yi tercih ederek bu kaderin içinde yaşamak zorundayız.

İslamiyet’teki Teslimiyet ve Gayreti Senkronize Etmek

Mutlaka unutulmaması lazım gelen hususlardan bir tanesi de: İslamiyet’teki teslimiyet ve gayreti senkronize etmektir; yani bir Müslüman gayrette sonsuz çabanın temsilcisidir. Bir saatini boşa geçiremez çünkü O’nun Yüce Peygamberi bütün Medine’nin en güçlü devrinde, bütün müminlerin etrafında (böyle kelebek gibi koşup “bir hizmet var mı?” diye) koştukları devirde dahi… Kendisi “odunlarını getirip bir köşeye koyarak, ortada bulunan bir taşı yoldan ayırt ederek” gayretin hiç kesilmemesini göstermiş olan Yüceler Yücesi bir insandı…

Binaenaleyh, bir İslam için gayreti hafifletmek, bir parça dinlenmek yahut ta çeşitli bahanelerle tembelliğe kaçma şansı yoktur. Kaderin mutlak değişmezliğine rağmen kesinlikle bir mümin gayretin penceresinden bir an kafasını çekmemesi lazım gelir; çünkü Cenab-ı Hakk’ın lütuflarının, keremlerinin hangi saniye, hangi salise ve hangi günde geleceği belli değildir. Onun için her an o pencerede, o gayret penceresinde beklemesi gerekir ki: Cenab-ı Hakk’ın imtihanları mı gelecek, lütufları mı gelecek, ihsanları mı gelecek, bekli de envai çeşit manevi tecelliler gelecek… Bunun için ise gayreti hiç kesmemesi gerekir! Ama teslimiyet dediğimiz bir hadise vardı… İşte, müminin (kaderin değişmezliğine ve Allah tarafından yazılıp, iradesiyle verdiğine dair) inancının en önemli noktası burasıdır. Bütün gayretine rağmen bilecek ki: “kendisinin yapacağı bir şey yoktur.” Çünkü irade; mutlak irade Cenab-ı Hakk’ta mahsustur. O isterse verir, isterse vermez… Yahut bu şekilde gösterir (verecek gibi gösterir) sonunda vazgeçer, vermez… Bir imtihandır veyahut bizim aleyhimize olacak bir hadisedir.

Bütün gayretimiz dorukta olduğu halde hiçbir netice elde edemeyebiliriz; hatta 40 yıl uğraştığımız bir şeyi Cenab-ı Hakk, beğenmemiş, bir görev kâğıdı gibi üstüne bir çarpı işareti koyup silebilir… Orada da teslimiyet mutlak şarttır.

Yine bir mümin kaderde ne kadar gayretle o kaderi bekleyecek, o kader bandının kendisine akışını bekleyecekse… Ne şekilde akarsa aksın; sonuçta, daima teslimiyet içindedir.

KADER TECELLİLERİNİN TARTIŞILMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR

Kaderin tecellilerinin tartışılması mümkün değildir, bir mümin tarafından. O tecelliler zuhur etmeden evvel her türlü gayreti sonsuza kadar gösterecektir ama kaderin tecellisi bambaşka olduğu zaman, hiçbir şekilde onu tartışmaya hakkı yoktur… Ama: ancak güzellikle, şükürle karşılayabilir.

Hatta! O kadar şükürle karşılaması lazım gelir ki: Cenab-ı Hakk’tan gelen bir sıkıntılı gün dahi olsa, kendisinin uzun emeklerle meydana getirdiği bir eseri, hiçbir neticesi çıkmamış, bir çalışma işinin bir türlü açıklığa kavuşmamış bir noktası dahi olsa… Kesinlikle o kula düşen hadise: “o iş bozulduğu zaman bile, kalkıp şükür namazı kılmasıdır.” Allah, Müslüman’dan böyle bir zarif teslimiyet bekliyor.

Yani, Cenab-ı Hakk’a karşı yalnız, şükür “sanıldığı gibi bir takım nimetlerin geldiği anda” değildir… Her ne şekilde olursa olsun, Cenab-ı Hakk’ın takdiri bir motif gösterdiği zaman “Allah’tan gelmiş bir name olarak” kabul edecektir; çünkü kendi gayretiyle, kendi gönlündeki yatkınlığıyla o kader için bu kadar çalışmasına rağmen, Cenab-ı Hakk’ın vereceği tecelli asıl kâinatın yüce iradesinin vereceği tecelli “en güzelidir” daima… Bu en güzeli yakalayıp teslimiyet gösterecekti.

O halde bir takım insanların sandığı gibi İslamiyet: teslimiyet adına bir yerde buluşup oturan, meskenette kalan insan değildir… Sonsuz gayretten sonra kaderin sonucunu görüp, lüzumsuz hareketlerle ona karşı gelmek, isyan etmek ahmaklığından kurtulan insandır.

TESLİMİYET: MUTLULUĞUN ANAHTARIDIR!

Çünkü teslimiyet: bir yerde mutluluğun anahtarıdır… Cenab-ı Hakk’a inanan için; Allah yüce kitabımızın ilk sahifesinde: siz namaz kılar, i’ta eder, inanırsanız felah bulursunuz, diyor. Çünkü gönüller bütün gayretine rağmen, Cenab-ı Hakk’ın her türlü tecellisine karşı büyük bir teslimiyet gösterirse, kesinlikle mutluluğun anahtarıdır.

İşte! Allah’ın kader bahsinde bizden beklediği budur. Biz ona tazarru edeceğiz, gayret göstereceğiz, gönüllerimizde (Sure-i Leyl’in evvelki kısımda anlattığım gibi) ayetlerini aynen uygulamaya çalışacağız ve bileceğiz ki: takdir Allah’tandır, hiçbir kelimesi, virgülü değişmez… Değiştirirse kendi değiştirir. Ve her anda böyle bir değişikliği arzu etmektedir müminler için. Eğer onun kaderinde bir diken varsa, bir taş varsa Allah bunu kaldırmak için büyük bir hassasiyetle beklemektedir; ta ki mümin, onun istediği gibi gönlünde niyaz çiçeklerini güzel açtırsın. Kendim yapacağım, kendim düzelteceğim, diye şaşkınlığa düşmesin.


Allah bütün müminlere ve bütün insanlara güzel kaderler versin.

Bu yazı, sevgili Hocamız Haluk Nurbaki’nin özel olarak kayda alınan sohbetinin kaleme alınmasıyla hazırlanmıştır.

ALINTI VE KOPYALAMA: "NurbakiMektebi.com" ticari maksat gütmeyen, tamamen gönüllü katılıma açık bir iştiraktir! NurbakiMektebi.com'da, Haluk Nurbaki'nin umuma açık şekilde yapmış olduğu sohbetleri, vaazları, radyo ve televizyon programları kaleme alınarak yayınlanmakta; gazete ve dergi yazıları, ticari dağıtımı durmuş ve devam eden kitaplarından alıntılar kaynak gösterilerek yayımlanmaktadır. Bu bağlamda yayımlanan içeriklerin ulaşılabilir olması asıl gayemiz dâhilindedir; hakları saklı değil, tamamen açıktır. Ancak, alıntı ve kopyalama yapacağınız içerik sayfasına "bağlantı" vermeniz ve/veya "kaynak" göstermeniz zorunlu olmakla beraber, "ticari maksatlı yayınlarda" içeriğin tamamı veya bir kısmı hak sahiplerinden yazılı izin alınmadan kullanılamaz!

2 Responses to KADER

  1. Mustafa Ö. 7 Nisan 2017 at 12:28

    Bu yazının içinde geçen aşağıdaki paragrafı bir düzene sokar mısınız; zira içinde “mutlak suretle Allah’ın yaratıldığı sistem içerisinde” diye bir cümle geçiyor.

    Yine biliyorsunuz ki Allah, Hz. Adem’in bedenini topraktan yarattıktan sonra “ben ruhumdan nefyettim” emriyle, Kuran’da ruhunuzun indi ilahideki bir temel merkezden geldiğini bildiriyor, bize. Yani insan ruhu, mutlak suretle Allah’ın yaratıldığı sistem içerisinde, sistemler, âlemler içerisinde “emr âlemi” dediğimiz, Cenab-ı Hakk’a en yakın noktadaki bir ilahi kudrettir; ister ışın deyin, ister cereyan deyin… Allah tarafından bedene gönderilmiş bir ilgidir. Bu ilgi insanı insan yapan karakterdir.

    Cevapla
    • Hüseyin Şensu 18 Nisan 2017 at 14:36

      Merhaba Sayın Mustafa Ö,
      İkazınız üzerine, belirtmiş olduğunuz cümlenin tarafımızdan zuhur eden bir “kaleme alma” hatası olduğu tespit edilmiş olup; “…Allah’ın yarattığı sistem içerisinde…” şekilde tekrar düzenlenmiştir. Ayrıca, konu bağlamında yapmış olduğunuz yoruma istinaden, nurbakimektebi.com olarak “Dr. Haluk Nurbaki” adına cevap veremeyeceğimizi belirtmek isteriz. Saygılarımızla, teşekkür eder ve hayırlı günler dileriz.

      Cevapla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir