GÖNÜL 1


MÜMİNİN GÖNLÜNE SIĞARIM

Bir hadis-i kutsî’de Cenab-ı Hak buyuruyor ki;

Ben arza, semalara ve arşa sığmadım. Ancak tâki ve nâki bir müminin gönlüne sığarım.

Şimdi bu Yüce emir Cenab-ı Hakkın azameti çerçevesinde düşünülürse nasıl yorumlayabileceğiz? Allah’ın sonsuz (bize göre sonsuz) mesafelerdeki (semalara ki çünkü bu semalar deyince Cenab-ı Hak semaya demiyor, semalara diyor) semalara deyince sonsuz boyutlardaki sistemlere anlamı taşıyor. Bir de arş dediğimiz zaman “bu bildiğimiz mekânların kat kat birbirinden farklı manyetik sistemlerin oluşturduğu çok ayrı ayrı evrenlerin hiç birine sığmadım,” diyor, semalara sığmadım derken; sonra da arşa sığmadım buyuruyor.

Şimdi arşa sığmadım deyince biraz daha değişik bir mânâ daha var. Çünkü arş, bizim tanıdığımız evrenlerin dışındaki başka farklı boyutların da içine aldığı bir manevi eksen. Böyle bir çubuk gibi eksen değil de bütün evrenleri iç yüzeylerinden ahenkle kavrayıp, onu kudretle elinde tutan bir sistem arş. “Oraya da sığmadım” diyor, Cenab-ı Hak. “Yani melekler âleminin cenneti, latif âlemin ondan sonra… Ledün âleminin sonsuz, sınırsız sırrına da sığmadım ancak nâki ve tâki bir müminin gönlüne sığdım” buyuruyor, Cenab-ı Hak. O halde bir gönül bütün mekânların ötesinde, bütün büyüklüklerin ötesinde bir anlamda… Bir anlamda da bütün boyutların ötesinde bir esrar taşıyor. İşte şimdi gönle ait hikmetleri daha yeni yeni anlayabileceğiz demektir.

Nedir Bu Gönül Hikmeti?

Nedir bu bütün boyutların ötesindeki, boyutlardan ötesindeki gönül hikmeti? Gönülle ilgili konuşmalarımızın başında size demiştim ki:

Gönül, ruhun insan bedeninde, insan varlığında açıldığı noktadır.

Onu da bir pencere gibi benzetmiştik. Sonra onun bir gül gibi kat kat açılan bir sırrı temsil ettiğini anlatmıştım ve bunun esrarının da ilahi zâtiyetin sırrı ile mücehhez sevgi kaynaklı bir cazibeyle temsil edildiğini anlatmıştım size.

AŞK DEDİĞİMİZ GÜCÜN VARLIĞI

Şimdi, Allah yine bir hadis-i kudsî’de: “Küntü kenzen mahfiyyen Fe ahbebtü en u’refa fe halaktü’l-halka” buyuruyor. Yani: “Ben gizli bir hazineydim; bilinmek istedim ve varlıkları yarattım” buyuruyor. Demek ki; Cenab-ı Hakk’ın kendi özündeki sırra karşı aşkı var. Aşk dediğimiz hadise bizzat Allah’ın kendi yapısındaki akıl almaz bir cereyan ve Allah bu sevdasını kendi güzelliğine ve kendi ilmine ait olan bu sevdayı bir anlamda kavranır, yaşanır ve seyredilir hale getirmek için âlemleri yarattı.

O halde bu yaratılışın mimarisinde, çatı katında ne vardır? Aşk vardır. O halde biz mekânları ve zamanları sonsuz süratle geçen bir acayip gücün varlığını evvela bilmemiz lazım gelir. Aşk dediğimiz bu gücün varlığını evvela bilmemiz lazım gelir.

Aşkın Varlığını Tanıtabilmek: Aşk-ı Mecazi

Cenab-ı Hak bize bu aşkın varlığını tanıtabilmek için aşk-ı mecazi dediğimiz, insanlar arasında da gelişebilen çok basit örnekler vermiş. Ki, bu örnekler bize aşkı tanıtmakta fevkalade önemli ipuçları verir.

Aşk, Akıl Almaz Bir Gücü Temsil Eder

Âşık olan bir kimsenin, gerçek aşka düşmüş bir kimsenin sevgilisi uğrunda yapamayacağı şey yoktur; ne gücüyle mütenasiptir, ne aklıyla mütenasiptir, ne servetiyle… Hiç cirmini düşünmez, varlığını düşünmez, aklını, mantığını, ilmini ortaya koyamaz.

Aşk çünkü öyle bir kudretli cereyandır ki; kendi dışındaki bütün kavramları yok eder. Onun için aşk cereyanı gerek evrenin bünyesinde olsun, gerek gönülde olsun kendinin dışındaki yabancıyı yok eden akıl almaz bir gücü temsil eder.

Binlerce enerji türü olsa ve bu enerji türleri bir odada yansımış olsa, birbirlerini etkileyen veya birbirinin etkisini kaybeden… Bu odaya aşkı sunduğunuz zaman bütün hepsi yok olur. O kadar şiddetli bir güçtür ki aşk, hepsini yok eder!

O halde, aşk bir anlamda Cenab-ı Hakk’ın kendi özündeki akıl almaz esrara ve bilinmezliğe karşı duyduğu bir hasrettir ki; bu hasretin coşkusuyla bütün evrenleri yaratmıştır. Bunu evvela böyle bir aşkı tanımlayarak koyuyoruz… Peki, bu aşkın maverasında ne vardır?

Aşkın Maverası: Rabbınız Değil Miyim?

Cenab-ı Hak kendi özündeki sonsuz bilinmezliğin, sonsuz ilmin, sonsuz güzelliğinin raksını nasıl yakalayacaktır?

Bu raksı yakalayabilmek için Cenab-ı Hak müteaddit defalar size bahsettiğimiz ezeli evvela halk etmiştir. Ezel… Zamanın başlamadığı devri halk etmiş. Sonsuz güzelliklerini intişa ettirmiştir. Mevsim mevsim, iklim iklim… Kimi melek görünümünde, kimi ruh görünümünde; kimisi ışık, kimisi nur görünümünde sonsuz güzellikleri halk ettiği ezelde… Ama asıl kendi güzelliğini, kendi özündeki bitmeyen sonsuzluğu bulmak için de bir davet yapmıştır.

Ben sizin Rabbınız değil miyim?

Bu davetten asıl muradı. Allah “kendi Rablığını” yarattığı bir varlığın hissedip hissetmeyeceğini, bu cazibeyi kendine nakledip nakledemeyeceğini tespit etmek ve bu sırrı yaşamak için “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” demiş. Daha evvel de arzettiğim gibi kimse bu sorunun cevabını verememiş. Her varlık gittikçe solmuş yok olmak üzereyken bir noktadan bir ışık bir tepki gibi düşünün.

“Evet! Sen bizim Rabbımızsın. Hamd yalnız sana mahsustur” buyurmuş, Fahr-i Kâinat Efendimiz.

Ve böylece, Efendimiz’in Ruh-u Muhammedi’si kendiliğinden yaratılmış olmuş. Nasıl yaratılmış olmuş? Allah, bu sonsuz kudretinin sonsuz yansımalarının içerisine bir noktada bizzat kendi sırrının, kendi güzelliğinin seyredildiğini seyretmiş. Ki, bu işte Fahr-i Kâinat Efendimiz’in akıl almaz mucizevî dirayeti, mucizevî hikmeti ki; bunu tasavvuf âlemi ne çeşitli, “nasıl olmuş da o bilmişi” inşallah gönül sohbetleri bittikten sonra Efendimiz’in Ahlâk-ı Muhammedi’ye ait ana çizgileri anlatmaya çalışacağım… Orada size bunu nakledeceğim. Ancak şimdi bileceğimiz şey bu…

Aşkın Boyutu Yoktur

Şimdi Allah, kendi aşkının hasretini Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Allah’ı tanımak sezmek ve hamd etmek sırrı içerisinde bir tarz müşahede edince, aşkını Fahr-i Kâinat Efendimiz’le birlikte birleştirmiş; onun için de Efendimiz’e hitab ederken sevgilim demiş.

