GÖNÜL 3


Uğur İlyas Canbolat: Haluk Nurbaki ile çıktığımız gönüllerde gezinti programı devam ediyor… Ben hocamıza: hoş geldiniz, diyorum

Haluk Nurbaki: Hoş bulduk efendim.

Uğur İlyas Canbolat: Sevgili hocam, geçen haftaki programımızda gönül konusundaki Kuran mesajlarını anlatmıştınız, dinleyicilerimize. Bugün, gönülle ilgili neler anlatmak istersiniz?

GÖNÜL 3
GÖNÜL 3

Onkolog Dr. Haluk Nurbaki: Efendim, biliyorsunuz, gönül bitmeyen bir konu ve ezelden ebede bitmeyecek bir konu. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın hem yüce rızasının hem Allah’ın zatına kadar ulaşan güzelliklerin bir tarz çağrı kapısı. Bu bakımdan gönüllerdeki bir gezintinin değil bir program içerisinde özetlenebilmesi, bitirilebilmesi… İlelebet devam edecek bir şey. Daha güzeli inşallah, Allah bütün iyi niyetli gönüllere nasip etsin; asıl, gönüllerde gezintinin devamı cennette ve Allah bu müjdeyi verirken bize adn cennetlerini (sure-i vaka’da) bize vaat ederken fevkalade ilginç bir tanım getiriyor…

Şimdi bütün felsefelerde, bütün kitaplarda, insanların düşünce tarzlarında biliyorsunuz iki çeşit insan vardır: ya iyi insan, ya kötü insan. Hâlbuki Yüce Kitabımız, sure-i vaka’da mucizevî bir şekilde insanları üçe ayırıyor: Kötü insan, iyi insan, çok daha iyi insan! Gibi üçe ayırıyor ki bu hem Yüce Kitabımızın insanı tanımdaki ihtişamını dile getiriyor, hem de İslamiyet’in insana bakışı açısından (çok daha insana) yücelik getirmesini temsil ediyor. Çünkü “iyi insan” diye kesip attığımız takdirde, insanın yücelmesine bir tarz sınır koyuyorsunuz. Belli bir noktaya kadar insan “iyi” ise: “işte insan budur… Varacağı da budur, oturacağı yer de budur,” demiş oluyorsunuz. Hâlbuki ayeti kerime (sure-i vaka’da): mutlaka insanın üç bölümde ayrılabileceğini, bunlardan bir tanesinin şenaat sahibi (yani kötü insan) olacağını söylüyor. Ondan sonra da iyi insanı ikiye ayırıyor; meymene, dediğimiz hayırlı insan sınıfının üzerinde bir de (bugünkü yine deyimlere pek modası olduğu için)  “süper insan” tanımı getiriyor. Ve bu tanımı getirirken Cenab-ı Hakk’ın, burada getirdiği tanım (şimdi bakınız): “kötü insana: meş’eme,” ondan sonra efendim “hayırlı insana: meymene” tabiri geldikten sonra üçüncü kattaki insana yani “daha güzel insana da: sabikun” diye bir tanım getiriyor, insanın güzelleşmesinde yarışanlar.

Yani; (insanın,) güzel insan olmakta yarışın, diyor Cenab-ı Hakk. “Biriniz, diğerini geçerek daha ön safhadaki güzel insana ulaşmak için yarışın ki; ben, size adn cennetlerinin bitmeyen sınırlarını açayım…” Çünkü bu “sabikun” dediğimiz, mukarrebun (yakîn olan, Allah’a yakîn olan) insanın derinlemesine yücelme sınırsızlığı aynı zamanda cennetin katlarına da bir sınırsızlık getiriyor. Onun için sure-i vaka’da Cenab-ı Hakk’ın perdelerini bize açtığı adn cennetleri, sonsuz güzellikleri merhale merhale, bitmeyecek bir şekilde temsil ediyor. Bu yüzden hatta âlemlerin pek çoğunun, akıl almayan âlemlerin pek çoğunun bu adn cennetlerinin sonsuz sayfalarına benzetmek mümkündür. Ondan dolayıdır ki, büyük İslam yüceleri (inşallah bu sohbetlerimiz sırasında mümkün olduğu kadar anlatmaya çalışacağız, çünkü gönülleri biz O’nlardan öğreneceğiz, O’nların hareketlerinden öğreneceğiz), O’nların vasıl olduğu manevi mekânlar bu adn cennetlerinin sonsuz katlarındaki mevkileri de bir tarz müminlerin ancak onları ziyaret etmek gibi… Yahut onların ihtişamını seyretmek gibi heveslerini teşvik için bilmemiz gerekiyor ki; bu dünyada yaşarken sevdiğimiz, bağlı kaldığımız O İslam yücelerinin, o adn cennetlerindeki sonsuz mekânına seyir bileti dahi almak için mutlaka gönül hazinesinden bir cereyan depolama fonksiyonu lazım geliyor…

Yani, insanlar gönüllerindeki derinlikleri satıhta bırakarak dünyayı değişirlerse, gönüllerinin derinliklerine inmeden bu dünyaya veda ederlerse belki bir yerde, sınırda, bir parça gönül istidadı gösterebilenler bir yerde belki cennete ulaşabilirler… Ama o cennetin sonsuz derinliklerine inebilmek için: gönlün de (bu dünyada yaşarken) derinliklerine inmek lazım. Ondan dolayı, bize yüce dinimizin şaşmaz emirler halinde verdiği infak ve namaz: işte bizi bu gönlün derinliklerine indirebilecek, gönlün daha derin katlarında bize ilahi cereyanı sezdirebilecek ilahi emirlerdir. Yoksa (hâşâ!) angarya filan değildir. Bunlar o kadar muhteşem şeydir ki (bu namaz ve infak), onlara sıcak olarak, yakîn olarak yaklaştıkça gönülden bir kat daha derine inersiniz, bir kat daha derine inersiniz… Ondan sonra bir gönül ehli olursunuz ki; o zaman işte sizin gönlünüzün duvarlarında, sizin gönlünüzün mekânında Cenab-ı Hakk’ın hangi tarz bir tecelli yapacağının, o tecellilerin sizi nasıl mutluluğun sonsuzluğuna eriştireceğini fark etmek bile mümkün olmaz.

Şimdi geçen sohbetimizde gönülden misal verirken Hz. Yusuf’u anlatmıştık. Hz. Yusuf’u gönle misal vermiş… Sure-i Yusuf’ta ve bunu da nefsin dokuz özelliğiyle, özellikle vahşetini temsil eden Yusuf’un ana bir olmayan, baba bir olan kardeşlerine temsil etmişti Yüce Kitabımız.

Şimdi işte onların dahi, yani nefs dediğimiz unsurun dahi ıslah olup dirilebilmesi, tekrar “hayy” sırrı bulup da cennete layık olabilmesi için gönül tedrisinden, gönül eğitiminden geçmesi lazımdır. Nitekim sure-i yusuf’ta, Hz. Yusuf’u kuyuya atan kardeşler sonuç itibariyle yine Hz. Yusuf’un sırrı sayesinde ıslah olmuşlar, tövbekâr olmuşlardır… Ve cenneti temsil eden, Mısır’daki Yusuf’un saltanatından hak sahibi olmuşlardır. İşte nefs dediğimiz ve bizim kişiliğimizi temsil eden, hüviyet kartımızı temsil eden nefs de gönül sayesinde eğitilecek ve cennete o kılıkta girecektir.

Çünkü cenneti Yüce Kitabımız tanıtırken birçok ayetlerinde: özellikle nefse ait birtakım duygularımızı dile getirir. Mesela meyva yemek, güzellikler seyretmek, birbirinden farklı renklerle bezenmiş mekânları tanıtmak… Bunların hepsi aslında nefsin… Hatta: huri ve gılman… Yani hanımlar için onlara çok güzel gelecek birtakım delikanlı varlıklar, erkekler için birtakım hanımefendi varlıkların misal verilmesinin sebebi de: hep nefsin cennette yaşama hakkına aittir. Binaenaleyh, bizim bu nefsimiz, yeryüzünde bizi saptırıp da icabında cehenneme götürecek olan nefsimiz aslında gönül tarafından eğitilerek cennete layık hale getirilecektir. Ama bu arada elbette ki, tıpkı sure-i yusuf’ta olduğu gibi: “on iki senelik bir çile” geçecektir. Yani nefsin ıslah olması o kadar kolay değildir… Ama bunu yapacak gönüldür, gönül Yusuf’udur. O nefs gönül Yusuf’unu boğmak istemesine rağmen, kuyuya sarkıtmasına rağmen o gönül sonradan bu kardeşleri (nasıl Yusuf ıslah etmiş, adam etmişse), o nefsin bütün hususiyetlerini de ıslah edecektir. Nasıl ıslah edecektir? İşte, gönül mesela vahşeti, cesarete dönüştürecektir.

Nefsde hırçın bir duygu vahşettir ama gönülde cesarettir… Ölümü göze alma cesareti, Allah için ölme cesareti… Bakınız, vahşetle cesaret birbirinden ne kadar uzak şeylerdir. Hâlbuki gönül, işte o nefsin vahşi yanını alıp, cesarete çevirecektir. Nefsin bir “meskeneti” vardır. Tembelliği, uyuşukluğu, yerinden kalkmak istememesi ve cesaretin tam tersi bir korkaklığı vardır ki buna: meskenet, denir (Yusuf’un kardeşlerinden birisi de odur)… İşte o meskeneti alacaktır gönül; eğite eğite, onu banyo yapa yapa, onu çeşitli hadislerde bileye bileye… Bu çirkin meskeneti teslimiyete çevirecektir. Çünkü teslimiyet başkadır, meskenet başkadır. Teslimiyet: her türlü gayreti gösterdikten sonra Allah’ın rızasına boyun eğmektir. Hâlbuki meskenet: hiç bir gayret göstermeden tembellik edip, Cenab-ı Hakk’a bile, Cenab-ı Hakk’ın neredeyse huzuruna bile gitmekte, namaz bile kılmakta gösterilen tembelliktir. İşte gönlün bu harika, eğitici metodu da gönlün ayrı bir yönüdür, bunu da unutmamak lazım. Bizim zaten “gönüllerde gezintiyi” beraberce dinleyicilerimize aktarmaktaki kastımız budur.

Bir insana nefsini terbiye et, diye teorik bir şey söylerseniz hiç kimse nefsini terbiye etmez. Ediyorum sanır. Bunu eğitecek olan gönüldür. Eğer bir insanda gönül cereyanını ateşleyebilirseniz, gönül marşına basabilirseniz, o tekerler dönmeye başladıktan sonra… İşte nefsin eğitilmesi öyle mümkün olur. Yoksa nefs mücerret olarak eğitilmez. Mesela; nefsin en kolay eğitildiği, en diz çöküp tövbe ettiği şey: açlıktır! Ondan dolayıdır ki oruç ibadetinin çok müstesna bir yeri vardır, nefsi “pes,” dedirten bir yeri vardır. [Tabii, orucu, (inşallah ramazanda) çok geniş şekilde, gönülle ilgisini anlatacağım…] Ama devamlı surette de aç bırakamazsınız insanı. İşte gönül burada araya girerek, zaman zaman teslimiyet göstererek, zaman zaman onun azgın yanlarını susturarak, zaman zaman aç, fakirin halini gözünün önüne getirerek… Yavaş yavaş onun azgınlığını (nefsin) törpüleyecektir, düzgünleyecektir. Onun için: bizim “gönüllerdeki gezintiden” muradımız ki, bu gezintiyi yaparken aynı zamanda nefsi terbiye ettirmektir. Her dinleyicimizin inşallah gönlünde bir ışık yanar ve bu ışık onların nefislerinin terbiyesini kendi kendine yapmalarını sağlar. Çünkü (gönlün en büyük…) nefsin en büyük terbiyecisi gönüldür. Ve gönülde marş düğmesine basılmadan da nefs terbiye olmaz. Oluyorum, der gösterir… İşte ne bileyim insanlar kendi kendilerine eziyet ederler: nefsim ter… [Uğur İlyas Canbolat: terbiye ediyorum, diye] Tabii… Mesela; fakirlerin, Budist fakirlerinin, Hindistan fakirlerinin güya nefislerini eğitmek için girdikleri birtakım meşakkatler, yok çivi üzerine batmalar filan… Bu nefs terbiyesi değildir! Nefsi mutlaka alevlenmiş gönül terbiye edecektir. Nefis, çünkü çivinin üzerine yatar ama bir yerde öyle bir arzu fırtınasına yakalatır ki onu, hayretler eder. Üstelik o çivi üzerine yatmak için gösterdiği fedakârlığı başka bir yerden üç katı alarak tamamlar. Onun içi yani nefsin, (şeyi) gönlün sonsuz sırları içerisinde merhameti, sevgiyi, aşkı, duyguyu, cesareti temsil eden yanlarının yanında çok büyük bir önemi de nefsi terbiye edecek yegâne merci olmasıdır.

Uğur İlyas Canbolat: Evet hocam, çok enteresan. Hocam gönül konusunda böylesine sonsuz hikmetler tam bir bitmezlik içerisinde. Bize gönlü anlatmakla nasıl bir yol seçeceksiniz?

Onkolog Dr. Haluk Nurbaki: Efendim burada seçmek istediğim yol şu: bir defa mümkün olduğu kadar İslam yücelerinin hayat öykülerinden kareler seyrettirerek insan nedir, bunu tanıtmak isteyeceğim. Çünkü bu insanı ancak tanıyacak gönlümüzdür. Dinleyicilerim, gönülleriyle o insan kavramını yakalayacaktır. O insan kavramını yakaladıkça, yakaladıkça gönlü yavaş yavaş (sanki… Eskiden arabaların önünde marş vardı, böyle bir kolla çevrilirdi… Bir defa çevirir dönmez, bir daha çevirir dönmez, bir daha çevirir dönmez… Böyle elli – altmış sene evvel ben çocukluğumda hatırlarım; bir arabaya bindik mi, muavin çıkar önünü böyle gır, gır, gır, gır çevirirdi. İşte onun gibi) o yücelerin hayat pencerelerini nefse düşüre düşüre, düşüre düşüre bir an gönülde bir ışık çıkacak. Bu çıkan ışık Allah’ın izni ile onları daha iyi anlamaya vesile olacak. Onları daha iyi anlarken de bir taraftan onların hayatına ait bir tarz “tali sünnetleri” uygulayacak… Şimdi sünnet biliyorsunuz: Efendimizin hayatından bir şeyler taklit edebilmek… Onları ahlakına uygulayabilmektir. Ancak İslam yücelerinin hayatından da bir parçayı alıp da uygularsak, o da bir tarz sünnettir… “Tali sünnet” olur. Bunları yavaş yavaş içimize sindireceğiz… Demek ki evvela; yücelerin hayatından pasajlar göstererek onlardan sünnet almak, onlardan örnek almak ve ahlakımıza uygulayabilmek eğitimini yaptırmaya çalışacağız. Bu arada kendiliğinden nefsin eğitilme safhasına geçtikçe de oradan misal vererek nefsin eğitildiğini nasıl fark edecek, dinleyicilerimize onu anlatmak isteyeceğim. Yani hakikate gönlü biraz (makinesi) çalıştığı başladığı zaman nefsinden ne kaybettiğini yahut da nefsinin hangi fazla çıkıntılarını (yine tasavvuf tabiriyle: boynuzlarının hangilerini kesebildiğini) fark edebilmesi için onlarında misalleri var, onları anlatmaya çalışacağım.

Şimdi, bugün için, çok uçtan başlamak istiyorum; şöyle ki, yani, uçtan başlamak istiyorum derken; geçen sohbetimizde değinmiştim: gönlün eğitilmesine ait, gönül düğmesin basılmasına, gönül motorunun çevrilmesinde dair birçok misaller vardır tasavvufta. Bu misalleri biz izleye izleye, adım ata ata, ata ata… Yavaş yavaş gönül ile nefis arasındaki farkı göreceğiz. Yani; hangi yücelerimiz ne tarz bir davranışla gönülleri ateşlemişler?

Muhtelif tasavvuf (şeylerinde) bilgilerinde, (bilhassa büyük tarikatların kurucusu) çok yüce şahısların, zatların nasıl gönülleri ateşlemek için metotlar getirdiğini görüyoruz. Bu getirdikleri metotların içerisinde çok önemli bir hassa vardır ki; gönlü, merkezi cereyan sistemiyle ateşlemek. Şimdi bu merkezi cereyan sistemiyle ateşlemek için tasavvufta muhtelif misaller var. Bunları mümkün olduğu kadar sıralayarak anlatacağım ki; bunlardan bir tanesi Hacı Bektaşi Veli Hazretlerinin, Hz. Yunus hakkında uyguladığı bir metottur.

Şimdi, Yunus, herkesin bildiği gibi bir köylü çocuğudur. Saf, temiz, insanlara iyi niyetle bakan bir köylü çocuğudur. Köy kıtlık içerisindeyken, açlık içerisindeyken işitir ki; işte (bugünkü Hacıbektaş’da) bir zat varmış… O zat zenginmiş. Gelene, gidene buğday veriliyormuş tekkesinde, diye işitir. Ve Hacı Bektaş Dergâhına iki tane çuval atar, buğday atmaya gelir… Gelirken de işte usulen alıç toplar, dağdan. Yani tam bir kurak Anadolu köyünden geliyor, dağdan alıç toplar… Bir sepette onu alır getirir, Hacı Bektaşi Veli Hazretlerinin huzuruna girer… İşte hediyesini de koyar. Ondan sonra efendim, der ki; buğday istiyorum.

Hacı Bektaşi Veli Hazretleri, Yunus’a nazar ettiği zaman, Yunus’un gönül motorunun hemen patlamak üzere olduğunu… Hemen harekete geçmek üzere olduğunu mânâ gözüyle seyreder. Seyrettiği için de:

Bırak der buğdayı, ya… Ben sana (şey) vereyim, himmet vereyim.

Bir an düşünür… Daha iyice bilmiyor, himmetin ne demek olduğunu, tasavvufi tanımların ne demek olduğunu.

– “Ben himmet falan istemem… Benim köylüm aç, bana buğday ver,” der.

– Hatta örnek olsun diye getirdiğin alıçlar tanesince himmet vereyim, der. Getirdiğin alıçların çekirdeği sayısınca himmet vereyim, gel sen bu buğday işinden vazgeç, der.

– Hayır! Ben buğday istiyorum, der.

“Peki, öyleyse (der)… Yükletin buğdayını,” der. Hakikaten buğdayını yükletirler ve Yunus yola çıkar.

Şimdi bakınız, tasavvufun inceliklerini anlatmak için bunu herkes biliyor, buraya kadar olan kısmı. Ama burada, tasavvufta bir incelik var, onu anlatmak istiyorum size. Gönülle ilgili bir incelik var…

Gider, bir saat sonra fark eder ki; çok büyük bir hata etti. Yolda düşünür, himmet neydi? Anasından, dedesinden, babasından yahut (köylü) köy kahvesinde duydukları öykülerden hatırlar ki himmet: manevi bir kuvvettir. O halde ben niye manevi kuvveti terk ettim… Eğer ben manevi kuvvet alsaydım buğdayı da bulurdum. Çok büyük hata işledim, der… Döner, tekrar gelir. Tabii bu gidişiyle, gelişi arasında da üç – dört saat geçmiş olur. Tekrar, Hacı Bektaşi Veli Hazretleri’nin huzuruna geldiği zaman; Hacı Bektaşi Veli Hazretleri der ki:

– O an geçti… o bir ilahi andı. Ben artık sana tekrar himmet vermeye mutasarrıf değilim… Benim yetkim dâhilinde değildi, o bir ilahi cereyandı sana verecekti. Ben şimdi sana değil alıçının tanesi kadar himmet vermek, hiçbir himmet veremem! Der.

Çok üzülür… Böyle, iç dünyasına felç gelmiş gibi üzülür. (O üzüntüyü dolayısıyla…) Eğer o üzüntüyü duymasa: ne yapalım, vermezse vermesin, dese yine oyun biter. Bakınız çok ince bir hesaptır tasavvuf.  Orada, “eyvah! Görüyor musun başıma geleni,” diye iç dünyasından bir büyük üzüntü duymasa da; “E! Ne yapalım, vermezse de vermesin… Ben buğdayımı aldım, gidiyorum işte” gibi bir nemelazımcılık duysa temelli gittiydi… Yunus köy çocuğu olarak ölecekti.

Uğur İlyas Canbolat: Yunus olmayacaktı, yani.

Onkolog Dr. Haluk Nurbaki: Olmayacaktı! Ama o anda iç dünyasında öyle bir yankı doğar ki, işte bakın, gönlün yine özellikleri…  Öyle bir yankı doğar ki, Hacı Bektaşi Veli o zaman der ki:

– Biz senin kısmet anahtarını tamamen yok etmemek için Taptuk Emre’ye verdik. Git, O’ndan bul artık anahtarını! Der.

Şimdi buradaki operasyon, nasıl bir operasyondur? İşte bunu herkes bilmiyor, bunu anlatmak istiyorum.

Buradaki operasyon; Hacı Bektaşi Veli Hazretleri (çok büyük manevi sultanlardan birisidir), olayı keşfetmiş. Bu olayı nasıl zapt edebileceğini, bu himmeti reddetmekten doğan, gönlün kısmetini engelleyici bu olayı nasıl halletmesi lazım geldiğini, manevi sanatı çok iyi bildiği için… (Eğer tabiri caizse; bir süper mühendisi mana ilimlerinin) Çok iyi bildiği için, bu cereyanı zayi etmemek için fişlerini almış Veysel Karani Hazretleri’ne takmıştır. Bakınız, dikkat ederseniz; buradaki en ince hikmetlerden bir tanesi budur. Çünkü eğer (mana ilimlerinde) ruberu, yani yüz yüze, sıcak bir teşhisle gönüllerden bir cereyan geçirmek mümkün değilse o zaman bu cereyan gönül merkezi olan Veysel Karani’den geçer. Çünkü gönül santralinin eğitim merkezi Veysel Karani Hazretleri’nin gönlüdür. Ve Veysel Karani Hazretleri de (Allah’a bin şükür ki) Türkiye’de, Baykan kasabasında ve bizzat kendi makamı değil, bizzat kendi vücudu oradadır.

Veysel Karani Hazretleri’ne bağladığınız zaman bu cereyanı, ne olur? İşte Veysel Karani Hazretleri’ne bağladığınız zaman artık gönülde cereyanın sönme tehlikesi kalkar. Santral orasıdır. Bir daha o santrale kim müracaat ederse (Veysel Karani Hazretleri’nin santraline) o fişi sokar, oradan alır, Yunus’un gönlüne sokabilir. O kadar ince bir hesaptı… Şimdi bunu işte manevi yoldan Taptuk Emre’ye aktarmıştır, Hacı Bektaşi Veli. Böyle süper bir usta!

Taptuk Emre’ye (bu şeyi) manevi mesajı: Veysel Karani sırrıyla gönderiyorum Yunus’u sana, diyor. Şimdi, hiç kimse Yunus’un yetişme tarzında bir ince hesabı fark etmek istemiyor. Yunus, Taptuk Emre’nin huzuruna gelmiş ama Taptuk Emre O’na ders vermemiş ki… Niye vermemiş? Burada inceliği çözmek lazım! Mademki Hacı Bektaşi Veli Hazretlerinden gelmiştir, mademki kendisi takdirde bir büyük veli olarak, kendisine eğitim bağlanmıştır… Karşısına oturtur, tasavvuf dersi verir, zikir dersi verir, mana dersi verir. Peki, niye vermemiştir? Vermemiştir, çünkü Veysel Karani santralinde bağlıdır! Veysel Karani santralinde ruberuluk yoktur, yüz yüzelik yoktur… Ya? Bir tarz tesisle, gönülden gönüle mesaj vardır. Bunun, Yunus farkında değildir! Yunus’un öyküsünü dinleyen insanlar da farkında değildir! Nasıl olmuş da Yunus, Taptuk Emre’nin sohbetine hiç girmeden Yunus olmuştur?.. Çünkü Yunus biliyorsunuz Taptuk Emre’nin şeyini bulduktan sonra bir sene kadar uğraştı, bir sene sonra buldu Taptuk Emre’yi… Taptuk Emre’nin huzuruna girdikten sonra daha ilk günden huzuruna gelip tasavvuf dersi alacağını sanıyordu, İslam ilimleri öğreneceğini sanıyordu. Ama ne vakit huzuruna geldi, geldiği gün: aa! Çok iyi, dedi… Hanım ablan da bir yardımcı arıyordu, sen ona git, dedi. Karısının hizmetlerini yapmaya gönderdi. Dergâhın bütün işlerini, ayak işlerini yaptırmaya gönderdi. Odununu getirdi, çamaşırını yıkadı… Yüce sultanın eşinin. Ve netice itibari ile ne zaman o büyük dergâhta her akşam sohbet vardı (üç saatlik, üç günlük, dört günlük yoldan pek çokları sohbet dinlemeye gelirdi. Ve böyle dergâhın alacağı kadar kalabalıktı yüz kişi, beş yüz kişi…) ne zaman Yunus gelip de: işlerim bitti, müsaade eder misiniz, derse… (Ama) Sen bitti zannediyorsun ama falan yerde falan iş var, derdi Taptuk Emre. Yani bir günden bir güne sohbet nasip olmadı. İşte gönlü iyi anlamak için bu sırrı da dinleyicilerime aktarmak için Yunus’tan başladım… Gönül sırlarını anlatmaya.

Ama o yirmi senelik (bazı rivayetlere göre, çünkü biraz Hazreti Yunus hakkındaki yazılı belgeler zayıftır; bazılarına göre otuz sene, bazılarına göre otuz iki sene öyle) bir devir içerisinde Taptuk Emre’nin kapısında hizmet etmiştir ama bir tek sohbet nasip olmamıştır. Bu sohbet nasip olmamış da, ne olmuş? Şimdi bakınız: işin inceliği burada…

Hazreti Yunus (elli iki veya elli üç yaşına geldiği zaman) tam insan mertliğine yakışan bir güzellikle, bir ifadede bulunmuş (kendi kendine), diyor ki: Ey Yunus! Sende kabiliyet yok, Taptuk Emre ne yapsın… Hacı Bektaş ne yapsın sana? Eğer senin kabiliyetin olsaydı: Hacı Bektaş da seni orada bırakırdı, Taptuk Emre’de buraya geldiğinden itibaren seni karşısına alır, eğitirdi… Demek ki senin kabiliyetin yok! Sen müsaade iste, bu dergâhtan git!

Hazreti Yunus’un müsaade isteyip de gittiği an ki halini alalım… Şimdi ameliyat masasına yatıralım ve Yunus’u o sırada, bir manevi şahıs karşısına alsın, baksın… Gönül kapağını açsın ki (hii!): içi dolu derya! Bütün hikmetler, bütün sırlar kat kat nakşolmuş, Yunus’un gönlüne. Ama bunu yalnız manevi şahıs bilebilir. Ne Yunus bilebilir, ne bir başkası bilebilir…

İşte bu haliyle Yunus yola çıkıp da artık dergâhı terk etmek… Taptuk dergâhını terk etmek üzere olduğu zaman iki tane dervişe rastlar. Onlar mesleğini sorarlar; şimdi Yunus da çiftçiyim, diyemez. Çünkü artık elli iki yaşına gelmiş, yani bu halinde insan çiftçi de değil… Yaşlı, neredeyse, (bir) neredeyse piri fani olacak.  Utanmış, onlara sormuş: ne siniz, mesleğiniz, demiş. Derviş, demişler. O zaman, ben de dervişim, demiş. Üçü beraber giderken akşamüzeri olmuş, dervişlerden birisi “bismillah” demiş, mağaranın ağzına elini uzatmış bir tepsi yemek getirmiş. Bu nedir, demiş Yunus. Dua ettik, bunun duası vardır, bize Cenab-ı Hakk yemek göderdi. (Yunus demiş ki: gördün mü dervişlik nasıl olurmuş… Biz de otuz senedir ömrümüzü boşa çürüttük, kabilinden.)  Taa ki, ikinci gün öteki arkadaş aynı şekilde yemek getirmiş… Üçüncü güne geldiği zaman, Hz. Yunus’un o güzel gönlü, o pırıl pırıl gönlünde hâlâ bir isyan, bir yanışlık, bir benlik yok… Dikkat ediniz, bakınız. Hep enaniyet, mahviyet var… Ben kimim ki bunların yanında. Diyorlar ki: Yunus, sıra sende hadi bakalım yemeği… diyorlar.

Ne yapsın? Elini açıyor mağaranın kapısına doğru… Bir dua ediyor, bir tepsi daha geliyor ama bu sefer ki o tepsi, onlarınkine nazaran iki kat daha müzeyyen, süslü bir tepsi. Yemeği yedikten sonra dervişler diyorlar ki: sen nasıl bir dua ettin ki bize nazaran biraz daha süper bir yemek getirebildin, diyorlar. Doğrusunu isterseniz, diyor… Benim böyle bir marifetim yoktur, ilk defa başıma geliyor. Ben Cenab-ı Hakk’ dedim ki: Ya Rabbi! Bu dervişler hangi duayı yapmışsa o duanın yüzü suyu hürmetine bize de bir lokma lütfet, dedi bu lokma geldi. Yaa! Diyorlar. Peki, siz ne dua yaptınız, diyor. O zaman diyorlar ki: bizim şeyhimiz (bakınız şimdi o mana ehli, Mısırdaki şeyhleri…) Bunlar Anadolu’yu gezmeye, dervişleri ziyaret etmeye giderken Mısır’daki şeyhleri demiş ki: eğer günün birinde, Anadolu’da sıkışırsanız Taptuk Emre’nin talebesi Yunus yüzü, suyu hürmetine derseniz her işiniz hallolur, demiş.

Bu, taa.. Mısır’daki bir mana ehlinin (nereden aldı şimdi bu şeyi, bu ilhamı nereden aldı? Ne Yunus’u tanıyor, ne Taptuk’u tanıyor)… Veysel Karani Hazretleri’nin santralinden baktı ki orada bir Yunus var. Pırıl pırıl, dozları tamamlanmış, operasyonu tamamlanmış bir Yunus var. O zaman Yunus anlıyor ki; iş bildiği gibi değil. Bırakıyor, koşuyor, geliyor tekrar Taptuk Emre’ye… O sırada işte Taptuk Emre diyor ki: hoş geldin… Çile de bitti, zamanı da geldi… Bu akşam ki sohbeti sen yap!

[Sohbetin devamı: “Veysel Karani Sırrı”]

GÖNÜL 3” için bir yorum

Yorumlar kapatıldı.