GÖNÜLDEN ŞERRE ATILAN OK

Konu Başlıkları

Gönül Gücüne İnanmak & Gönül Gücü Nedir? / Gönle Gelen Duyguların Kaderleşmesi/ Gönlün Gücünü Şiddetinden Göremezsiniz / Gönül Gücünü Nasıl Taşıyabiliyoruz? / Bir Mümin Ruh Hastası Olamaz! / İslâmiyet Ciddi Bir Gönül Meselesidir / Gönlün Gücü İlahi Aşkın Gücüdür / Gönül Savaşı Yapın / Şerleri faaliyetten nasıl menedeceğiz? / Şer olmasaydı gönül gücümüzü öğrenemezdik / Onların Tabiriyle: “Bu irtica nereden çıkıyor?” / Yalnız gönül savaşıyla İslam Davasının zaferi mümkün olacak mı?



Gönül Gücüne İnanmak & Gönül Gücü Nedir?

Şimdi gönül gücüne inanmak şüphesiz ki İslamiyet’e inanmanın bir parçasıdır. Çünkü Yüce Kitabımızda, fevkalade önemli pek çok ayet gönül gücünün evrende en önemli hadiseleri hissettirir biçimde etkilediğini beyan etmektedir. Bakınız, mesela hep fizik inananlar için bilimsel delil: Sûre-i Fussilet’te Cenab-ı Hak buyuruyor ki “Sizin yenemeyeceğiniz bir düşmanınız varsa, onun imkânları sizden çok üstünse, onunla mücadele etmek için ‘gönül gücünü’ kullanın. Onun hakkında hayırlı temennilerde bulunun” diyor. Bu şimdi fevkalade ilginç bir şey… Yani gönül gücünü kullanın dediği zaman Cenab-ı Hak, bir anlamda gönlün gücünün hiç başa çıkamadığınız bir düşmanı dahi dize getireceğini beyan ediyor, Sûre-i Fussilet’te. Şimdi tabii, bunu, ilk anda böyle bir şeye inanmak; kavramak, fiziğe alışmış insanlara… Dünyaya ve maddeye alışmış insanlara çok zor gelir. Yani “Ne biçim bir olaydır ki, fiziğin yenemediği bir hadiseyi gönül gücüyle yensin?” Çünkü gönül, insanın en güçlü organı olduğu halde, en büyük sermayesi olduğu halde hep bir duygudan ibaret ve de hayali, zannî bir şey sanıyor. Hâlbuki gönül fiili bir şeydir. Yani, gönlün gücü o kadar fiili bir şeydir ki; her şeyi öncelikle geçerek, öne gelip işlerini görür. Bunun en iyi misali aşktır. Bir insan hangi kalıplar içerisinde yoğurulursa yoğurulsun… Mantığı, zekâsı, aklı, kültürü ne olursa olsun; onun, o anki gücü çok sınırlı bir güçtür. O an, âşık olduğu zaman, o güçlerinin hepsini… Öne geçecek bir takım davranışlara geçer. Ve o zaman anlar ki bu gönül, beyinden de üstündür, akıldan da üstündür, fizikten de üstündür… Her şeyden üstündür. Ama bunu herkes yaşayamadığı için, bu aşk gücünün şiddetinde neler getirip neler götürdüğünü anlayamadığı için gönül gücünü ancak işte anlatarak, çeşitli örnekler vererek tanıtmaya çalışırız. Yoksa gönül gücü, bildiğimiz güçlerin tümünün milyar katı bir güçtür. Bunun esrarı nedir? Çünkü Cenab-ı Hâkk’ın santraline bağlı olan yanımız gönüldür. Binaenaleyh, gönül gücü ilahi santralden direkt cereyan alan bir güçtür. Hâlbuki fizik güç dediğimiz nükleer güçler dâhil; petrol gücü, silah gücü… Aklınıza ne gelirse, bu potansiyel güçlerin tümü Cenab-ı Hâkk’ın sıfatlarından yansıyan bir görüntüdür. Yani, Cenab-ı Hâkk’ın sıfatları evrenlerin sonsuzluğuna yansımıştır… Bu yansıyan sıfatlardan görülen bir hadisedir. Nükleer güç gibi, silah gibi gücü gibi gördüğünüz fizik güçlerin hepsi bunların imalatıdır. Hâlbuki gönül gücü direkt ilâhi cereyandır. Onun için onunla kıyas etmek mümkün değildir. Her şeyden üstündür kesinlikle gönül gücü.

Gönle Gelen Duyguların Kaderleşmesi

Şimdi Cenab-ı Hak takdirini verirken ister evrenlere, ister toplumlara milletlere, isterse fertlere şüphesiz ki hiçbir kayda tabi değildir. Yani bir insanın isteğine göre veyahut da bir başka fizik gücün zorunlu manyetik etkisine göre kaderlerini değiştirmez. Cenab-ı Hakk ne emrederse o olur. Cenab-ı Hakk’ın bir anlamda gönlünden ne geçerse, ani süratle bu aynen mekanik bir kompüterden geçer gibi aynen kader haline gelir. Onun için Cenab-ı Hakk’ın kaderinde (herhangi bir rol anlamak açısından söylemiyorum bu söylediklerimi çünkü hassas bir konudur ama) gönlün etkisi vardır. İlahi kaderde… Yine “Gönlün etkisi vardır” deyince “Mademki kader yalnız murad-ı ilahidir, nasıl olur da gönül murad-ı ilahiyi etkiler?” gibi bir yanlış kanıya düşebilir insan. Aslında bu etkileşim yine ilahi santralin sırrındadır. Yani gönlün kadere sunacağı bir buket, bir çiçek yine kaderin içerisindeki ilahi muradın bir sırrıdır. Yani gönül bir şey sunduğu zaman; gönül ayrı, ilahi murad ayrı diye düşünmemek lazımdır. Bundan dolayı gönle, ilâhi murada sıcak, sevimli gelecek rüzgârlar estirmemiz bize ait bir keyfiyettir. İşte biz, o sıcak rüzgârları estirebilirsek, gönlün içerisine gelen her türlü duygu bir nevi kaderleşmiş olur. Nasıl kaderleşmiş olur? İlahi kompütere yine ilahi cereyanla “…..” olmuş olur. Yoksa bir insan ilâhi kompütere, ilahi murada müdahale etmek şöyle dursun, bir selam dahi gönderemez. Ama gönüldeki esintiler, gönüldeki düşünce ve duygular ilahi murada bir ılık sıcak pencereden bakarsa, o zaman bir nevi ilahi Murad o gönüldeki beşeri serpintileri derhal kader haline getirir. Bunu bildiren ayet-i kerime aynen şöyle söylemektedir: “Kim ki itâ eder, ittika ederse, kim ki Allah güzelliklerini doğrularsa, sezerse, anlarsa biz ona güzel bir kaderi müyesser kılarız. Kolay ve hoş olan bir şeyi müyesser kılarız.” Kim ki tersine… İşte, istina eder “Cenab-ı Hakka karşı Allah neymiş, kul neymiş kabilinden durur ve ilâhi güzellikleri görmezlikten gelirse ona da çetin bir kaderi müyesser kılarız” buyuruyor, Allah âyet-i kerimede.

Gönlün Gücünü Şiddetinden Göremezsiniz

Gönlünüzde öyle bir rüzgâr, öyle bir çiçek yetiştirin ki bu çiçeği ben kaderimle bağdaştırayım… Kadere, bu çiçeğin güzelliğine göre estireyim kader rüzgârımı, demektedir. Onun için gönlün etkisi değil ki; böyle basit hadiselerde şu şişenin kalkıp buraya konması, şu telefonun kalkıp açılıp kapanması gibi… Bunlar çok basit hadiseler. Velev ki bunlar da bizzat evrenin kaderinde, milletlerin kaderinde fevkalade etkilidir, gönül! Bu gönül gücü elle görülüp, ölçülüp biçilemediği için… Çünkü gönül dışındaki her şey ölçülüp biçilebilir. Bunları ölçer, biçebilirsiniz. Bu adam ne kadar kuvvetli? Hatta cesareti bile ölçüp biçebilirsiniz… Birkaç hadiseyi alırsınız, bunun cesareti şu derecededir, diye ama gönlün içerisindeki o sıcaklığı, o güzelliği dolayısıyla gönlün gücünü ölçüp biçemezsiniz. Ölçüp biçemediğimiz için gönüldeki kudreti soluk yahut da hayali bir güç görürsünüz. Hâlbuki o kadar şiddetlidir ki gönlün gücü, “şiddetinden dolayı” ölçemiyorsunuz. Aletleriniz tartma mecali bulamıyor… Diyelim ki; bir kuyumcu terazisi… Bu kuyumcu terazisine on ton soğan koyup tartamazsınız. Yahut da, beş ton altın koyup tartamazsınız. İşte gönlün gücü o kadar şiddetli, o kadar büyük bir şeydir ki; onu fizik çizgilerde rakamlarla ifade etmeniz mümkün değildir. O gücün sonsuzluğu milletlerin, evrenin, insanların kaderini değiştirecek kadar şiddetlidir ama burada tekrar tekrar dönüp işaret ediyorum: “Bu, kula ait bir keyfiyet değildir.” Yani, o kadere etki edecek, evrenlerin nizamına etki edecek hadise “kula ait bir etki” değildir! “Gönlün gücüdür.” Şimdi o gönlün gücünü, kulun iradesi içerisinde göremezsiniz çünkü gönül; ilahi bir merkezin, cereyanıyla besleyen, akıl ermez hikmetleri taşıyan bir müthiş hadisedir.

Gönül Gücünü Nasıl Taşıyabiliyoruz?

Allah’ın özünden yansıyan bir takım titreşimler gibidir, gönül. Onun için bu gönlün gücünün çok şiddetli olduğunu, çok kuvvetli olduğunu bileceğiz ama bunun bize ait olmadığını ancak “Cenab-ı Hakk’a ait bir sermaye” olduğunu… Peki, biz nasıl taşıyoruz? Allah böyle murat etmiş. Allah “Ben arza, semâlara arşa sığmam ama bir arınmış müminin gönlüne sığarım” buyuruyor. Binaenaleyh, Cenab-ı Hakk’ın “sığarım”dan kastı, “gelip bir gönülde bir sandalye atıp, oturması” olayı değildir… Oraya yaklaşımıdır. Orada kendisini hissettirmesidir. İşte, gönül, böylesine ilahi bir sırrı hissettiren, bir esrarengiz merkez olduğu için onun gücünü tartışmak mümkün değildir. Fizikle, kimyayla yahut da akılla ölçmeniz mümkün değildir. Onun için gönlün gücünü bırakın hayal olmak… Hayalin, hakikatin çok ötesinde… Hakiki güç gönüldedir.

Bir Mümin Ruh Hastası Olamaz!

Şimdi evrendeki hadiseler insanın gönlüne yansır. Yani, gönül ne kadar Cenab-ı Hakk’a yakîn olursa, evrendeki hadiseler de o insanın gönlüne yansıyabilir. O başlangıçta bir sıkıntı gibi bir bunalım gibi görünür. Fakat evrendeki hadiseler diyelim ki; bir patlama, bir büyük galaksi olayı nasıl ki evrenin kendi dengesi içerisinde tekrar normale döner ve ahenkleşirse, o gönüldeki, bu yansıyan sıkıntılar da tekrar ahenkleşir, dupdurgun, güzel bir gönle gelir. Ama o patlamalar dediğimiz, evrendeki hadiseler olduğu zaman mutlaka o gönülde bir çarpma olur… Bir sıkıntı olabilir, bir bunalma olabilir ama mutlaka dengelenir. Bu vasıtayla, size bir şey söylemek istiyorum. “Bir müminin ruh hastası olma olasılığı hiç yoktur.” Bunu şimdiye kadar hiç söylemedim. Bu vesileyle söylemek istiyorum çünkü bir müminin sıkıntıları, iç dünyasındaki bir takım denge eksiklikleri, tıpkı evrendeki galaksilerde kendi kendine ahenkleşen formüller gibi bir müminin gönlünde formülleşir. Her türlü sıkıntılar, her türlü kavgalar iç dünyadaki… Hepsi sükûnet bulur, tekrar normale döner. Çünkü imanın çok önemli bir nimeti de budur. Bütün yanlışları tekrar dengeleyerek eski haline rücu ettirmesi, evrendeki denge ahengi gibi… Binaenaleyh, bizim iç dünyamıza evrendeki hadiseler yansıdığı gibi çok nazlı kimselerin iç dünyasındaki hadiseler de evrenlere yansır. Kesinlikle! Hatta toplumlara yansır, milletlere yansıyabilir. Onun için eskilerin çok hoş bir sözü vardır: “Aman! Allah’ın nazlılarının gönlünün karşısında hata yapmaktan çekinin” diye. Çünkü bir nazlıyı, bir Allah nazlısını… Buradaki kastımız gönlü tamamen Cenab-ı Hakk’a açılmış ve adeta Cenab-ı Hakk orada bir yansıma, bir tecelli… Orada oynayacağınız bir yanlışlık, Allah’a karşı oynadığınız bir çirkinliktir ki; o, bütün evrenlere, bütün milletlere yansıyabilir.Şimdi evrendeki hadiseler insanın gönlüne yansır. Yani, gönül ne kadar Cenab-ı Hakk’a yakîn olursa, evrendeki hadiseler de o insanın gönlüne yansıyabilir. O başlangıçta bir sıkıntı gibi bir bunalım gibi görünür. Fakat evrendeki hadiseler diyelim ki; bir patlama, bir büyük galaksi olayı nasıl ki evrenin kendi dengesi içerisinde tekrar normale döner ve ahenkleşirse, o gönüldeki, bu yansıyan sıkıntılar da tekrar ahenkleşir, dupdurgun, güzel bir gönle gelir. Ama o patlamalar dediğimiz, evrendeki hadiseler olduğu zaman mutlaka o gönülde bir çarpma olur… Bir sıkıntı olabilir, bir bunalma olabilir ama mutlaka dengelenir. Bu vasıtayla, size bir şey söylemek istiyorum. “Bir müminin ruh hastası olma olasılığı hiç yoktur.” Bunu şimdiye kadar hiç söylemedim. Bu vesileyle söylemek istiyorum çünkü bir müminin sıkıntıları, iç dünyasındaki bir takım denge eksiklikleri, tıpkı evrendeki galaksilerde kendi kendine ahenkleşen formüller gibi bir müminin gönlünde formülleşir. Her türlü sıkıntılar, her türlü kavgalar iç dünyadaki… Hepsi sükûnet bulur, tekrar normale döner. Çünkü imanın çok önemli bir nimeti de budur. Bütün yanlışları tekrar dengeleyerek eski haline rücu ettirmesi, evrendeki denge ahengi gibi… Binaenaleyh, bizim iç dünyamıza evrendeki hadiseler yansıdığı gibi çok nazlı kimselerin iç dünyasındaki hadiseler de evrenlere yansır. Kesinlikle! Hatta toplumlara yansır, milletlere yansıyabilir. Onun için eskilerin çok hoş bir sözü vardır: “Aman! Allah’ın nazlılarının gönlünün karşısında hata yapmaktan çekinin” diye. Çünkü bir nazlıyı, bir Allah nazlısını… Buradaki kastımız gönlü tamamen Cenab-ı Hakk’a açılmış ve adeta Cenab-ı Hakk orada bir yansıma, bir tecelli… Orada oynayacağınız bir yanlışlık, Allah’a karşı oynadığınız bir çirkinliktir ki; o, bütün evrenlere, bütün milletlere yansıyabilir.

İslâmiyet Ciddi Bir Gönül Meselesidir

Şu son zamanlarda alemi İslam’a karşı dış düşmanlıkları özellikle kastediyorum, tabii iç düşmanlıklar da var… Bunlar çok ağır ceza ile cezalanacaktır. Çünkü öyle bir tecelli vardır ki; tıpkı nazlıların gönül tecellisi gibi. Şu anda Cenabı Hakk, İslam nazlısının… İslam’ın bütün olan nazlısının[larının] tecellisi içindedir… Buna karşı gelmek, buna küstahça kılıç çekmek; Sırp’ın zulmünden, Rus’un itliğine kadar… Bunların hepsi çok ciddi şekilde cezalanacak! Adeta gönlü incitmenin faturasını akıl almayan dev bir felaketle ödeyeceklerdir. Bu çağ öyle bir çağdır! Memleketimizde de özellikle… Ben, bütün memleketimizin insanlarına da özellikle ikaz ediyorum, çok dikkat etsinler. Çünkü Cenabı Hakk, şu anda İslamiyeti nazlı bir kapıdan, nazlı bir sarayda muhafaza etmektedir. Buna karşı yapılan çirkinlikler bundan yirmi sene, otuz sene evvel yapılmış aptallıklardan farklı olur! Felaket üstüne felaket gelir. Akıllarını başlarına toplansınlar! Kimse İslamiyet’le uğraşmasın! Çok ciddi bir gönül meselesi! Şu anda İslamiyet, gönlün o nazenin kudreti, potansiyeli adeta gergin bir tablo gibi bekliyor. Bunun üzerine atacağınız en ufak bir çıngı perişan eder, yakar insanları.

Gönlün Gücü İlahi Aşkın Gücüdür

Gönül gücü bir anlamda Kur’an’ın gücü, bir anlamda Allah’ın sevgilisinin gücü… Hepsi derli toplu olarak ilahi aşkın gücüdür. Gönül bir aşk merkezi olduğuna göre; aşkın gücünü temsil etmektedir. Daha evvelki sohbetlerimde söyledim: Hazreti Zeyd’in, Efendimiz fazla sıcaktan rahatsız oluyor diye güneşe bakıp da bir an için dalıp, kendinden geçtiği an Efendimiz Zeyd’in elinden tutup “Ne yapıyorsun Zeyd, güneşi söndüreceksin!” buyurmuştur. Bu gönlün gücünü anlatmak için… Bundan daha güzel bir misal olamaz. Yani, Zeyd bir dakika daha baksaydı güneş sönerdi! Ee… Nasıl oluyor? O fizik bir hadisedir! İlahi aşkın karşısında, ilahi sevdanın karşısında dayanacak hiçbir fizik yapı olamaz! Yani gönlün gücü bir yere temerküz ettiği zaman (bir yerde toplanma), onun yapacağı etkileri tasavvur edemezsin! Zeyd’in bir dakika daha baksa güneşi söndüreceği gibi bu gönlün gücündeki esrarlı hikmet ancak Cenabı Hakk’ın tasarrufunda yeniden nazlı, kapalı bir kutunun içerisinde; hem onu taşıyana, hem de çevresine zarar vermeyecek şekilde muhafaza edilmektedir. Ne gibi? Tıpkı atom gibi…