Mutlak aşk, Allah’la Resulallah arasındadır; bu cereyan akımı Allah’la Resulallah arasındadır. Resulallah Efendimiz’in bu aşkın muhatabı olan Gönlü Muhammedi’si, O’nu taklit etmek isteyen, O’nun yoluna kendisini sermek isteyen, O’nun yoluna kendisini atmak isteyen gönüllere de bir nebze sıçrar. İşte bundan dolayıdır ki bir gönül o gonca şeklinden çıkıp da Buy-u Muhammedi’yi salmaya başladığı zaman otomatikman ilahi aşkı cezbeder. Yani ilahi aşk boyutsuzdur, hiçbir yere sığmaz; çünkü aşkın oturacağı bir mekân bir boyut yoktur. Allah sonsuz boyut yaratmış, aşk hariç! Aşkın boyutu yoktur; aşkın bir tek boyutu vardır: gönül…

İşte! O boyut, o mekân: gönül dediğimiz o hadisede ancak Sırrı Muhammedi’ye karşı gönül goncasını açtırıp o sevdaya düşmek demektir…

Demek ki; bir gönülde Buy-u Muhammedi doğduğu zaman otomatikman ilahi aşkı cezbeder. Çünkü: ilahi aşk sanki evrenlerin sonsuzluğunda büyük bir şiddetle, büyük bir güçle Buy-u Muhammedi’yi yeni bir gönülde aramak, orada sezmek zevkindedir. Bunu sezdiği anda Cenab-ı Hakk oraya tecelli eder. İşte, Cenab-ı Hakk’ın “ben hiçbir yere sığmam; ne arşa, ne arza, ne semâlara… Ancak tâki ve nâki müminin gönlüne…” sığarımdan, kendinden muradı da budur.

Nâki Olabilmek İçin “Mustafa Sırrıyla” Yıkanmak

Şu halde, bir gönül her türlü pislikten arı çünkü nâki demek: her türlü aklınıza gelen vesveseden pislikten arınmış demektir, tertemiz olmuş. Yalnız Allah sevdasına gönlünü hazırlıyor. Böyle bir!.. Arınmanın bir tek yolu vardır, bu tarz arınmanın bir tek yolu vardır. Arınmanın ıstıfa dediğimiz (Arapça kelimesi içerisinde Mustafa sırrı) arınmış ve arıtılmış ikisi bir arada “Mustafa Sırrının” teşekkül etmesi lazımdır. Demek ki: bir gönül nâki olabilmek için, hadis-i şerife muhatap olabilmek için arınmış, tertemiz olmuş olabilmek için Mustafa Sırrıyla, yani Efendimiz’in sırrıyla yıkanmış olması lazım.

Bu sırrı insan kendisi icad edemeyeceğine göre nereden bulacak? Sevdayı Muhammedi’ye düşecek! O’nun yaptıklarını taklid etmeye, onun her hadisede nasıl davrandığını izlemeye, bulmaya, yaşamaya çalışacak. Efendimiz gibi bütün ihtiraslardan kurtulmaya, bütün yanlışlardan kurtulmaya çalışacak ve nâki sırrına erecek.

Tâki: Hamd Edecek…

Nâki sırrı, bu kadar arınmışlık sırrı içinde Cenab-ı Hak bir kelime daha: “tâki” diyor. Yani takvayı kazanacak, hamd edecek ve hamdı başkalarına verecek ve sevecek.

Bu sırları kazanmış olan bir gönle Allah tecelli eder.

“ALLAH TECELLİ EDER” DEYİNCE…

Allah tecelli eder deyince hep gerek tasavvuf âleminde, gerek mânâ âleminde, gerekse din ilimleri açısından bir lüzumsuz tartışma mevzuu açılmıştır. Yani, Allah oraya geldi de başka yerde yok mu gibi?

Hâşâ! Veyahut “Cenab-ı Hakkın gelen…” nesidir? Fotoğrafı mıdır, bir şekil midir? Hayır, hiç birisi değildir. Şiddetli bir aşktır! Çünkü Allah’ın özündeki sır dayanılmaz bir aşkın sırrıdır. Bu dayanılmaz aşk aynı zamanda güzelliğin ta kendisidir. Yani, biz “bir güzellik” var; bir de “ona giden aşk cazibesi” var, diyebiliriz dünya mekânında, dünya ilimleri içerisinde…

Hâlbuki “gerçek aşkın içerisindedir güzellik” yani, o hasretin her noktası birbirinden güzeldir.

İŞTE! AŞK ASLINDA BUDUR

Aşk cereyanının geçtiği her yerde sanki… Eğer (misal vererek söylüyorum) bir yerden bir yere aşk cereyanı akıyorsa, her milimetresini ayrı bir güzellik döşeyerek geçer. Bir akım düşünün bir yerden bir yere giden şiddetli bir (tasavvur edin) akım; her geçtiği her değdiği yerde birer milimetre aralıklarla bin bir güzellik taşır. İşte! aşk aslında budur. Güzelliğiyle şiddetli arzu, tutku ve cazibenin birlikte olan şeklidir: aşk.

İşte, bu gönüllerde yaşayabilmesi için bunun gönüllere yansıyıp ilahi cazibenin, ilahi hissedişin, ilahi yaşayışın var olabilmesi için:

  1. Gönlün arınmışlığının “Mustafa Sırrı” içerisinde olması lazımdır, bir.
  2. İkincisi de tâki sırrı içerisinde, Muhammed Sırrı içerisinde devamlı Allah’a hamd halinde kalmış olması lazımdır, iki.

Demek ki; Cenab-ı Hakk’ın gönle yansıması öyle sanıldığı gibi: “benim gönlüm temiz, ben işte öyle Allah’tan başkasını düşünmüyorum” falan filan… Olacak işler değil. Efendimiz’in iki ismi ile sırlaşan, iki ismi ile yoğunlaşan arınmışlık ve hamd edişlik sırlarını bir nebze de olsa taşıyabilmektir.

Bu noktada bir şey daha söylemek istiyorum çünkü Mustafa Sırrı (sav) ve Muhammed Sırrı (sav) ne kadar yaklaşılırsa yaklaşılsın mutlağını, onun gerçeğini bir tek kişiye vermiştir Allah: Efendimiz’dir.

Hiç kimse arınmışlıkta olsun hamda olsun Efendimiz’e erişmesi mümkün değildir. Ancak O’nun kopyasının da kopyası bir noktaya gelebilir… Kopyasının da kopyası bir noktaya dahi gelse o gönle ilahi aşk akar. Ve dolayısıyla ilahi yansıma Allah’ın ben hiçbir yere sığmam, “gönle sığarım sırrı” tecelli etmiş olur.

İLAHİ AŞK KIYASLANAMAYAN BİR HADİSEDİR

Burada çok önemli bir hikmet: Cenab-ı Hakkın zatiyetindeki akıl almaz sonsuzluğu, akıl almaz gücü ve akıl almaz güzelliği… Ve akıl almaz ilmi bir arada kavrayabilmek ve bunu “bir aşk cereyanı halinde” düşünebilmektir. Bu çok zor bir şeydir.

Çünkü biz biraz önce de konuştum, aşk cereyanının çok zayıf bir ünitesi dahi gelse ne aklınız kalıyor, ne şuurunuz kalıyor, ne bilginiz kalıyor. Ama işte, ilahi aşk öyle bir kıyaslanamayan hadisedir ki hem şiddetli cazibe, hem özlem, hem hasret, hem coşku ve bunların yanında da akıl almaz bir ilimle güzellik iç içe yuvarlanır.

Evrenin En Büyük Sanatı: Allah’ı Sevmek

Bundan dolayıdır ki Allah’ı sevmek, Allah’a yaklaşmak özellikle Fahri Kâinat Efendimiz’in yoluna adım atmaya kalkmak evrenin en büyük sanatıdır. Aslında bu sanatın hikmetini takip etmek lazım gelir. Evrende yaptığımız, yapacağımız bütün çalışmalar, bütün hadisat netice itibari ile şu dünya dediğimiz gezegenin zor şartlarından kurtulup cennet dediğimiz (aslında ilahi sıfatların direkt yansıdığı) güzellikler âlemine geçmektir ama işte buraya geçişin sırrında “ilahi aşk” baş faktördür. Bu baş faktör de ancak gönülden intişar eder.

KURAN İNSANLARI ÜÇE AYIRIYOR!

Cennetin gönle yansıyan sırrıyla, gönülden intişar eden sırrıyla karşılıklı olarak varlığını, güzelliğini sonsuzlaştıran yine Sûre-i Vakıa’da Cenab-ı Hakk’ın buyurduğu bir tanım vardır: “sabikûn ve mukarrebûn.” Yarışanlar ve yaklaşanlar; bunun ikisi de aynı gruba… Üstün iyilere verilmiş bir tanımdır.

İyiler, Kötüler Ve Çok İyiler

Bütün dinler, düşünürler insanları “iyi ve kötü” diye ayırırken; Kuran üçe ayırıyor: iyiler, kötüler ve çok iyiler. İşte bu çok iyileri Cenab-ı Hak tanımlarken “Sabikûn” ve “mukarrebûn,” diyor. Yarışçılar ve (yakinlikler) yaklaşanlar. Nedir bu?

İşte gönül ekranından gönüldeki aşk cereyanı ile Cenab-ı Hakka koşma yarışına girenler ve bu yarışı her an biraz daha ileri götürerek Allah’a yaklaşanlar. Demek ki gönüllerdeki ilahi sevda kulluk sırrı başlangıçta Efendimiz’e yakın olabilme merhalesine mümkün olduğu kadar yaklaşır. “Mukerrabun” olur fakat hiçbir zaman çakışamaz, Efendimiz’le aynı noktaya gelemez. Ancak “mukarrebun” olur! Yakinlik olur… Bu bakımdan gönüllere Cenab-ı Hakkın sırrının tecelli etmesi için gönüldeki arıtmalar, tasfiyeler, aşk, sevda ve Efendimiz’e yönelik tüm davranışlar […] mümine yaklaşan tüm hadiselerin sırrı yeryüzünde gönlün (esrarengiz) sonsuz becerilerine takılmış olur.

Allah’ın Mutlak Muradına Hizmetkâr Olmak

Şimdi bunları söylediğiniz zaman dikkat ederseniz gönle ait gerek aşk acısını, gerekse Efendimiz’e yaklaşım bakımından, açısından söylediğimiz şeyler bugünün insanında, bugünün mümininde (bizim ulaşamayacağımız noktalar olarak tasavvur edilen bu işin) “ne diye teşebbüs edeyim, bu benim yapacağım iş değil” gibi düşünülür.

İşte burada çok önemli bir hikmet vardır. Bu hikmet Efendimiz’in müteaddit hadislerinde bize kolaylığı göstermek için verilmiştir, o da şudur:

Cenab-ı Hakk’a yakîn olmak, Cenab-ı Hakk’ı gönlünde yaşamak bir idealdir! Yani, bu varılması lazım gelen noktanın simgesidir… İnsanoğlu “bu simgeye ben gidemem” gibi bir yerinde duramaz; hiç değilse bir adım yaklaşayım diye adım atmak zorundadır. Adım adım (adım adım adım adım adım adım) gönlün güzelliklerine; adım adım ilahi güzelliklere dolayısıyla Ahlak-ı Muhammedi’ye yaklaşma çabası içerisinde olması lazım gelir.

Bir insan seksen yıl yaşasa ve bu seksen yılın her an Efendimiz’in ahlakını taklit etmekle, çabayla sarf etse belki Cenab-ı Hakk’a istediği kadar yaklaşamaz, belki gönle Cenab-ı Hakk’ın tecellisi olmayabilir, doğmayabilir ama maun olan hadise: evrenin yaratılış amacına, Allah’ın mutlak iradesine ve mutlak muradına hizmetkâr olmaktır.

KULLUK NE DEMEKTİR?

O’nun arzularına uymak demektir… Binaenaleyh, kulun kendi arzuları, kendi mutluluğu, kendisinin bulacağı nimetler veyahut kendisine verilecek büyük fecirler, büyük mükâfatlar önemli değildir. Mühim olan Cenab-ı Hakk’ın muradının, amacının bir tarzda zevkine, çizgisine yakîn olabilmektir.

Onun için bir kul eğer “ben kulum” diyorsa bir numaralı vazifesi: Allah’ı memnun etmektir.

Cenab-ı Hak Mutlu Olur Mu?

Allah’ın bu memnuniyetinin içerisinde mutluluk da vardır. Yanlış anlamamak lazım; böyle, Allah’ı çok uzaklarda farz ederek bir takım kavramları uzaklaştırmamak lazım kendimizden. Cenab-ı Hak mutlu olur mu, onun bir şeye ihtiyacı… Hayır! Hiçbir şeye ihtiyacı yok ama Allah bir kulunun kendisine mutlak kulluğu seçmesinden mutlu olur.

İşte! Bu mutlak kulluğu seçebilmek de Fahr-i Kâinat Efendimiz’i taklit etmek, O’nun sevdasına düşmekle mümkündür. Onun için hesabı kitabı yoktur; “ben buna ulaşır mıyım, ulaşamaz mıyım? Ben bunu yapar mıyım, yapamaz mıyım? Gönül kanalından geçen bu cereyan bende sevgi yaratacak mı? Ben Fahr-i Kâinat’a ulaşacak mıyım?” diye düşünme hakkınız yoktur! Allah’a kulluk yapmak demek: onu mutlu etmekle görevlenmek, demektir.

Allah’a Kul Olmuşsak

“Kul, köle oldum” diye zaman zaman dilimizin bir pelesengi vardır, bir alışkanlığı vardır. Kul – köle olmak bir başkasını memnun etmek için tanımlanan bir sözcüktür. Asıl kulluk Allah’a kulluktur ve bütün vazifemiz Allah’ı mutlu etmektir. Onun için Allah’a kul olmuşsak, Allah’ın seçtiği yolda Allah’ı mutlu edecek, Allah’ı memnun edecek ki bunları “razı” kelimesiyle kullanıyoruz biliyorsunuz (Allah rızasını kazanmak kelimesiyle kullanıyoruz)… Allah rızasını kazanmak için de mutlaka ve mutlaka gönül goncasının açılması için azami gayret göstereceğiz.

Bu gonca açılır, Buy-u Muhammedi’yi neşreder, Ahlak-ı Muhammedi’yi temsil eder, Cenab-ı Hak bu gönle tecelli eder mi onu bilemeyiz çünkü o bizim arzumuz olur. Hâlbuki evrende Allah’tan başka kimsenin arzusu olmaz; yalnız Allah’ın arzusu ve muradı söz konusudur. Onun için ne yaptığınız ibadetlerde ne kazandığınız başarılarda kendinize ait çıkacak bir şey yok; ben kulluk yapıyorum.


Binaenaleyh, nasıl ki bir kul hâşâ dünyadaki bir şeyde efendisinin bir takım hizmetlerini yaptığı zaman efendisinin bir tarz…

Bu yazı, sevgili Hocamız Haluk Nurbaki’nin yapmış olduğu radyo programından kaleme alınarak hazırlanmıştır.

GÖNÜL 1” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir