İnsan Kalbindeki Sır

Tıbbın temel mütefekkirlerinden büyük âlim (Klod Bernar) kalb üzerinde ilk lâboratuvar tecrübelerini yaptığı zaman, taşıdığı cins kafanın haysiyetiyle uygun olarak demiştir ki: «Kalb hakkında bilgimiz çok eksik ve kabadır; halbuki onun bünyesinde, en ince his ve idrak melekelerimize mahfazalık ettiğini gösterecek kadar ince ve girift bir mimari vardır.»

İnsan Kalbindeki Sır
İnsan Kalbindeki Sır

Tıb âleminde yepyeni bir ufuk açan bu ilim adamından sonra, tababet, senelerce, kalbi basit bir et yığınından ve maddî bir (fonksiyon – faaliyet) e memur bir mekanizmadan ibaret sandı. Bugün ise ilim, kalbin, bir kelebek kanadı üzerine nakşedilmiş sırlarını, ruhi hâdiselere merkez telâkki edecek derecede ileriye gitmiş bulunuyor. Tıb, bu gidişiyle, kalbin mahrem iklimlerine doğru daima yeni bir adım atmaktadır. Fakat bu yazımızın mevzuu, kalb üzerinde ilmî ve umumî mütalâalardan ziyade, kapakta gördüğünüz resmin muazzam iddiasını, kalbin maddesine ait ilim esaslarına dayanarak izah etmek olacaktır. Böylece, kuru ilim gayesinin dışında ve üstünde, harikalar âlemine bağlı bir tesbiti vecd içinde yerine getirirken, işi, deli saçmasına ne kadar zıt olduğunu göstermek için, yine ilmî ve fenni tesbit diliyle çerçeveliyeceğiz:

Kalb, esas bakımından adale nesiçlerinden örülüdür. Fakat kalb hücreleri, birbirine ağ teşkil edecek tarzda bağlıdır; ve bu bakımdan kocaman bir bütün arz eder. Biyolocyanın hiçbir nesc üzerinde göremiyeceği ve gösteremiyeceği harikulade bir dokuma sanatını, kalb üzerinde müşahede ediyoruz. Adale neşeleri (albumin) gibi etli gıdalarla beslenirken, kalb adalesi, şekerli gıda ile doyar. Onun içindir ki, biz, kalb hastalarına sekerli rejimler tatbik ederim.

Kalb, çalışma tarzı bakımından üç büyük hususiyet ifade eder:

Birincisi şudur ki, vücudun her hücresi beyin kumandası altında çalışır da, kalb hücresi, beyinle yakın irtibatına rağmen kendi İçindeki kumanda merkezinden hareket eder ve istiklâl belirtir. Esasen kalb hücreleri üzerinde en yeni ilmi görüş, bu hücrelerin, hem adale, hem de sinir hücresi cevherini ifade ettiği yolundadır. Ağır kalb arızalarında, kalbin kumanda merkezi harap olunca, her kalb hücresi, müstakil olarak kalb bütününe hükmeder, onu temsilen ayrı ayrı çalışır ve bu yüzden herhangi bir karışıklık doğmaz.

İkinci hususiyet de, kalb hücresinin neşrettiği elektrik cereyanıdır. Vücutta her hücre, çalışırken elektrik cereyanı neşreder. Fakat kalb hücresininki bunlara benzemez. Onun meydana getirdiği cereyan, sabit ve yüksek derecelidir. Tababet, bu cereyanı, vücudun her noktasına dağılan ve hep aynı voltaj seviyesini muhafaza eden bir grafikle tesbit eder.

Üçüncü hususiyet, kalbin «hep veya hiç» kanununa göre çalışmasıdır. Yani bütün vücut hücrelerine ait istikamette olarak, kalb, kendisine gelen tenbihin şiddeti ne olursa olsun, hep aynı tonla, daima bildiğiyle cevap verir. Böyle olmasaydı, insan, belki de ufak bir tenbih ve intiba yüzünden oluverirdi. Binaenaleyh, harici intibalara bağlı tesirler kendisini ne kadar tazyik ederse etsin, kalb, daima bildiğini okuyan bu haliyle, ilâhi sır ve memuriyetini yerine getirmekten başka gaye düşünmez bir mahiyet canlandırmaktadır.

Kalb üzerinde his ve ruh melekelerinin santralleşip santralleşmediği dâvası, büyük münakaşaları meydan açmıştır Maddeci mektep, hissin kalble alakasını evvelâ inkâr etti. Sonra, inkârı imkânsız tecelliler karşısında, kalbin ruhi hâdiselerle alâkasını kabul etmekle beraber, bunu (Vagotonik) sinir manzumesine bağlamaya kalktılar. Halbuki, bugün, en ağır kalb hastalıklarında bile, aşk, nefret, ıstırap, ihtiras gibi melekelerin büyük rolü, bir lâboratuvar kat’iyetiyle sabittir. Meselâ (Mıyokard tniarkh) gibi ağır bir kalb hastasında, en ufak bir tesirin ölüme götürdüğü, ruhi bir nişat duygusunun da şifayı getirdiği, serirî bir hakikat tablosudur. Bugün biz, mânaları nabızdan teşhis etme metodunu aynen kabul ediyoruz.

Buraya kadar, sözlerimizi, ilâhi sırrın gayet dakik ve girift lir mahfazası olan kalbin basit bir madde cihazı olmadığına dair, ilmi ve umumi bir başlangıç diye kabul edebilirsiniz. Şimdi birdenbire ve tepeden inme, fevkalade nazik hudutlarına riayet etmek şartiyle dünya çapında bir hâdise olarak, kalb üzerinde, kalbin doğrudan doğruya maddesi üzerinde, su götürmez bir riyazî ifadeyle ortaya koyduğumuz tesbite gelelim:

Kapaktak [aşağıdaki] resimde apaçık gördüğünüz gibi, insan kalbinin (Arikula) ismi verilen nahiyesinde Kur’an harfleriyle aynen ve çizgisi çizgisine «Allah» ismini gösteren belirten, yazan teşrihi bir teşekkül vardır. Avuç içindeki sabit ve ana çizgilere benzeyen bu teşekkül kâfir, mümin, vahşi, medenî her insan kalbinde, her insana şamil ağız ve burun vakıası gibi kat’i bir vâkıadır. Hangi ölünün kalbi açılıp bu noktadan fotoğrafı alınacak olursa bildirdiğimiz noktadaki çizgi taazzuvunun en vâzıh ve celi şekilde, Hakkın Celâl ismini yazdığı görülür. Esasen kapakta gördüğünüz resim ne muayyen bir aittir; ne de herhangi bir uydurduğu bir rötuş işidir. Kapaktaki resim, Almanca (Zobota)sından aynen ne tamamıyla rötuşsuz olarak alınmıştır; ne riyazî bir Alman realizmasiyle her insan kalbine ait müşterek vakıayı heykelleştirmektedir.

İnsan Kalbindeki Sır
İnsan Kalbindeki Sır

Bu hususun şimdiye kadar hiçbir tabip ve ilim adamınca ve bilhassa ilmi bir realite olarak ortaya atılmış olmamasını, eski devirlerde teşrih ve kadavralar üzerinde çalışma işinin kifayetsizliğine, yeni devirlerde de böyle bir tesbitin ilim metoduna göre herhangi bir fayda temin etmiyeceğine, belki de dikkat mevzuu bile olmadığına ve olamıyacağına bağlıyabiliriz. Zaten kalbdeki (Arikula) nahiyesinin vazife ve hikmeti henüz meçhuldür; ve esasen, en basit bir hâdiseyi bile görebilmek -hamdolsun- bizim gibi düşünenler irin müstesna bir nasip işidir. Kendimizi bir kâşif mevkiinde görmeksizin, kaydetmeden duramıyacağız ki, en muğlâk keşiflerin bile ne basit tesadüflere dayandığı, pek acık bir malûmdur. Allah «Gör!» emrini vermeden hiçbir sey görülemiyor. Şimdilik kalbe ait âfetler bahsinde herhangi bir mevkii olmıyan veya bilinmiyen bu nahiyenin, kılı kırk varmak sevdasındaki Avrupalı âlimlerce, böyle muazzam bir işarete yataklık ettiği de, onların İslâm harflerini bilmemeleri yüzünden, elbette ki görülemezdi. Bize ve İslâm âlemine gelince, halimiz maalesef aşikâr…

Koskoca varlık ve kâinat muammasını her türlü müessir ve nihai illet ihtiyacından vareste bir tesadüf, bir «kendi kendine oluşu» la izaha savaşan maddeci görüşün, bize, apaçık ve kat’i teşhisimize nasıl dudak bükeceğini, onu nasıl deli saçması diye vasıflandıracağını tahmin etmek kolaydır. Onlara, böyle şeylerle alâkasız Alman tıb atlasını ve (kendileri de dahil) her ölünün kalbini göstermekten başka edeceğimiz ve edilmeğe lâyık göreceğimiz mukabele yoktur. Esasen bu tesbitimizi de ilmi bir müeyyide ve tayda iddiasiyle ortaya atmıyoruz. Sadece, müsbet bilgiler temeline ve apaçık ve kaskatı bir uzviyet ifadesine bağlı sırrı bir tecelli diye gösteriyoruz. Biliyoruz ki, bu tesbitın dünya çapındaki kıymet ve ehemmiyeti, ille onları da şer’an ve aklan inanmaya mecbur tutmıyarak, sadece İslâm ve iman kadrosunda bulunanlar içindir. Fakat insan ruhunun topografyasını çıkarmış olan tasavvuf kahramanlarının «kalb-i sanuberî» ismini verdikleri et parçasına alt mânayı ve bu et parçasına taalluk eden nuru fikir sahasında olsun bilenler, bu keşfimizi tamamıyla müsbet ve kâinat çapında bir realite telâkki etmekte; ve insan kalbinde ilâhi imzayı bilfiil görmüşçesine vecd ve heyecana düşmekte geri kalmıyacaklardır. Tekrar edelim ki, tamamen sırrî ve zevki bir dâva olarak ortaya attığımız bu tesbit, Kur’an harflerinden tasavvufun tezlerine kadar bütün İslâm bâtınî irfanını gerçekleştirici mahiyettedir.

Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Büyük Doğu (03 Şubat 1950, Sayı: 17) Dergisinden alınmıştır.

İnsan Kalbindeki Sır” için bir yorum

Yorumlar kapatıldı.