Gönül Savaşı Yapın

Atomu hep taşıyoruz… Yaşamımızın bir parçası olarak kullanıyoruz ama bize zarar vermiyor çünkü Cenabı Hakk, onun manyetik sınırlarını esrarengiz bir şekilde gizlemiş, saklamış, patlamasını engelleyecek formüllerle kilitlemiştir. Gönül de öyledir ama içerisindeki bu gücü bilmemizin, büyük ölçüde hayatımız için evrenin ve milletlerin hayatı için önemi vardır… “Gönlün Savaşı” demek; şerre karşı, kötüye karşı, çirkinliğe karşı mücadele demektir, biliyorsunuz. Şimdi, dikkat ederseniz toplumumuzun içerisinde inananın inanmayanın pek çok hadiseden müteessir olduğunu, neredeyse dengemizin bozulup, ayakta duramayacağımızı düşünenlerin sayısının büyük rakamlara geldiğini iddia edebiliriz. Demek ki, bir bozulma var. Şer ve kötülükler piyasaya hâkim olacakmış gibi, gelecek kuşakları eğitip yutacakmış gibi bir üzüntü var. Hâlbuki böyle olmayacak… Olmayacak, peki bunun olmaması için yapılacak mücadelenin temelinde ne olması lazım gelir? Yani “Kavga mı edelim… Sokakta dövüşelim mi?” diye hatıra gelebilecek her türlü sorunun en güzel cevabı şudur: “Gönül savaşı yapın.” Çünkü gönülden savaş yaptığınız takdirde, şerri bulunduğu noktalarda, iç dünyalarında söndürebilirsiniz. Ve bu büyük gücün farkında olmadığı için insanoğlu, gönlünün ne kadar değerli olduğunu, gönlünden atacağı bir iman okunun, manevi bir okun şerri nasıl tepetaklak edeceğini bir türlü inanıp, bilemediği için hep sıkılmış… Kavga da edememiş, bunalımın içinde kalmış. Hâlbuki gönül ile yapılacak bir kavga, gönül gücünüz seferber edilerek yapılacak bir kavga ve gönülden atılacak manevi oklar şerri bir toplum içerisinde yok etmeye yeterlidir.

Şerleri faaliyetten nasıl menedeceğiz?

Bugün en çok muhtaç olduğumuz hadise; bu toplumumuz içerisinde, milletimiz içerisinde gönüllerimizden iman oklarını atarak hiçbir söz söylemeden, hiçbir fiili çıkış yapmadan, o gücümüze inanarak, gücümüzü seferber ederek bütün şerleri susturur, faaliyetten menedebiliriz. Bunu mutlaka kullanmak lazım… Bunu kullanmanın bir metodu vardır. Bunu kullanmanın metodunu da isterseniz özetleyeyim ben. Şimdi, bir defa Gönül Savaşı yapabilmek için bir numaralı hadise “korkmamaktır” çünkü “korku küfürdür”. Gönlün hiç bir tarafına gelemez korku… Neden? Allah santralinin karşısında hangi hadiseden korkulur ki, korkuyu yaşatsın? Demek ki, gönül savaşını yapabilmek için müminler gönüllerinden çevredeki şerleri, yanlışları kendi kendine söner hale getirmek için yapacakları bir numaralı hadise “korkuyu evvela kendi bünyelerinden çıkarmalıdır.” Eğer, bir insan korku denen şeyi vücut iklimine sokmazsa gönül perdesini açmaya hazır demektir. Bunu, böyle iyice iç dünyasına sindirdikten sonra gönlün ilahi cereyanla olan çok sıkı irtibatını ve tamamen ilahi tecellinin sırrı olduğunu bilmesi lazım gelir. Çünkü kendi gönlünden; nefret ettiği halde, kalkmasını istediği halde bir şer kalkmıyorsa onun üzerine “Eyvah! Ben gönül katına inmedim” diye telaş etmemesi lazım. İlahi murada gönülden istidasını vermiştir! Mutlaka yerine gelecektir, sabretmesi lazım gelir. Tıpkı Ahmet Yesevi Hazretlerinin emrettiği gibi “Marksizmin, ateizmin 70 yıllık ömrü vardır; sabredin gönül savaşınızı bırakmayın” diyor. Bugün ister Çeçenistan’daki olan kardeşlerimiz isterse diğer Türki devletler de olan kardeşlerimiz 70 yıl gönüllerinde savaş verdiler. Farkında olmayarak verdiler bir kısmı, bir iltizam Ahmet Yesevi Hazretlerinin talebeleri bilerek verdi bu savaşı. Ve sonunda ayıyı devirdiler görüyorsunuz ki… Binaenaleyh, gönülden yaptığımız bir savaşın, gönülden duyduğunuz bir nefretin makes bulmaması yani karşıya aksetmemesinden telaşe düşmemek lazım gelir. Mutlaka gelir… O, mutlaka bu nefretindeki sıcaklığı yaşatarak onu mutlaka bulur. Şimdi bunun en önemli misali asr-ı saadetteki misalidir…

Şer olmasaydı gönül gücümüzü öğrenemezdik

Efendimiz peygamberliğini ilan ettikten sonra, biliyorsunuz 12 sene fizik kavga olmadan gönül kavgası ile yürüttü mücadelesini ve İslam zaferini kazanan aslında bu gönül kavgasıdır. Yani 12 yıllık gönül kavgası İslam’ı muzaffer kılmıştır. Ondan sonraki savaşlar, ondan sonraki devletleşmeler, ondan sonraki fütuhatlar… Hepsi bu gönül savaşını kazanmış olmanın sonuç meyveleridir. Eğer 12 sene bu Mekke’de Medine’de 150 kişi, bütün Arabistan’da 300 kişiyi bulmayan bu sayıdaki insanlar gönül savaşını yürütmeselerdi, İslamiyet ayakta kalamadığı gibi ondan sonra birtakım maddi savaşları da yapmak, kazanmak, derlenip toparlanmak şansına uğramazlardı. Onun için ilk gününden, Hazreti Ammar’ın dayak yemeye başladığı günden itibaren, gönlünden yaptığı savaşın meyvelerinin bugünkü İslamiyet’in yaygınlığına kadar gittiğini düşünmemiz lazım gelir, onun için gönül müthiş bir güçtür. Şuna çok iyi inanınız ki; bütün müminler gönlünde kutsal bir öfke besliyorlarsa, kutsal bir sıkıntı duyup da ilahi kitaba karşı, Allah sevgilisi Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimize karşı nasıl olur da böyle birtakım insanlar çirkin motifte bir konumda olurlar diye bir kutsal öfke gösteriyorlarsa… Bu Hazreti Ammar’ın kemikleri kırılarak yediği dayakta hissedar olan bir gönül savaşının meyveleridir. Gönül savaşı böyle 12 yıl devam ede ede ede… Bütün şerlerin özünü öldürmüştür. Ondan sonra ki şerler yerde sürüklenen bir sürüngen gibi Murad-ı İlahi o şerlerin hayatlarına müsaade etmiştir ki, iman bilensin… Gönül savaşı öğrenilsin. “Vay şerler olmasaydı biz gönül savaşını nasıl yapacaktık?” Gönül savaşını öğrenemezdik! Gönlümüzdeki gücü öğrenemezdik. Her yer, her şey hayırlarla dolu olsaydı gönlümüzün sırrı bize çok uzak kalır… Hâlbuki çok rahat rahat biliyoruz ki; boş şerler, istedikleri kadar şenliklerine devam etsinler, müminler gönül savaşlarını yaşatarak… Gönüllerini adeta kamçılayarak uyandırarak, uyuşmuş hallerini silkelendirip Cenabı Hakk’ın huzuruna teslim ederek büyük bir iman potansiyeli kazanıyorlar.

Onların Tabiriyle: “Bu irtica nereden çıkıyor?”

Yıllardan beri Müslümanın üzerine varıla varıla… O Müslüman farkında olarak veya olmayarak gönül savaşı yapmıştır. O gönül savaşlarının birikimi, o gönül oklarının evrene salınıvermesi bakınız Memleketimizde ne kadar geniş bir alanda bir müminler kadrosu meydana getirdi. Mümine kızlarımız meydana geldi, mümine hanımefendilerimiz meydana geldi… Bunlar kimsenin hayalinden geçmezdi. Emin olun; 70 sene 60 sene evvel bunlar söylense herkes “Nerde… [NOT:Anlaşılamadı!] Memlekette İslamiyet bitti” derdi. Görüyorsunuz gönül savaşı farkında olmayarak neyi tezgâhlıyor… Dikkat ederseniz manevi değerleri bilmeyen, inanmayan Ateistler içerisinde; işte özellikle memleket meselelerinde şöyle bir kaygı var “Yahu! Bunlar nereden çıkıyor? Her gün, gün geçtikçe bu Müslümanın sayısı artıyor… Namaz kılan sayısı artıyor gençlerin, genç kızların, hanımefendilerin…” Evet, onların tabiriyle “İrtica nereden çıkıyor?” Gönül savaşının meyvaları! Bunu anlamaları mümkün değildir; Allah’tan ki anlamıyorlar! Gönül savaşının hedefi olmaktan kurtulurlarsa o zaman yaşama şansları olur… Hâlbuki ortada kalırlar anlamadıkları için. Gönül savaşına hedef olurlarsa; “hepsi fikirleri ile beraber yıkılır gider silinir, perdeden!”

Yalnız gönül savaşıyla İslam Davasının zaferi mümkün olacak mı?

“Yalnız gönül savaşıyla bu İslam davasının zaferi Mümkün olacak mı?” Ee… Olacak tabi! Olmaması mümkün değil çünkü orantı kurarsak belli olur. Yani orantı kurarsanız; İslam’a karşı temayül, namaza karşı temayül, Kur’an okumaya karşı temayül… Şimdi bakın yine Ateist ve Marksist çevreler Kur’an kurslarından, İmam Hatip okullarına kadar “mesul” ararlar. Bunlar “yeni nesilleri”… Bunlar gönül savaşının birer “meyvalarıdır.” Asıl Müyesser hadise o değildir; gönül savaşıdır. Gönüllerde başlayan “Allah düşmanına karşı olan nefret” savaşı kazanmıştır, farkında değillerdir! Bugünün bakınız en güya… “İslam sözünün girmemesi lazım geldiği” dedikleri muhitler vardır; kendilerine göre modern muhitler vardır. Orada bir takım, yine İstanbul tabiri “Levanten adamlar” yaşar; şöyle acayip kıyafetli filan… Bu muhitlerin biraz daha çevre apartmanlarını tetkik ettiğiniz zaman “hayret edersiniz”. Bir taraftan “kumara giden” hanımefendilerin kadrosu karşısında, o hanımefendilerden büyük bir grup da “Kur’an okumaya” gitmektedirler. Bunu nasıl başka şeyle tevil edersin? Bu gönül savaşının meyvalarıdır. Bunun için gönül savaşı mutlaka kazanılacaktır. Kimse boşuna… Şer kuvvetler boşuna umut beslemesin! Hayır ve imanda olan kardeşlerimiz de boşuna ümitsizliğe düşmesin. Gönül savaşı kazanılacaktır… Kazanılmaması mümkün değildir! Buna çok iyi ve sıcak bir imanla bakmak lazım gelir. Şimdi “Yalnız gönül savaşıyla kazanılır mı?” dediğimiz takdirde… Benim kanaatime göre; gönül savaşını iyi başarabilirsek, Allah’ın sevgilisine (Fahri Kâinat Efendimize) sıkı bir sevdayla sahip çıkar, O’nun “Al-i Aba Ehlibeytine ve Ashab-ı Güzin’ine” (seçkin ashabına)… Çünkü tarih sayfaları içerisinde bu sevgilerin, bu bağlantıların kimlere karşı ne sıcaklıkta yapılacağını bir türlü gündeme getirmemişler; “Hepsini bir sevin” demişler çıkmışlar… Hâlbuki öyle değil! Bir Hazreti Ammar’ı sevmenin Gönül savaşını kazanmak da önemi büyüktür! Bir Hazreti Zeyd’i sevmenin sevdayı kazanmakta önemi mühimdir! Onun için bu sıcaklıkları çok iyi yaşatarak, gönüllerinin içerisine Efendimizin sevgisini depo ederek kesinlikle kazanılamayacak zafer yoktur! Ve bu kadarcık bir Aşkı Muhammedi’nin “Acaba yeter mi?” diye düşünülmesi, pek gülünç olur!

GÖNÜLDEN ŞERRE ATILAN OK” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir