GÖNÜL 2


Biliyorsunuz iki haftadır gönülle ilgili sorunları size nakletmeye, anlatmaya çalışıyorum. Daha evvel vaat ettiğim gibi bu konuşmamda da gönlün, gönül gülünün açılmasını, gönlün vücudumuza hâkim olmasını sağlayacak tedbirlerimizi, çalışmalarımızı anlatmaya başlayacağım.

Şimdi, bugün insanlara deseniz ki; atomu öğretmek isteseniz, singılları öğretmek isteseniz bunun bir metodu vardır. Matematiği öğretmek isteseniz bunun bir metodu vardır ama gönle ait duygusal şeyleri öğretmenin genel hatlarıyla metodu yoktur. Yani bir insana sevgi öğretemezsiniz! Bir insana (gönlü çalışmıyorsa) şu şu şunları yaparak gönlünü çalıştır, demek; sevgiyi öğretmek imkânsızdır. Ancak, Fahr-i Kâinat Efendimizin çok büyük bir sırrı vardır…

GÖNÜL 2
GÖNÜL 2

İsa’nın, Hz. İsa’nın ölüleri diriltme olayı söz konusu olunca çeşitli şeyler içerisinde, topluluklar içerisinde bu tartışılmıştır. Hz. İsa ölüleri diriltti… Hani? Sizin Peygamberiniz diriltsin de görelim, anlamına gelen birtakım tartışmalar, konuşmalar olmuştur. Bunların bir kısmı sırf İslamiyet’e karşı çıkmak için, bir kısmı da karşılıklı, çeşitli dinlerin görüşlerini almak için yapılan tartışmalardı. Bunlarda yalnız İslam mana ilimi ustalarının bir tanımı vardır (bunu hiç unutmayınız): Fahr-i Kâinat Efendimiz ölü gönülleri dirilten bir doktordur! Yani Fahr-i Kâinat Efendimizin doktorluğu o kadar üst seviyededir ki; hiçbir hekimin, hiçbir ilim adamının beceremediği bir beceriyi ortaya koymuştur; ölü gönülleri diriltmiştir.

Efendimizin ölü gönülleri diriltme olayı başlangıçta, asrısaadette gayet güzel müşahede edilmiştir… Çölün yalın, kavgacı, hırçın adamlarından nasıl dünyanın ömür boyu, tarihi boyu iftihar edeceği müstesna insanlardan kurulu gruplar ortaya çıkarmıştır. Bir Hz. Ömer’i düşünün… Elinde kılıçla Resulullah’ı öldürmek için çabalayıp gelen bir insanı, dünyada bir adalet timsali haline getirmiştir. Bir Hz. Bilal’i düşünün… Bir köle, zenci köle hüviyeti ile her türlü eğitimden mahrum bırakılmış, her türlü sohbetten, düşünceden, öğrenimden mahrum bırakılmış bir kimseyi dünyanın sayılı fikir adamları haline getirmiştir. Bunlar Fahri Kâinat Efendimizin ölü gönülleri diriltme sanatı sayesinde meydana gelmiştir.

Binaenaleyh, sevgiyi öğretemezsiniz! Gönle ait bir şeyi, mesajı… Kolayca şunu şöyle yap, diyerek yerine getiremezsinizden maksadımız: gönlün dirilmesinin, gönül gülünün açılmasının zorluğunu size anlatmak içindir… Yoksa bu imkânsız değildir. Nasıl imkânlıdır? Bunun imkânlarını Fahri Kâinat Efendimiz bize çok net şekilde hem kuran ahlakını uygulayarak göstermiş hem de tavsiyeleriyle; güzel, müstesna hadisleriyle bildirmiştir.

Ashaptan bir tanesi bir gün Efendimize müracaatta bulunmuş (bu gönül gülünün açılmasının anahtar olayı budur). Demiş ki; Ya Resulallah, bana kırk gündür bir hadise arz oldu. Ben kırk günden önceki devrimde mescide koşmak için her türlü işimi terk eder, namaz vakitleri gelsin diye hasretle beklerdim. Sizin sohbetlerinizde bulunmak zamanı unuttururdu bana. Siz namazda uzun sureler (zammı sureler) okuduğunuz zaman mutluluğum büsbütün artardı. Hatta misal vermiş; siz akşam namazında fussilet suresini zammı sure olarak okuduğunuz zaman (tabii, altı sayfa fussilet suresi biliyorsunuz) bunu dinlemekten o kadar haz duydum ki, bittiğinin bile farkına varmadım… Binaenaleyh, ben eskiden buydum. Ama şimdi, şu anda gönlüm kilitlendi mi, kalbim durdu mu? Namaza gelirken ayaklarımı sürükleye sürükleye geliyorum… Siz, bir uzun zammı sure okuduğunuz zaman adeta yığılıp kalıp, bir an evvel bitmesini bekliyorum. Netice itibari ile; bütün manevi duygularım kurudu! Ben kırk gündür bu müşkülden çıkmak için dua ediyorum, niyaz ediyorum, zikrediyorum, ibadet ediyorum ama çaresini bulamadım… Gönlümün kuruluğu devam ediyor. Ya Resulallah! Bana bir çare… Bana bir dua edin, bana bir himmet edin, diye niyazda bulunmuş. Tabii bu olay, ashabın gözü önünde ve bize de naklolması için anlatılmış bir olay. Efendimizin, bunun üzerine herkes beklemiş ki; şimdi Fahri Kâinat Efendimiz kendilerine bir ayeti okumasını, bir zikri yapmasını tavsiye edecek. Diyelim ki, Cenab-ı Hakk’ın bir Esmasını şu kadar miktar çek, diyecek… Yahut bir sureyi şu kadar miktar oku diyecek, diye herkes bekliyor dört gözle. Efendimiz demiş ki: Derdini anladım, bir kalp derdidir. Şimdi senin yapacağın işi ben sana söyleyeyim; şimdi sen çık, şu arka sokaklara git (bir yer tarif etmiş)… Orada küçük, sekiz – on yaşlarında, aksi suratlı, bir zenci çocuk oynar; o çocuk yetimdir. O çocukla meşgul ol. Evvela ona yaklaş, onu sev, onu kendinle diyaloga zorla… Ama çok zor bir kimsedir, demiş. Yani, bunu, o çocukla (şey yap) bu irtibatı sağla. Giderken de birtakım hediyeler götür. İşte o zaman usul ne; hurmaydı, üzümdü… Ondan sonra efendim… Ondan sonra da demiş ki: git evine istirahat et, bakalım Cenab-ı Hakk ne gösterecek?

Hakikaten adamcağız gitmiş, söylediği gibi böyle aksilenen, kendisine kolayca yaklaşılması imkanı olmayan bir çocukla karşılaşmış. Ona Efendimizin emrettiği istikamette yaklaşmanın bütün çarelerini aramış ve yaklaşmış, netice itibari ile… Sevgisini kazanmış. Hatta Efendimiz buyurmuş ki; senin çocuğun memnun olduğunu gülmesinden, neşelenmesinden tespit et… Ondan sonra hediyelerini bitir, ver ve evine git demiş. Adamcağıza, işte o an yaklaşmasını, çocuğu neşelendirip gülecek hatta onunla oyun oynayacak bir safhaya gelene kadar bu gayretlerine devam et, demiş. Hakikaten, O zat öyle yapmış…

Şimdi ashap bu zat gittikten sonra bekliyorlar… Ertesi gün ne netice alacaklar, filan… Bir de bakmışlar ki; bir saat sonra koşarak gelmiş O zat, oturmuş sohbete: Ya Resulallah! Allah senden razı, güzelliğinin sonsuzluğunca razı olsun… Bitti, demiş. Kalbimin bütün karanlık noktaları açıldı. Ben artık bir camiden çıkamam, ben artık senin huzurundan ayrılamam! Değil namazda uzun sureleri dinlemekteki sıkıntıları, artık başka bir zevkim kalmadı! Sırf seni seyretmek, sırf senin sohbetini dinlemek zevkinden başka her şey söndü. İç dünyamda yalnız seni yaşamak istiyorum, demiş. Bunun üzerine ashap hayretle olayı seyretmiş, nasıl oldu? Efendimiz buyuruyor ki: gönderdiğim çocuk bir yetimdi… Gönlü çok daralmıştı. Hesap ettim ki; onun gönlünü derinleştirirse kendi gönlüne bir pencere açılacak. Ve nitekim söylediğim oldu! Onun gönlünü mutlu edince, bunun gönlüne bir pencere açıldı…

Şimdi buradaki hadiseyi şeye benzetebiliriz, çok basit… Bu günkü ölçülerde: bir araba düşünün çalışmıyor, aküsü bitmiş. İstediğiniz kadar uğraşın, çalışmıyor. İtseniz, kaksanız bile şuraya kadar gider… Ondan sonra yine istop eder. Ama bunun, çalıştırmanın bir tek yolu var biliyorsunuz: bir takviye akü getireceksiniz, bu arabanın aküsüne bağlayacaksınız ve ondan sonra çalışacak bu araba. İşte Efendimiz: gönül aküsü bitmiş olan O zatın, gönül aküsünü bir yetime bağlayarak ki yetimin gönül aküsü cereyanı çok bol bir aküdür, bundan dolayıdır ki Efendimiz çok ısrarla yetim üzerinde durmuştur. Çünkü gönül öyle hassas bir mimariye sahiptir ki ben size daha evvelki konuşmalarımda gerek pencereye benzeterek, gerek güle benzeterek gönlü tanımlamaya çalıştım ama bir eksiğim kaldı: gönül fevkalade hassas bir yapıdır. Biliyorsunuz bir cihaz ne kadar mükemmel işlevi varsa, ne kadar üstün seviyede bir takım yetenekler taşıyorsa bu cihazın bozulması, bu cihazın arıza yapması da o kadar kolaydır.  Gönül de işte fevkalade hassas bir cihazdır, fevkalade kıymetli bir cihazdır ama unutmayınız: bu becerili cihazın kırılması, yok olması da bir anlamda kolaydır. Onun için gönlü yine eski atalarımızdan beri gelen birçok öykülerden biliyoruz ki; gönül kırdığın zaman hatta misal verirler: kırk cami yaptırsa o menfiliği kaldıramazsın ortadan, o yaptığın hatayı düzeltemezsin, diye. Tabii burada hemen bir parantez açarak söylemek istiyorum: gönül kırılmasıyla nefis kırılmasını bir birinden ayırmak lazım. Herhangi bir arkadaşınızın yanlışını söylemek, herhangi bir evladınızın yanlış yola gittiği zaman yaptığını anlatmak, eşlerin birbirlerine karşı yanlış yoldan çevirmek için yaptığı her türlü sert hareketler dâhil… Bunların hiçbirisi gönül kırma planına girmez. Gönül kırma planına giren özellikle üç noktadadır, bunu hiç unutmayınız:

  1. Yetimler,
  2. Garipler,
  3. Fakirler.

Bu fakirler de çok bayağı bayağı fakir olanlar. Bunlarının üçünün gönlü çok hassastır. Gerek yetimlik, gerek gariplik, gerekse ileri derecede fakirlik gönlü çok hassas hale getirir. Bu gönüller çok çabuk incinebilir. Onun için hem bunları kazanmak kolaydır, hem de kırmak çok kolaydır. Onun için bu üç gönlü kırmaktan vebadan kaçar gibi kaçmak lazım. Tıkandığımız zaman da gönül gülümüz açtırabilmek için demir goncamızı rayiha verir, koku verir hale getirebilmek için de müracaat edeceğimiz üç gönül kapısıdır; garibin, fakirin ve yetimin gönlünü kazanabilmek. Bunu hiç unutmamak lazım, binaenaleyh, bir insanın gönül kapısında tıkanıklık, kalbinde durgunluk varsa yapacağı en önemli iş: bir gönül takviyesi yapmaktır! Bu gönül takviyesi de üç noktada Efendimiz tarafından özetlenmiştir: garip, ondan sonra efendim öksüz-yetim ve aşırı derecede fakir olan kimseler. Bu kimselerin gönlü kolayca kırıldığı gibi kolayca kazanılma şansına da sahip olabiliriz. Herhangi bir insanı siz kolay kolay mutlu edemezsiniz.

Gönlü açık olmayan bir insana dünyanın iyiliğini yapsanız, dünyanın yardımını yapsanız, hali vakti yerinde bir çocuğa sırf arkadaşınızın çocuğu diye bir hediye alsanız, onun gönlünde bir rağbet kazanamazsınız. Ama bir yetimin gönlünü kazanmak çok zor değildir. Ama yaklaşımda mutlaka iki unsuru birlikte mütalaa etmek lazım: hem maddi bir şey vermek hem de manevi olarak bir şefkat göstermek… Bu çok önemlidir. Manevi şefkat göstermeden asık suratla bir yetime yaklaşarak bir yere varılamaz! Çünkü muhtelif ayetlerde: yetimi hor görmeyin, onlara sert muamele yapmayın, diye özel emirler vardır. Binaenaleyh, yetime yaklaşımda (tabii diğer garip ve fakir için de aynı husus vardır… Onlara yaklaşımda) mutlaka sıcak bir sevgi şefkati… Şimdi diyeceksiniz ki: gönlü zaten kapalı olan yetime, garibe, fakire kolay kolay yaklaşmaz. Ama biz, bu konuşmamızdaki kastımız iyi niyetle gönlündeki kapalılığı açmak isteyen dinleyicilerimiz içindir. Çünkü bir insan, iyi niyeti olur da açamaz… Biz bunlara hitap ediyoruz. Yoksa gönlünü kapatmış, üzerine Cenab-ı Hakk’ın mührünü vurdurmuş… Onlarla bizim alış verişimiz yok! O yetime yaklaşmasını Allah zaten nasip etmez. Bir de, bir şeyi daha unutmamak lazım gelir: gönül gülün açtırmak için niyet etmek de çok önemlidir. Aman Ya Rabbi! Ben işittim duydum ki; gönül gülü açarsa Fahri Kâinat Efendimizin sevdasına benim bünyemde bir mekân hâsıl olurmuş. Ne olur benim gönül gülümü aç, diye niyet etmekte çok önemlidir. Bu niyet bütün ibadetlerde olduğu gibi gönül kapısının açılmasında da geçerlidir. İşte, ondan sonra Cenab-ı Hakk’ın nasibini çok müteyakkız olarak, böyle çok hassas bir şekilde beklemek lazım. Yani Cenab-ı Hakk’a böyle niyazda bulunduktan sonra vurdumduymaz, aylarca yıllarca gezip, dertlenip, gönül kapımı açmadı dese olmaz. Cenab-ı Hakk’a bu niyazını yaptıktan sonra mutlaka Cenab-ı Hakk rastlatacaktır. Ondan sonra bak, gözle… Yetimi, garibi, fakiri izlemeye başlayacaklar. Ve bu izleme sırasında da mutlaka Cenab-ı Hakk’ı memnun edecek davranışlarıyla gönül kapısının ilk perdelerini açmış olacaklar. Yine dikkat ederseniz Yüce Kitabımızın, ibadetlerin ana dalı halinde bildirdiği infakla namazın müşterek sırrı, gönlün ruhla beraber aynı arabayı götüren iki at gibi…

B – Bölümü

…Gönlünde infakla canlanması lazım, dirilenmesi lazım, enerji kazanması lazım. Nasıl ki her hareket eden bir şeyin, varlığın bir enerjiye ihtiyacı varsa, gönlün enerji kaynağı infaktır! Ruhun da enerji kaynağı namazdır. Onun için İslamiyet üstüne basa basa namazı ve infakı çok ciddi şekilde, değişmez bir şekilde perçinlemiştir. Hatta bu namaz ve infak hususundaki Yüce Kitabımızın tanımları o kadar dağınık gibi görülen fakat çok kesinleşmiş sunular içerisinde verilmiştir ki sanki insanlar bundan kaçmak için vesileler arayarak, bir tek adım verdim işim bitti, gibi görmektedirler. Hâlbuki Sure-i Hadid’de Cenab-ı Hakk buyuruyor ki: size ihlaf ettiğim her şeyi infak ediniz, buyuruyor. İhlaf etmek, ettim demek (Cenab-ı Hakk’ın tanımı bu): sizi, sizin halife olmanız nedeniyle size verdiğim şeyler, demektir. Demek ki bir insana Cenab-ı Hakk’ın verdiği nimetlerin tümü insanın halife olmasından, Âdem’e kıyasen halife olmasından gelir. Binaenaleyh, Cenab-ı Hakk’ın ihlaf ettiği, halife olarak tayin ettiğim için verdiğim nimetlerin tümünden infak edin, demesi; malınızdan, sağlığınızdan, saadetinizden, becerinizden, sesinizden, sedanızdan, neşenizden… Allah’ın bize lütfettiği her şeyden infak etmemizi emretmesinin ve bu kadar geniş çaplı tutmasının sebebi: gönül dediğimiz sırça sarayın, camdan yapılmış bu sarayın herhangi bir arızayla kırılıp rahatsız olmamasıdır. Şimdi gönül sarayı, (şimdi bakınız bir sırça saray meselesi getirdik buda çünkü tasavvuf edebiyatına çok yerleşmiştir) bu gönlün sırça sarayını yani çok ince camdan esna müstesna yapılmış olan bu sarayını her türlü tehlikeden, depremden, kazadan korumamız lazım. Nedir bunun depremi? Bu gönül sarayını başka gönülleri inciterek, başka müminleri üzerek, dolayısıyla da Cenab-ı Hakk’ın gazabını celb edici bir nevi depremden korumanız lazım gelir. Onun için bir mümin kendi gönlünün açılmasına gösterdiği gayret kadar bu gönlün korunmasına da büyük bir gayret göstermesi lazım gelir ki; işte bu gayreti gösterebilmenin temel ilkesi: kesinlikle infak dediğimiz hikmet içerisinde gizlidir.

İnfakın sınırsızlığını bildikten sonra bir, ikincisi garip, yetim ve gerçek fakirin gönlünü alarak onları mutlu etmenin sırrını bildikten sonra iki, gönül gülünün suyunu ve güneşini vermiş oluyoruz.

Böylece, o gülün açılması şüphesiz ki takdir-i ilahi’nin hükmüne tabidir. Yani, bunları verdiğimiz zaman ertesi gün gül açılacak diye de takdir-i ilahiye müdahale etmemek lazım gelir. Çünkü Cenab-ı Hakk nimetini vermeye niyet ettiği, murad ettiği zaman o nimeti mutlaka verir. Ama onu bir zaman sürecinde vermeyi murad etmişse ki bunda da bir hikmet vardır. Gönlünün açılması, bir insanın diyelim ki; o anki nefis düzeyi açısından gönlünün açılmasında birtakım sakıncalar varsa, Cenab-ı Hakk bunu yavaş bir tempoyla açabilir. Ama eğer Efendimize karşı sevgisinde ilerleme yok, hele hele azalma varsa mutlaka tekrar etmesi lazım. Niyetten başlayıp garibi, yetimi, fakiri mutlu etmeyi ve infakını üst düzeyde sürdürmeyi mutlaka devam etmesi, yenilemesi lazım… Demek ki, tutturamadı demektir. Birinci hamlede tutturamadı, neden tutturamadı; nefsi çok kalın perdeliydi. Gönül cereyanı geldi biraz ama o gönlün perdesinden ışık veremedi… Sevgi onun için doğamadı. Onun için şöyle bir tanım getirebiliriz: nefs perdesi kalınlaştıkça nefisteki bir takım ihanetler, sıkıntılar arttıkça gönül gülünün açmasına da bir tarz zorluklar getiriyor. Ama bütün bunlara rağmen deminki söylediğimiz metotlar camiasında infakın bir, ikincisi de garip, yetim ve fakirin gönlünü alarak… Şimdi bunlar birbirinden farklı değilmiş gibi görünüyor ama farklı. Şimdi birazdan izah edeceğim. Buları yaparak zorlamak lazım… Çünkü siz hep bunları yaptıkça nefsin perdesini bir miktar inceltiyorsunuz. Diyelim ki sekiz kat bir nefis perdesi arkasında bir türlü gönül goncası açamıyor, yani verdiğiniz güneş güçlü gelemiyor kalın perdelerin, nefsin altında… O zaman bir perdesini, ertesi gün bir perdesini yahut beş ay sonra bir perdesini böyle açarsa gönül gülünün üzerine iman ışığını düşürmenin gayretini ömür boyu kullanmak lazım gelir.

Şimdi diyelim ki bir infak olayı var… Bir de garibi, yetimi ve fakiri mutlu etmek olayı var, dedim. Şimdi, infak olayında genelde bir ver olayı vardır. Yani siz bir sadakanızı verirsiniz, bir zekâtınızı verirsiniz… Bunun için belli koşullar vardır, bu koşulları kullanırsınız. Hatta sadaka için pek koşul yoktur, zekât için koşul vardır. Çünkü zekâtı verdiğiniz kimsenin mümin olması lazım gelir, Müslüman olması lazım gelir. Hâlbuki infak ve sadakada böyle bir şart yoktur, herkese sadaka verebilirsiniz. Şimdi bu infakın bir yanıdır, infak yalnızca sadakayla zekâttan ibaret değildir. Şimdi Yüce Kitabımız infakı, ihlaf ettiğim her şeyden yapacaksınız, dediğine göre; mesela: mutluluğundan infak etmek! Bir insan kendi ölçüsünde belli bir mutluluk yakalamış, çevresindeki insanların mutsuzlukları varsa onlarla dostluk yaparak onların hüzünlerini giderecek birtakım uygulamalar, dostluklar getirerek bir infak etmiş olabilir. Bir insan çok sağlıklı olduğu halde çevresindeki birtakım insanlar sağlıksızsa onları sağlığından bir şey katarak hatta ne bileyim genç bir insanın daha yaşlı bir insanın elinden herhangi bir şeyi alıp götürmesi dahi sağlığından yaptığı, gençliğinden yaptığı bir infaktır. Eğer etrafındaki insanlar cehaletten dolayı gaflette kalmışlarsa, Allah’ın ilim nimeti verdiği bir kimsenin de (ihlaf etmiştir çünkü o ilmi) o ilimden onlara infak etmesi lazım gelir. Şimdi bakınız bu tarz bir platformda infak, sadaka, zekât ve Allah’ın verdiği her türlü nimeti sunarak yaygınlaşmaktadır. Ama deminki söylediğimiz hadise doğrudan doğruya gönül kapılarına girmek zorunluluğu vardır. Tabii infakı yaparken de gönül kapısını okşayarak gitmek en mükemmelidir. Ama her zaman rastlamayabilir, bu gönül kapısını rast… Şey etmek. Nitekim özellikle Selçuklu devirlerinde yüce din adamlarımızın öğrettiği bir kaide vardı tabii… Asr-ı Saadetten beri gelen bir kaideyi çok iyi öğretmişlerdi: çünkü (niçin Selçuklular devrinde, diyorum?) Selçuklularda uzun yıllar Haçlı seferleri devam ettiği için evlerde erkeklerin bulunma olasılığı saat bakımından daha azdı, evlerde devamlı hanımlar olurdu. Ya harptedir evin beyi ya çarşıda… Onun için hanımlara çok iyi öğretmişlerdi: Evinize bir fakir geldiği zaman kapının önünden bir dilim ekmek atmayın… Oturtun, yemeğini yedirin ondan sonra da elini öpün, diye. Yani infak ederken dahi bununda yine gönül alarak yapılması mümkündür. Ama bu her zaman rast gelmeyebilir… Kısa vadeli, acele bir takım sadakaların, yardımların yapılması lazım gelebilir. Hatta çağımızda olduğu gibi bir müesseseye, bir kuruma yardım etmiş olabilirsiniz. Yani dolayısıyla bir gönül bağı kurmamış olabilirsiniz ama bu infak faslından size yine gönül kapınızın açılmasına yardımcı olacaktır.

Şimdi burada bir müesseseye yardım edeyim sanır… Bu önemli bir hadisedir. Zamanımızda bu konuda oldukça biraz tuhaflaşan düşünceler, yanlış uygulamalar oluyor. Bu müessesenin mutlaka aslında en azından bir numaralı müessese olarak insanları Allah inancına götürme, insanları ahlaksızlıklardan kurtarmak için çalışan müesseseler olması lazım. Mutlaka yardımlarınızı böyle müesseselere yapmanız lazım. Yoksa insanları bugün maalesef ki içkiye teşvik eden eğer birtakım şeyler varsa, müesseseler varsa güya batılılık, çağdaşlık falan filan… Böyle müesseselere yardım filan olmaz, bunu unutmayınız. Bu müessese seçmek değildir, insanlara ihanet etmemek olayıdır. Onun için bu yardımlarınızın da dediğim gibi gönülleri hedeflemeyebilir ama sizin yaptığınız o yardım içerisinde yetişmiş bir insanın size, gıyabınızda yaptığı bir dua sizin kalp gözünüzü açmış olur.

Şu halde gönlün (şeyi açısından), gönül gülünün açılması açısından varabileceğimiz çok kolay yolla tercih edilebilecek yollar vardır. Şimdi burada bir şey (misal olarak) söylemek istiyorum: Yüce Dinimizin yine yardımları şekillendirme bakımından kullandığı bir tanım vardır, Kuran’ın; “ita.” Şimdi infak dediğimiz hadise ittikanın içerisindedir. Cenab-ı Hakk’a sorumluluk duyan her Müslüman’ın infak etmesi, namaz kılması gerekmektedir. Ama bunların dışından bir de “ita” vardır. Çünkü birçok ayeti kerimelerde “ittika” ve “ita” yan yana geçiyor. Demek ki ita, yani normal infakınızı yapsanız dahi itanın ayrı bir önemi vardır. İta demek: büyük çapta bir yardım, demektir. Vermek, ita kelimesi kademe emri, vermek gibi bir şeydir. Mesela: diyelim ki bir su getirtiyorsunuz, bu bir itadır. Ve bizim bütün vakıflarımız bu ayeti kerimenin ita emrine isnaden kurulmuştur. Büyük yardımlar, büyük yatırımlarda gönül kapılarını açacak, gönül goncasının yapraklarını açacak niteliktedir. Bu şeyin, itanın pratik bir takım, daha kolay cinsleri vardır… Yani herkesin bir su getirtmesi, bir cami yaptırması ondan sonra efendim mümkün değildir ama daha küçük çapta italar yapılabilir. Bu itaları, mesela Müslüman bir talebeyi okutmak ondan sonra efendim bir kimsesiz kızı veyahut delikanlıyı evlendirmek gibi pratik çağımızın metotları vardır. Bir kimsenin gönül kapıları kapandığı zaman, gönül goncası bir türlü açmıyorsa… Ufak tefek italarına, sadakalarına rağmen bir türlü bu çıkmazdan kurtulamıyorsa başvuracağı önemli bir kapı da itadır. Bu itayı çağımızda seçerken (ben mümkün olduğu kadar dostlarıma anlatırken) birtakım pratik yollar buldum, bunları size arz etmek istiyorum. Mesela; yetim bir kızı evlendirmek… Yani, yetim bir kızı evlendirme itasını yapan bir insanın gönül goncasının açılacağına dair bir garanti senedi verebilirim size. Ama bunu biraz önce anlattığım güzellikler içerisinde, hoş bir seremoni içerisinde yapmak şartıyla bunun gönül goncası mutlaka açılır. Yine aynı şekilde bir hastaya çok müşfik yardımlarda bulunmak… Fevkalade gönül goncasını açar. Kaderdeki tıkanıklıkları bile açar. Yine özellikle kışın yakıt bulamamış kardeşlerimize hiç zahmet gelmeden, yüksünmeden yakıt temin etmek oda güzel bir, küçükte olsa itadır. Bunlar da gönül goncalarını açmaya vesile olacak ciddi hizmetlerdir. Daha (size) enteresan bir misal vereyim bu hassa bakma mevzuunda, mesela: bizim İslam ananelerinde biraz daha büyük aile yapıları vardı, biliyorsunuz… Anne, baba, çocuklar, gelinler veyahut kardeşler, gelinler ve torunlar gibi daha kalabalık aile yapısı vardı. Bugünkü dünya koşulları içerisinde bu aile yapısını manasız yere parçaladık, aslında böyle bir parçalanma gerekmiyordu. Şimdi sorsanız: çağ budur, mecburuz… Lüzumsuz bir israftan, lüzumsuz bir yanlışlıktan başka bir şey değildir. Böyle bir ev çatısının altında bulunmanın getireceği bereketler, böyle bir ev çatısının altında bulunmanın getireceği tutumluluk ve kardeşlik yapısı içerisinde meydana gelecek sevgi coşkusu maalesef kaybettiğimiz nimetlerden birisidir. Ama benim asıl amacım bu değil, bunları başka bir konuşmamda anlatacağım. Hasta ve bakıma muhtaç anne – babalar… Bugün toplumumuzda ne yazık ki Müslüman bir aile kalıbı içerisinde olmasına rağmen annesinin – babasının, kayınvalidesinin veya kayınpederinin hastalığına, düşkünlüğüne sırt çevirmiş, onları ya Darülaceze’ye atmış ya kendi kaderlerine terk etmiş pek çok aileler var. Biliyor musunuz, eğer bunlar o düşkün diye görüp, angarya diye telakki ettikleri, o kendi annelerine – babalarına adam gibi baksalar bütün müşkülleri hallolur. Hem ekonomik tıkanıklıkları geçer, hem lokmalarındaki bereketleri artar… Ama işte bu farkı inançla sezemedikleri için… Çünkü bu farkı inanç sezdirecek. Annesini – babasını kendi haline terk etmiş, annesinin – babasının hastalığına bakamamış bir kimse mi Cenab-ı Hakk’tan kendisine bereket ve merhamet beklemesi biraz zor olur. Bunu çok iyi düşünmek lazım… Onun için deminki söylediğim gönül gülünün açılması açısından birçok ailelerde ben müşahede ettim annesinin – babasının düşkün ve hasta haline of demeden bakabilen insanların, hiçbir özel ibadetleri olmadığı halde, hiçbir özel eğitimleri olmadığı halde bu hizmetlerinin karşılığında gönül goncalarının açıldığını müşahede ettim. Çok büyük bir noktadır, kaybetmemek lazım gelir. Çünkü nefislerin bizi merhamete sevk eden yanlarında çok büyük hileler vardır. Kendi annesinin – babasına karşı yapılması lazım gelen hizmeti terk ederek, güya yardım yapıyor diye alakasız birtakım hizmetleri yapmayı Allah hoş görmez. Onun için zaten biliyorsunuz Yüce Dinimiz zekât dâhil olmak üzere sadakaların tümünde, infakların tümünde evvela yakınlarını, diye emretmesinin sebebi: bir kere zaten dinimiz bir Müslüman’ın, bir Müslüman karı – kocanın anne – babalarını ihmal edeceklerini, terk edeceklerini, kendi kaderleriyle baş başa bırakacaklarını zaten kabul etmez. Onun için anne ve babanın “of” demeden hizmetinde bulunmak, gönül gülünün açılması için çok büyük bir sermayedir. Bunları külfet olarak değil de, nimet olarak görmek lazım. Ama bunu gören aileler var, bunun faydasını da gören aileler var. Benim pek çok tanıdığım aileler var; güya kendisinin iyi hareket ettiğini, işte edepli hareket ettiğini, çocuklarına iyi eğitim verdiklerini sanıyorlar… Ama günün birinde bakıyorlar ki çocukları kendisini saymıyor, kimisi küsmüş, kimisi gelinle kaynana kavga etmiş, kimisi damatla (bilmem) kayınpeder kavga etmiş ve bir dağınıklık olmuş önlerindeki nesillerde… Bir an için hatırlamaları lazım: kendi annelerine, babalarına yaptıkları sevimsiz hadiseler gelmiş başlarına. Aynı şeyin tersi de söz konusudur. İyi eğitim almamış gibi görünen, dini eğilimleri zayıf gibi görünen bir aile annesine – babasına ihlâs ile hizmet etmiş, onların bilhassa hastalıklarına hizmet etmişse bir de bakıyorsunuz ki; o emanetler yerine gittikten sonra (yani dünyasını değiştikten sonra)… O ailenin içerisindeki saadet, o ailenin yeni kuşakları, yavruları annesine –babasına (hiç eğitim almamış gibi görünen o yavrular annesine babasına karşı) daha sadık oluyor. Bu gönül penceresinin açılarak niyazlarının gitmesidir. Her aile evladının kendisine sadık olmasını ister. Niçin bazı ailelerin çocukları sadık değildir? Çünkü annelerin – babaların niyazı samimi değildir, niyazı içten değildir. Bir niyazın yerine oturması için evvela kendi yaptıklarını bir hatırlaması, onun eğer fırsatı geçmemişse düzeltilmesi… Fırsatı geçmişse tövbesinin yerine gelmesi lazım ki yaptığı dua yerini bulsun. Kendi annesine – babasına küs olmuş, çocuklarından alaka beslemek pek abes olur, abesle iştigal olur. Zaten bu günkü aile yapısındaki birtakım olumsuzlukların sebebi: elli yıl, yüz yıl evvelki aile yapısındaki rahatsızlıklara, yanlış bakışlara dayanmaktadır. İnşallah, yeni İslam cemaatleri aile yapısında daha sıcak bir yapıya döner. Zor gibi görünen, aslında nasıl uygulanır diye düşünülen şey aslında pratik olarak çok kolay uygulanır… Çok kolay uygulanır ama gönüller açık değilse hiçbir şey uygulanmaz. Eğer sevgiden mahrum bir insan topluluğu varsa, karı – koca olsun, anne – baba olsun… Bunların içerisinde zaten bu sevginin eksikliği dolayısıyla bütünleşme zordur. Kaldı ki; iki kardeşi bir araya getirip de büyük bir aile kurmaya kalksanız, büsbütün zordur.

Ama sevgi pencereleri açılırsa… Size üç haftadır anlatmaya çalıştığım gönül gülünün, gönül goncasının yaprakları açar da Buy-u Muhammedi’yi sunarsa, inanınız insanlar arasındaki kavgaların tümü kalkar. Hele yan yana iki ailenin, yan yana iki müminin bütün problemleri kalkar. Kavganın sebebi, eğer bir yerde kavga varsa biliniz ki gönül kapısı kapalıdır, gönül goncası açmamıştır. Motifleri ne olursa olsun, görünüşleri ne olursa olsun gönül kapılarını açmadan onlar gerçek barışa ulaşamazlar.

Toplumumuz içerisinde yavaş yavaş hakiki barış gizli bir şekilde gelişiyor. Bunu fark etmeyenler olsa da, ehli fark ediyor. İnşallah önümüzdeki kuşaklar birbirlerine daha sıcak bakacaklar. İnananlar birbirleriyle daha çok, kolay gönül cereyanı geçirecekler.

Şimdi gönül cereyanı geçirmek de bir tarifim daha var, onu söyleyeceğim: her bir gönlün diyelim ki cereyanı (hep bunları misal kullanıyoruz, ben böyle cereyan kelimeleri falan çok kullanıyorum diye bunu elektrik akımına benzetmeyiniz… En kolay benzediği için elektrik akımına benzetiyorum…) -diyelim ki- bir gönlün on gram cereyanı var, bir başka gönlün de on gram cereyanı var, on tane kişinin on gram cereyanı insanlar… Eğer bunlar birbirlerine sevgi duymuyorlar, ayrı ayrı dünyaların insanı olarak yaşıyorlarsa her birisi onar gramla ölene kadar idare eder. Ama bunlar birbirlerine sevgi duyarlarsa her birisi yüz gram cereyan kazanır, gönül cereyanı kazanır. Cemaatlerin önemi budur…