İstanbul’un Gönlündeki Çifte Sultanlar

Yıllar önceydi, Mürşidim Faik Saraç, beni Sümbül Efendi dergâhının bahçesindeki bağrı yanık çınar ağacının yanına götürmüş ve İstanbul’un gönül sırrıyla tanıştırmıştı.

İstanbul’un Gönlündeki Çifte Sultanlar
İstanbul’un Gönlündeki Çifte Sultanlar

14 asır öncesinde bir manastır olan bu bahçede, Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v.) gönül incileri ve Hz. Hüseyin Efendimizin sevgili kızları yatıyordu. Hain Yezid’in oyunları ile Bizans’a cariye olarak gönderilen bu çifte sultanlara, İslâm’dan dönmeleri için bir ay süre tanınmıştı. Bu arada Konstantin’in kızı olan Katerine onlara gönül yakınlığı duymuş ve kendileriyle dost olmuştu. Sonunda da İslâm’ın sırrına ererek “Sarı Sıdıka” unvanını aldı.

Fahr-i Kâinat Efendimizin (s.a.v.) mübarek torunları, gece gündüz Cenab-ı Hakka niyaz ederek Yâ Râbbi, diye gözyaşı döktüler. “Bizi bu kâfirlerin elinde bırakma ve bizi sonsuzluğuna al. Hatta cenazelerimizi bile onlardan uzak tut.”

Nur çiçeklerinin bu duâsı, kâinatın her tabakasına dalga dalga yansırken Cenâb-ı Hak onlara müthiş bir müjde verdi:

Siz yabancı ellerde kalmayacaksınız. Çünkü bu belde “Beldetün Tayyibetün” sırrı içinde, ebediyen bir İslâm ülkesi olacaktır.”

Konstantin’in verdiği süre tamamlandığında; nur çiçekleri cennete açmak üzere soluverdiler. Onlardan ayrılmaya dayanamayan Sarı Sıdıka da Rabbine kavuştu. Cennet çiçeklerine günlerdir serinlik veren ve Hz. Câbir tarafından dikildiği rivayet edilen çınar ağacı bu acıya dayanamamış ve aşk ateşine tutulup yanmış gibi bir gecede kurumuştu. Bu hadisenin 14 asır önceki sırrını hissettiğim ilk ziyaretimi hiç unutmam. Ve Ulubatlı Hasan’ın bu noktaya 500 metre ötede bulunan Bizans kalesini deldiği mekânı 800 yıl boyu süren dualarıyla hazırlayan gönül sultanlarının hiç azalmayan mânâ güzelliklerini yaşar dururum.

Evet, sevgili okuyucularım. İstanbul’daki Sümbül Efendi Dergâhının bahçesinde İstanbul’un mânâ nabzı atar durur.

Fatma ve Zeynep Sakine isimlerindeki iki annemiz. Hz. Hüseyin Efendimizin kızlarıdır. Bu çifte sultanların Kerbelâ’da başlayan dayanılmaz çileleri İstanbul’da noktalanmıştır. Kerbelâ’nın aylar süren susuzluk çilesinden sonra bu iki gönül çiçeği annemiz, Şam’a kadar yine aç ve susuz olarak yaya götürülmüştür. Ancak onların gönlündeki Allah sevgisi, geçtikleri yerleri güllük gülistanlık yapmış ve topraktan yer yer pınarlar çıkarken çevredeki ağaçların uçlarından damla damla sular akmıştı. Hatta şimdi onlara nöbettarlık eden kuru ağacın bile 40-50 yıl öncesine kadar kuşlar için bir çeşme vazifesi gördüğü söyleniyordu.

On dört asır önce bir manastırken, sonradan Yüce Velî Sümbül Sinan Hazretlerinin tekkesi olan bu mekân, tıpkı Akşemseddin’in Hz. Eyûb’un (r.a.) mezarını buluşu gibi, Sümbül Efendi tarafından çifte sultanların mezarı olarak tarif edilmiş ve Sümbül Efendi “Beni ehli beytin ayakucuna gömün” diyerek, kendi mezarının çifte sultanların ayakuçlarında olmasını vasiyet etmiştir.

Şimdi asıl önemli noktaya gelmek istiyorum: Çifte Sultanlar’ın sonsuz mânâ ışınları İstanbul’a nasıl yansıyacak?

İslâm tarihinde çekilen çileler ve akıl almaz fedâkârlıklar, inanan insanlara İlâhî sevdanın tanıtılması için çok önemli ışıklardır. Hayat bulmuş mesajlardır. Kerbelâ’nın çılgın azap fırtınasından geçip İstanbul’daki kuru ağaçlı bir mekâna yansıyan iki gönül incisi İstanbul’un mânâsına öyle bir imza atmıştır ki, hiçbir şey bu şehri İslâm beldesi olmak şerefinden geri çeviremez. Ancak, bu nâdide gönül çiçekleri İstanbul üzerindeki tasarruflarını henüz tamamlamış değildir. 600 yıl önce Ulubatlı Hasan’a ve dolayısıyla Hz. Fâtih’e verdikleri mânâ cereyanı, bu kez İslâm’ın ikinci altın çağının başlangıcı sayılan günümüzde, bambaşka bir ihtişamın temsilcisi olacaktır. Çok yakın günlerde İstanbul’un gönlündeki bu çifte sultanlar mânâ ışığını bir kez daha parlatacak ve İstanbul, buram buram İslâm kokan gerçek güzelliğine kavuşacaktır, inşâallah.

Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Damla Yayınevi, İmanla Gelen İlim kitabından alınmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir