CENNET & CEHENNEM

Bismillahirrahmanirrahim

Bugünkü sohbet konumuz cennet ve cehennem. Ahiretin en önemli unsuru şüphesiz ki cennettir. Cennetin varlığını gerek Yüce Kitabımızda gerekse Efendimizin hadislerinde anlamaya çalıştığımız zaman genelde büyük bir müşkülle karşılaşırız. Bunun sebebi de bizim, bu dünyadaki görüntülere göre bilgimizin ve anlayışımızın daralmış olmasıdır. Cennet ayrı bir boyut sistemi içerisinde yaratılmış âlemlerin bir parçasıdır. Yani cennet âleminde bildiğimiz bu boyutlar söz konusu değildir.

Biz; bütün hayatımız, görgümüz, bilgimiz ve kavramlarımız; bu mesafe, zaman ve cazibe üzerine kurulduğu için cennetteki güzellikleri, cennetteki mutlulukları ancak kıyaslayarak, benzeterek anlamaya çalışırız. Nitekim Efendimiz cennete ait ayetlerin ve kendi emirlerinin ancak bir benzetme olduğunu; hiçbir zaman tam olarak temsil etmesinin mümkün olmadığını bildirmiştir.


Konu Başlıkları


Şimdi bu kavramlar içerisinde; evvela, acaba cennetin özelliklerinin temelinde neler yatar, buna bir göz atalım…

MADDE BOYUTLARININ DIŞINDAKİ SİSTEM: CENNET

Biliyorsunuz Yüce Kitabımızda geçen bir tanım vardır: “altından ırmaklar akan cennet.” Normal olarak düşünürsek, herhangi bir yerden bahsederken, eğer ondaki ırmaklar anlatılmaya çalışıyorsa (bir kente gittiğinizi düşünün yahut bir ülkeye gittiğinizi düşünün), içerisinde bol bol nehirler olsa; siz burayı döndüğünüz zaman nasıl anlatırsınız? Dersiniz ki: içinden birçok nehirler geçiyor o ülkenin, dersiniz.

“Altından Irmaklar Akan…” Kavramı İçerisinde

Hâlbuki Yüce Kitabımız, cennetteki ırmakları tanımlarken “üstüne basa basa” defalarca “altından ırmaklar akan cennet” diyor.

Bu tanımı bu kadar sık kullanması, Yüce Kitabımızın; dolayısıyla Allah’ın; bize çok önemli bir kavramı anlatmak içindir. O da demek ki, biz, bir bakıma cennetin sanki uzayındayız. Yani, biz bir mekândayız, onun altında ırmaklar görüyoruz… Bu neyi ifade eder, diye düşündüğünüz zaman ilk aklınıza gelen şey “cazibe” olayıdır. Biz dünyada hep yerde olmaya alıştığımız için ve hatta dünyanın bir ismi de yani, (alçaklıktan gelen) yer anlamına geldiği için; arzın da ismi bir nevi yer anlamına geldiği için: biz hep, varlığımızı, mekânımızı yere basarak duyabiliriz, işitebiliriz, anlayabiliriz.

Hâlbuki cennette, bu dünya madde boyutlarının dışında bir boyut sistemi yürüdüğü için cennetteki varlığımız ve mekân buradaki bildiğimiz gibi değildir.

Onun için Cenab-ı Hakk’ın “altından ırmaklar akan” kavramı içerisinde; bize, bir tarz uzaydan bakar gibi cennet güzelliklerine tanım getirmiştir. Ki, bu tanım bilahare birçok ayetlerde; mesela anlaşılması güç ayetlerde “yastıklar” vardır… Bu yastıklarla oturduğumuz cennetteki mahallin takviyesi söz konusu olabilir. Biz, bunu tabi dış anlamı ile bildiğimiz, rahat ettirici yastıklar olarak görürüz. Hâlbuki Cenab-ı Hakk, cennetteki uzayın, cennetteki mekânların bu dünya tarzında bir dayanağı olmadığı için huzurlu mutluluğun, bir takım manyetik yastıklar, bir nevi boşlukta duruşumuza alışana kadar… Bir nevi manyetik destekleri dile getirmektedir.

Cenneti Boyutları Açısından Öğrenmeye Çalışırsak

Şu halde, cenneti bir defa boyutları açısından öğrenmeye çalışırsak; kesinlikle bildiğimiz koşullardan farklı, ayrı boyutların sistemidir. Bu ayrı boyutların sistemi olması, biz insanların cennette varlığımızı sürdürürken (şu anda anlayamasak bile) mutluluğumuzun en büyük parçalarından birini teşkil eder.

Bu dünyadaki sıkıntılarımız, bu dünyadaki bedensel bir takım şikâyetlerimizin temeli arzın cazibesinden gelir. Çok basit olarak belimizin ağrısından, yorgunluğa kadar “her şey arz cazibesinin” eseridir… Bunu yenmeye çalıştığımız için kaslarımızın yorulmasından doğar. Hatta yaşlılık, bir yerde bu cazibenin etkisiyle kasların gerginliğinden doğar. Cennetin genel yapısı içerisinde, cazibenin bu tarz olmaması çok önemli bir mutluluk unsurudur. Buna rağmen, bu bedensel varlığımızın cennette yürümesi de ayrı bir mucize-i ilâhidir.

Bedensel Varlığımızın Ebedileşmesi

Burada hemen üzerine basarak söyleyeyim ki; ahiret kavramı üzerinde, İslam dininin çok ciddi olarak bir takım temel tanımları ve inanmak zorunda olduğumuz ilkeleri vardır. Mesela: ahiret tanımı hemen hemen herkesin kafasında vardır. Ölüp giderek… “Bu bedene aittir ölüp gitmek; benim ruhum vardır, o yaşar, durur, ebedidir” kavramı. Ama İslam inancının çok önemli bir maddesi, özellikle de Âmentü de “Vel bâ`sübâ`del mevt hakkûn” denmesinin sebebi; “öldükten sonra dirilme haktır” denmesinin sebebi bedensel varlığımızın ebedileşmesi olayıdır, ölümsüzleşmesi olayıdır.

Çok ince bir fark gibi görünür ama çok önemlidir… Çünkü Cenab-ı Hak, Adem’i biliyorsunuz topraktan yarattı; ama cennette yarattı. Bu topraktan yaratılmanın benzeri, bedensel varlığımız cennette yaşayabilecek şekilde kompüterize edildi… Cennab-ı Hak takdirinde insan bedenini yarattı. Bu yarattığı bedenin cennette yani, oradaki boyutlarda hayatını devam ettirebilecek şekilde tanzim etti, sırrını.

CENNETTEKİ ZAMAN KAVRAMI

Adem’in bu cennetteki hayatının ne kadar sürdüğünü; yani cennetten “arza inin emri çıkana kadar,” ne kadar sürdüğünü bilmiyoruz. Çünkü cennetteki cazibe olmadığı gibi; cennette çok önemli bir unsur da zamandır.

Zaman, biliyorsunuz arzda çok önemli bir faktördür. Bizi yaşlandıran, yoran, ihtiyarlatan; ondan sonra efendim, işlerimizi tanzim ederken bize zaman zaman icabında müşküller gösteren ve bir yerde de sonlu yapan şey zamandır. Ve zamanın nihayet kovalaya kovalaya yetişemeyiz arkasından… O kadar hızlı bizi tahrip eder, o kadar hızlı yıpratır ki zaman; aşağı yukarı arzda karşımıza çıkan en büyük zorluklardan bir tanesidir.

Cennetteki Zaman Bir Tül Gibidir

Cennetteki zaman kavramı, arz boyutlarındaki zaman kavramından çok farklıdır. Cennette bildiğimiz tarzda bir zaman kavramı yoktur. Ama zaman tamamen silkelenip, atılmış değildir cennet boyutlarından. Zaten, Cenab-ı Hakk’ın yarattığı boyutlar sistemindeki en büyük inceliklerden bir tanesi: bu, bizim dünyada (maddesel dünyada), özellikle arzda fark ettiğimiz… Mesela; manyetik etkiler, cazibe dâhil olmak üzere; mekân değiştirmekteki zorluklar, ondan sonra zamanın hızla geçip bizi mütemadiyen yıpratması, eskitmesi gibi olaylara karşılık; diğer mekânlarda zaman ve mekân kısmen vardır fakat çok silik bir şekilde cereyan etmektedir.

Yani, cennetteki zaman bir tül gibidir. Mesela herhangi bir cennetteki, Cenab-ı Hakk’ın vereceği bir manevi ziyafetin adeta habercisi gibi az etkili bir olaydır… Cazibe de aynen öyledir.

Zaman Da Cazibe Gibi Siliktir

Cennette cazibenin olmayışı da bizim oradaki mutluluğumuzun unsuru olduğu gibi, o cazibenin bize hoş görülen tarafları vardır. Mesela o cazibe sayesinde cennetteki meyvaların, cennetteki nimetlerin seyredilirken belli bir maddesel yanı vardır… Mesela: bir üzüm tanesini cazibe, çok silik olarak onu elimize alıp, tutup, okşamamızı; ondan zevk almamızı sağlayan bir unsur olmuştur. Ama o üzüm tanesini yere düşüremezsiniz. Cazibe hâkim değildir… Yahut siz yere düşemezsiniz; cazibe hâkim değildir. Bunun gibi cennette de zaman ilginç bir şekilde gayet silik; olayları etkisine almayan, adeta bizim mutluluğumuzu tamamlayan bir görevle görevlendirilmiştir

Zaman, cennetteki yeni bir güzelliği görmemiz için bir takdim, tehir (yani öne alma, sona alma) fonksiyonu görmektedir. Demek ki, cennetin ikinci önemli vasıflarından bir tanesi: zamanın da tıpkı cazibe gibi “çok silik” seyretmesidir.

CENNETTEKİ NİMETLER

Cennetteki bu iki ana unsurun bir teyidi de: cennette bize verilen nimetlerdir. Biliyorsunuz, cennette bize verilen nimetlerden genelde bahsedilirken, meyvalardan bahsedilir. Hâlbuki insanlar, bu dünya nimetleri içerisinde çeşitli yemeklerin, çeşitli lezzetlerin zebunu olmuş, alışkanlığına uğramışlardır.

Duygusal Sistemimiz Damak Zevkine Yöneliktir

Peki, cennette niçin yalnız meyvadan bahsedilir? Biliyorsunuz, bu dünyada aldığımız besinlerin, kısmen damak zevkinin içine kattığımız beslenmenin amacı “arzın cazibesini” yenmektir. Biz, arz üzerinde yaşarken bir yerden bir yere gidebilmek için arzın cazibesini belli bir zaman süreci içerisinde yenmek zorundayız. Bir mesafeden bir mesafeye… Arzın cazibesi ki; o bizim kilomuza tabii bir kuvvettir; onu, oraya ulaştırmak için bir enerjiye ihtiyacımız vardır. İşte beslenme dediğimiz olay, bu cazibeyi yenmek içindir.

Cennette beslenmenin tarif edilmemesi, aslında “her türlü nimet var” denmesine rağmen Kuran’da özellikle, basa basa hep “meyva nimetinden bahsedilmesinin” sebebi: cennette bildiğimiz tarzda bir beslenmeye ihtiyaç yoktur; çünkü cazibe yoktur… Cazibeyi yenmek için bir enerjiye ihtiyacımız yoktur. Peki, neye ihtiyacımız vardır? İlahi nimetlerin zevkine ihtiyacımız vardır. İşte bu ilâhi nimetlerin zevkine olan ihtiyacımız da sırf zevk açısından; Allah’ın yarattığı bu güzellikleri seyir açısından “meyva şeklinde temsil” edilmişlerdir. Bu temsil edilişte cennetin, bir başka özelliği de bütün duygusal sistemimize hitap etmesidir. Yani bizim duygusal sistemimiz, yeryüzündeki nimetler içerisinde biliyorsunuz daha çok damak zevkine yöneliktir. Yani, mesela üzümün biz, tadı ile daha çok uğraşırız. Onun tadı güzel olmuşsa bize güzel gibi geliyor… Tadı güzel olmamışsa güzel değil, gibi geliyor.

Hâlbuki cennetteki meyvalar, cennetteki nimetler bizim duygusal sistemlerimizin tümüne hitap eder.

Cennetteki Nimetler iltifat-ı ilâhidir

Nedir bu duygusal sistemlerimiz? Mesela kulak, mesela göz, mesela elin duygusu; damağın duygusu… Bu duygusal sistemler içerisinde bize hitap ettiği için; mesela cennetteki bir üzüm devamlı surette hangi renk ise, o rengin bütün tonlarını binlerce katta değiştirerek… Hem şeffaflaşan, hem matlaşan; hem şeffaf yeşili temsil eden, yeşilin bütün katlarını temsil eden ama biz onu elimize aldığımız zaman, bütün bunları canlı olarak icra eden bir hassaya sahiptir. Aynı zamanda da lezzetlerin bir parçası olan; kısmen arza da yansımış olan koku hassasına da haizdir.

O aklınızdaki, tasavvurumuzdaki bütün kokuların cinslerini veren ayrı ayrı üzüm sınıfı vardır. Yani, diyelim ki arzda elli çeşit üzüm varsa, cennette yüz milyon çeşit üzüm vardır… Her birisinin ayrı bir renk cümbüşü; her birisinin ayrı bir koku inisiyatifi vardır. Daha önemlisi cennetteki bize takdim olunan meyvaların bir müzikal yanı vardır. Yani bir sedaları vardır; bir zikirleri vardır. Bu zikirler, hem insan-ı kâmile karşı bir iltifat-ı ilâhidir, Cenab-ı Hakk’ın; hem de Allah’ı devamlı zikrederek, o zikirlerini bizim bedenimize bir daha yoğunlaştırmak isterler.

Demek ki, cennetteki nimetler, bu dünyanın tanıdığımız nimetlerinin insana çok üst seviyede, çok değişik ve o boyutun gerçeklerine uygundur… Bizi, bu boyutta, dünya boyutunda rahatsız eden hadiselerin tümü cennette otomatikman kalkmıştır.

Binaenaleyh, arzda gördüğümüz rahatsızlıkların, yorgunlukların, bezginliklerin; monotonlukların, usançların hiç birisine cennette rastlamanız, hayal etmeniz dahi mümkün değildir. Cennetteki bu sonsuz nimetlerin arza kıyasen olanlarıdır, bu anlattığımız mesela meyva misali.

Cennetteki Değişen Dekor

Yine cennetteki biliyorsunuz halı, bir çimen ve değişen dekor üzerindedir. Ne demektir bu? Cennetin uzayında size canlı bir halı gelmektedir… Yani renklerinin her birisi ayrı müzik çalar; renklerinin her birisinden ayrı koku çıkan ve devamlı surette o zikrinin müziği ile şekilden şekle intikal eden bir tarz ipek halıya benzetilmiş, sonra kibar-ı kelâm ve hadislerle de bunun canlı bir doku olduğu anlatılmıştır.

Demek ki cennetteki nimetlerin tümü, arzdaki bu görüntü zaafı içerisinde bulunan nimetlerin arasına çok çok farklıdır. Bundan dolayıdır ki, bugünkü tanımlarla benzetmek gerekirse; cenneti bir seyrin, bir filmin… Mesela aslına benzetirsek, arzdaki yapı aşağı yukarı siyah beyaz bir çizgi film gibidir.

Eğer bir olay, cennette bir sahne güzelliği ise; arzda gördüğümüz olaylar onun siyah-beyaz bir kopyası, çizgi film kopyası halindedir. Bu ikisinin arasındaki fark cennet kavramımızı ciddi olarak etkilemektedir. Hatta şöyle de diyebiliriz, mesela: renk görmeyen pek çok hayvanlar vardır… Üç boyut görmeyen birçok hayvanlar vardır; yalnız siyah-beyaz gören ve çizgi halinde gören gibi sürüngenlerin büyük kısmı iki boyut görür. Böyle bir canlıya, bir koyun renk renk güzelliğini anlatmak ne kadar zorsa; bugünkü dünya kavramları içerisindeki cenneti tanımlamak, cennet kavramının üzerine yaklaşabilmek de dünya insanının görgülerine göre, kafasındaki yazılı kayıtlara göre (bu şekilde) zor bir hadisedir.

İNSAN ÖLÜMSÜZ YARATILMIŞTIR

Şimdi, biliyorsunuz ki; cennet ölümsüzlük ülkesidir, diyelim, yani mekânıdır. Bu ölümsüzlüğün insan bedeniyle, insanın maddesel yanıyla bağdaşması olayı ilk anda zor gibi gelir… İnsanın kavramlarına intikal etmez gibi gelir.

Hâlbuki insanın yaradılışı, insanın biyolojisindeki esas ölümsüz olarak yaratılmıştır. Yani, insanın genetik şifresinin hazırlayıp meydana geldiği bir beden, aslında ölümsüzdür. Ama ölümsüzlük şifresi tersine kapatıldığı için ölümlü olabilmektir. Yani, biz, insanı arzda eskiyor, çürüyor, ölüyor diye düşündüğümüz zaman; “peki cennette bu beden nasıl devam” edecek, dediğimiz zaman hemen buna verilecek en ilginç cevaplardan bir tanesi: bir defa manyetik etkilerin olmayışı, cazibenin olmayışı; yıpranmaları, bölünmeleri, enerji tüketiminin ihtiyacının olmaması… Yine fonksiyonların zorlamasını ortadan kaldırmaktadır. Daha önemlisi cennette zamanın çok silik geçmesi, onun bu beşeri yapımıza etkisini, onu bir yerden alıp bir yere götürüp, söndürmesini ortadan kaldırmaktadır. Çünkü bugün, zaman üzerinde en yeni teoriler, zamanın bir enerji olduğunu ve kendisine intikal eden her şeyi alıp tükettiğini göstermektedir.

Binaenaleyh, bu tüketme hassası yoktur cennet zamanın; bundan dolayı ki ölümsüzlük cennette otomatiktir.

CENNETİN MAHREMİYETİ

Şimdi cennetin bu yapısının yanında yine Yüce Kitabımızın emirleriyle çok ilginç özelliklerinden bir tanesi görüntü meselesidir.

Cennetteki görüntü, mesela cennette bir insanı görmek istediğimiz zaman, bu sonsuz mekânda, bu dünyada olduğu gibi bakarak göremeyiz… Mutlaka sevgi taşımamız lazım. Yani cennette bir varlığın görülmesi, cennetteki bir dostumuzun görülmesi için mutlaka sevgi cereyanımız olması lazım. Eğer sevgi cereyanımız yoksa kesinlikle göremeyiz… Bir nevi görünmezdir, cennette. Bu da “cennetin çok güzel bir mahremiyetidir.” Yani cennette çeşitli insanların, çeşitli Yücelerin mevcudiyeti ve bunların cennetteki, cennet mekânındaki, sonsuz cennetin uzayındaki dağılışları hiç kimse tarafından rahatsız edilmesi imkânına haiz değildir.

Görebilmek İçin Sevgi Cereyanına Muhtacız

Çünkü onu görebilmek için bir sevgi ışığına ihtiyacımız vardır. Yani, cennetteki ışık… Bizden bir sevgi ışığıyla görebiliriz. Nasıl ki karanlıkta bir elektrik feneriyle görülebiliyorsa; cennette de bir şey görebilmemiz için mutlaka bir sevgi ışığının olması lazım gelir ki: bu son zamanlarda bilime pek sık giren infraruj dediğimiz, “bir tarz ışık gönderirsen görünmeyeni bile” görebiliyorsun. İşte, cennetin o sonsuz uzayındaki, sonsuz güzellikleri görebilmek açısından bir sevgi cereyanına muhtacız. Bu dünyada hiç alışkın olmadığımız, kullanmayı bilmediğimiz ve kullanmayı da hatırımıza getirmediğimiz çok önemli bir olay da: cennette bu sevgi cereyanıdır.

Yeni Enerjilerle Seyre Memur Edilme Olayı

Cennetteki özellikle içecek şarap olarak tesmi olunan zaman zaman ayrı isimlerle de zikredilen cennetteki birtakım enerji kaynakları; bir tarz enerji biçimindeki içkiye benzeyen şeyler vardır ki, insanların zevklerini arttırır… Nitekim Cenab-ı Hak âyet-i kerimesinde “sizin orada içecekleriniz, sizin şuurunuzu bozmaz, aksine açar” buyurmaktadır.

Demek ki, cennetin sonsuz boyutları içerisinde, sonsuz güzelliklerini görmekten acze düştüğümüz zaman özel bir enerji sistemiyle bize özel bir cennet nimetine; bunları görebilecek şekilde sanki ayarlarımız, akortlarımız cennetin o güzelliğine göre netleştirilir.

Yani bir tanıma, şöyle diyebiliriz: Cennetin bir bölgesine baktığımız zaman, bir bakımdan sevgi istediği için oradaki şeyleri görmek, orada ki diğer varlıkları, dostlarımızı veyahut Yücelerimizi görmek unsuru varken; bir taraftan da cennetin güzelliğini ilk baktığımız zaman buğulu gibi görürken… Bizim mânâ dürbünümüzün, manevi yanımızın ayarlanarak onu görmemiz mümkündür. Onun ayarlanması için de cennette, Cenab-ı Hakk hususi enerji sistemleri içerisinde “içki diye bize anlatılan” bir takım nimetler sunmaktadır.

Yani, cennetin bütün güzelliğini, çeşitli katlarda, çeşitli perdelerde yeniden görmek ve bundan dolayıdır ki; bazı dar kafalıların, cennetin o güzelliklerini dünya güzellikleriyle kıyas ederek usanmak gibi, monotonluk gibi görmelerinin imkânı yoktur! Çünkü baktığımız cennet uzayındaki herhangi bir güzelliğin perdesi arkasındaki bir kat enfüsünü aştığınız zaman, göreceğiniz güzellik için yeniden ayarlanmanız gibi bir durum hâsıl olmaktadır. Yine, birçok âyet-i kerimede, kendinizden geçeceğiniz o güzellik karşısında ancak yeni takviyelerle, yeni enerjilerle; yeni içkilerle kendimize getirilip; yeni bir güzelliği seyre memur edilmemiz olayı vardır.

Cennete Kimlerle, Nasıl Gidilebileceği Hadisesi

Tabii cennetin bu genel nimetleri genel güzellikleri arasında önemli olan bir hadise “cennete kimlerle, nasıl gidilebileceği” hadisesidir. Çünkü dünyadaki dostluklar, eş, çocuk, akrabalık ilgileri cennete intikalde nasıl bir hadise olacaktır; bunu anlamak oldukça güçtür.

Bir defa cennetin kendi içinde bir takım mekân katları vardır. Yani, cennete girdiği an insan, herkes aynı seviyede aynı mekâna intikal etme şansına sahip değildir. Çünkü cennetin sonsuz güzelliğine yaklaşım da kulların gerek elestten getirdikleri özelliklere, gerekse bu dünyada kazandıkları yakinliklere bağlıdır. Bilhassa bu nokta fevkalade önemlidir… Ve cennet kavramında olsun; insanların yeryüzünde yaşarken ahlaklarında olsun çok önemli bir çizgidir.

Yüce Kitabımız İnsanları Üçe Ayırıyor

Şimdi şöyle ifade etmek istiyorum: biliyorsunuz, bütün düşünce sistemleri, dinler… İşte herkes insanı ayırırken, manevi değer açısından ikiye ayrılır… İyiler, kötüler.

Yüce Kitabımız Vakıâ suresinde insanları üçe ayırıyor. “Kötüler, iyiler, çok iyiler.” Demek ki Cenab-ı Hakk’ın yaratılış sanatındaki namütenahi esrar, namütenahi incelik iyi ve kötü yanıyla iyiden itibaren, normal iyiden itibaren başlayıp… Sonsuz yüceliğe kadar giden bir sürü iyiler yaratmıştır; iyilikler yaratmıştır. Bunları insan, yeryüzünde olsun, elestteki hamd niyazının erken intişarında olsun, bulup; cennetteki katlarını, cennetteki sonsuz mekânları seçme durumundadır. Sure-i Vâkıa’nın tanımıyla:

  1. Bir, meymene hayırlılar grubu vardır;
  2. Bir meşene hayırsızlar, şerler grubu vardır… Kötüler grubu vardır;
  3. Bir de, mukarrebun yahut sabikun dediğimiz yarışçılar ve yakînler anlamına gelen grup vardır.

Cennette Namütenahi İntikaller Söz Konusudur

Demek ki, cennet kavramı içerisinde nâmütenahi intikaller söz konusudur. Çünkü cennet mekânındaki güzellikleri tanımlarken birçok boyutların, birçok “âlemlerin içerisine” iç içe intikal söz konusudur.

Cenab-ı Hakk’ın, Fatiha’da emrettiği gibi: “Ben sonsuz âlemlerin Rabbıyım” emrinden yola çıkarak, âlemlerin yalnız maddesel âlem olduğunu bırakınız da; melekler âlemi, ledûn âlemi, ruhlar âlemi, emr âlemi gibi çeşitli âlemlerin içerisinde cennetin bir özelliği, birçok âlemlerle olan irtibatıdır. Bu irtibatı… Cennetin birçok âlemlerle olan bu irtibatı “yakinlik” dediğimiz… Cenab-ı Hakk’ın “diğer âlemlerine yakinlik” dediğimiz bir kavramı ortaya getirmektedir.

Bundan dolayıdır ki, Cenab-ı Hak hayırlılar ve hayırsızlar (yani meşene ve meymene) diye tasnif ettikten sonra kulu; hayırlılardan ötede de bir yeni grup: yakînler, (iyilik için yarışanlar) diye emretmektedir. Ve bu yarış da hiç sonu gelmeyen bir yarıştır… Güzellikte ve iyilikte sonsuza dek yarışıp, sonsuz adn cennetleri diye Sure-i Vâkıa’nın emrettiği (adn cennetleri… Cenneti değil cennetleri diye), vaad ettiği sonsuz mekânlara intikal şansına sahiptir.

Adn Cennetleri İle Genel Anlamdaki Cennet Kavramı

Ve işte adn cennetleri ile genel anlamdaki cennet kavramı arasında birtakım nüans farkları vardır. Cennetteki (deminki arz ettiğim) nimetlerin tümü, ilahi güzelliklerin tümü kendi kazandığı sevgi dağarcığındaki mevcut sermayelerle yürüyüp giderken; adn cennetinde, her birisinde ayrı tecelliler vardır.

Bunları biraz daha özünden hesap edersek, şöyle söylemek mümkündür: Adn cennetinde daha çok insanın gönlü ve ruhuyla birlikte bütünleşme vardır; cennette ise nefsin de hitab ettiği birtakım güzellikler vardır.

Adn cennetlerinin, cennet kavramı içerisinde bir özelliği vardır… Cenab-ı Hakk’ın yakînler ve yarışmacılara lütfettiği bu cennet kavramındaki özellik bir defa sonsuz sayıda olmasıdır… Adn cennetleri diye tanımlıyor Cenab-ı Hakk. Bu cennetlerin üzerindeki isim olarak “mukarrebin, yakînlik” ifadesi ise: bu yakınlığı doğrudan doğruya Cenab-ı Hakka ait bir yakınlıktır. Bu mesafe, Cenab-ı Hakka ait bir mesafedir. Tabii mesafesiz bir mesafe…

Şu halde; bir insan gerek elest meclisindeki imtihanda, gerekse dünyada, bunun teyidi ve yenilenmesi… Bilemeyenlerin bir defa daha fırsat tanınıp; dünyada çaresini bulup, Allah’ın yakînine gidebilme sırrı: bu adn cennetlerinin bize verdiği iyilikte yarışma, ahlak sırrını anlatmak içindir.

Ruh ve Gönül İçin Devam Eden Allah Yakınlığı

Şu halde cennet kavramı içerisinde Allah’ın güzelliklerini iç içe en afakından yani en dışından; en içine, enfüsüne kadar kat kat seyretmek sırrı vardır. Ve bunlar bizim, bu dünyadaki zevklerin hepsinin ötesinde bir güzelliği temsil etmektedir. Bunun daha ötesinde; adn cennetlerinde “Allah’a yakınlık” diye ifade buyurduğu cennet zevkleri de: nefsten kalkan, artık nefs için biten fakat ruh ve gönül için devam eden Allah yakınlığıdır. Çünkü cennette çeşitli nimetleri Cenab-ı Hak, bize zikrederken gayet kolay tahmin ediyoruz ki: nefsimiz, cennette bu nimetlerin zevkini alacaktır. Çünkü elmanın kokusu, üzümün rengi, altımızdaki halının canlı müziği, envai çeşit renkleri; bunların hepsi nefsimizi bir yerde hoşlandıran, onu mutlu eden hadiselerdir. Ama adn cennetlerinde daha ileri seviyede Cenab-ı Hakk’ın takdim ettiği hikmetler, Allah’a yakınlığı “yavaş yavaş”dan başlayarak sonsuza kadar götüren bir çizgi üzerinde yürüdüğü için; belli bir yerde yalnız ruhun aldığı zevk, gönlün aldığı zevkle bağdaşmaya başlıyor… Bu zevkler sonunda “ilahi cemalin mutlak seyrine” kadar gidiyor.

ALLAH GÖRÜLÜR MÜ, GÖRÜLMEZ Mİ?

Şimdi, cennette Allah’ın görünmesi; cennette Allah’ın seyredilmesi olayları da biliyorsunuz dinimizde çok önemli yeri olan birtakım kavramlardır. Allah’ın seyredilme olayını bir defa iyi bilmek lazım… Bu dünya gözüyle bile; miraçta Efendimiz seyretti mi, etmedi mi gibi tartışmalar gelmiş.

Bu dünya üzerinde bile insanlar “Allah görülür mü, görülmez mi?” gibi tartışmalara girmişler ama burada bir kavram yanlışlığı var… “Allah bir şekil değil! Allah bir fotoğraf değil ki; fotoğraf görür gibi göresiniz.” Allah, bütün varlıkların güzellik nakşı içinde sıfatları bulunan, hepsinin ötesinde; zâtında bütün kudretlerin, ilimlerin, güzelliklerin temeli olan çok geniş bir kavram.

Bu kavramı seyretmek, diye; bunu bir ekrandan görmek, diye hadise olamaz. Belli ölçülerde, belli yakınlıklar kurabiliriz. Cenab-ı Hakk’ın bir yerde… Mesela, bir örnek vermek istiyorum:

Şimdi, Cenab-ı Hakk’ı gördüm dediği zaman bir insan, ne gördü? Mesela atomun elektronu, atomun çekirdeği etrafında saniyede dört yüz bin defa seyrederken, dört defa gelir, (çekirdeğinin etrafında yani bir saniyede dört yüz bin defa) çekirdeğe doğru bir secde hareketi yapar. Buna, bir manyetik eğilme deniyor, fizik tabiriyle. Bu hadise, çekirdeği temsil eden kıblesi onun çekirdeğidir… Elektronun. O elektronun içerisinde “Allah” diyen; onu secdeye götüren, manyetik eğilmeye götüren bir faktör Cenab-ı Hakk’ın namütenahi ilminin güzelliğinin bir parçasıdır… Şimdi “ben Allah’ı gördüm dediği zaman;” o elektronla beraber, atomun çekirdeğine secde ettiğini görmesi lazım… Kendisi de beraber olması lazım. Onun için Allah’ı görmek, Allah’a yakîn olmak kavramları artık, bugün, ilmin bu kadar açıklandığı zaman (çok çok daha zorluklarıyla, etrafıyla) bilinmesi lazım gelir:

Binaenaleyh, bir insanın Allah’ı görmesi, Allah’ı seyretmesi halinde bütün bir yaratılışı seyretmesi lazım…

Mesela; cennette de biz… Cenab-ı Hakk bize, zaman içerisinde yahut kendi bildiği devirlerde bir sırrını, bir güzelliğini açarken; bir perdesini açıyor demektir. Cenab-ı Hakk’ın Hallâk sıfatını, Kâdir sıfatını seyredip görmedikten sonra Allah’ı nasıl görmüş olursunuz? O zaman bing bang olayını, diyelim ki bir ak noktadan, Cenab-ı Hakk’ın bütün yıldızları yarattığını seyretmedikçe siz, Cenab-ı Hakk’ın Hallâk sıfatını seyretmiş olmazsınız! Binaenaleyh, cennette inşallah bütün müminlerin Cenab-ı Hakkı seyri olayı, bu söylediğimiz fazlar içerisindedir. Yoksa Cenab-ı Hakk’ı bir fotoğraf gibi seyretmek mümkün değildir ama Allah, asıl incelik, buradadır.

Allah, Mümin Kulunun Gönlünden Seyreder

Allah bir mümin kulun gönlünden kendi güzelliğini seyreder. Bundan dolayıdır ki müminler, Cenab-ı Hakk’a; Allah’ın güzelliğini (kendi güzelliğini) seyretmesi için bir hizmet verirler. Budur en makbul, en güzeli olan. Bu güzelliği, Cenab-ı Hakk’ın kendi güzelliğini seyretmesi için de o gönülde kir, pas, tereddüt, evham, sıkıntılar bulunmaması lazım. Bunlar bulunmadığı takdirde Allah kendi güzelliğini o gönülde seyreder ki; bunun ideal şekli biliyorsunuz: Fahr-i Kâinat Efendimiz’dir.

Kendi Güzelliğini Seyretmek İçin Âlemleri Yaratmıştır

Allah, Fahr-i Kâinat Efendimizi yarattığı zaman “sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” emrini buyururken; “yaratılması imkânsızı yaratmış” olmanın hazzını aldı. Çünkü biliyorsunuz, yaratılan şeylerin her birisi belli bir fizik yasanın, bir kompüter sistemin okuyup – dokuyup; şifreleyip, takdir edip, ortaya koyduğu Cenab-ı Hakk’ın ilmidir. Bu ilminin tezahürleridir… Cenab-ı Hakk bu ilminin tezahürleri arasında Sırr-ı Muhammedî’yi, Nur-u Muhammedi’yi yaratarak; o yarattığı şeyde kendi güzelliğini bir manevi ak nokta gibi seyretmiş. Nasıl ki, maddi ak noktaya tecelli etmiş, bütün evrenleri yaratmışsa; Efendimizin sırrında da bir manevi ak nokta gibi kendi güzelliğini, kendi kudretini, kendi bilinmezliğini seyretmiş ve oradan bütün mânâ âlemlerini yaratmış.

Cennetlerin yaratılması; sonsuz güzelliklerin, nimetlerin yaratılması: Efendimizin gönlünü Cenab-ı Hakk’ın yarattığı anki kendi güzelliğinin sonsuzluğunu bulma sırrıdır… Ki onun için: “yaratılması imkânsızı yaratan Allah” denir, Efendimiz kastedilerek.

İşte; cennetin bu sonsuz güzellikleri içerisinde Cenab-ı Hakk’ın, her alanında… Milyarlarca küçük saniyesinde, namütenahi değişiklerle, namütenahi zevklerle tecellisi: kendi güzelliğini müminin gönlünde seyretme faaliyetidir… Kendi güzelliğini seyretmek için âlemleri yaratmıştır.

Allah Kendi Seyrini Sürdürüyor

Bu âlemlerin yaratıldığı bu sistem içerisinde, arzda biz yaşarken; bir müminin gönlünde Allah kendi güzelliğini seyretmiştir ve bu güzellikleri cennette, namütenahi adn cennetlerinde, namütenahi katlarda yine kendi güzelliğini seyredecektir.

İnsan; bu güzelliği seyreden Cenab-ı Hakk’ın hikmeti içerisinde ilahi zevkin namütenahi, o zevkin çok cüzi kendisine düşen bir zerresinde bulduğu zaman, zevklerin en güzelini yaşamış olacaktır. Onun için cennet nimeti hakikaten erişilmesi, tasavvur edilmesi mümkün olmayan bir ilahi sanatın; bir, insana yansımış çok özel bir sırrıdır. Bu sırrın mademki asıl mutlak hükmü: bir insanın gönlünde Cenab-ı Hakk’ın kendi güzelliğini seyretmesidir ki; evrenlerin yaratılmasındaki sebep: hadis-i kutside biliyorsunuz “ben kendi bilinmezliğimi bilmek yani, kendi ilmimi bilip görmek; kendi güzelliğini seyretmek için evrenleri yarattım” diyor çünkü… Bütün ilim ve bütün güzellikte Cenab-ı Hakk, hiç bir şeyi yaratmadığı zaman da kendi zatiyetinde mevcuttu. Ama sıfatlarını yaratarak bu bilimini, bu güzelliğini yansıta yansıta yansıta… Hem madde evreninde, hem mânâ evreninde namütenahi ilahi hikmetleri ortaya koymuş oldu. Yani Allah kendi seyrini sürdürüyor ve bu kendi seyri ebedidir… Zamanla sınırlı değildir. Sonsuzdur.

İnsan Bütün Mahlûkattan Üstündür

Bu seyrini sıralarken de yarattığı varlıklar içerisinde insana özel yer vermesinin sebebi: doğrudan doğruya insanda, insanın gönlündeki kendi güzelliğini seyretmesi ve o seyrettiği güzellikte zatiyetinin sırrının zevkini almasıdır. Bundan dolayıdır ki; insan bütün mahlûkattan üstündür. Bundan dolayıdır ki; hakiki insana cenneti hazırlayarak Cenab-ı Hakk; Cenab-ı Hakk’a karşı verdiği bu hizmeti: kendini, Allah’ın seyrettirdiği, seyrettirmek için gönlünü arıttığı bu hizmete karşılık, bu cennet sırrını ve sihrini vermiştir… Ki tasavvuru hiç bir şekilde mümkün olmayan, namütenahi zevkleri yaşayacaktır.

CEHENNEM DEDİĞİMİZ OLAY

Peki, bütün yaratılmış insanlar içerisinde bu zevki veremeyecek, gönlünü tamamıyla siyah bir boyayla boyayıp, Cenab-ı Hakk (hâşâ) ayna gibi baktığı zaman yalnız siyah levha halinde kalan ne olacaktır?

İşte, bu kalan sınıfı yani, insan olarak yarattığı ve bu insanların kendi kendine; kendi benliklerine düşerek, kendi seyrettiği simasını, kendi güzelliği sanan… Kendi aklını, Allah aklı saymayıp; kendi aklı sayan bu insanların kararttığı gönülde Allah kendini seyredemeyeceği için bunları telef etmemiş.

Allah merhameti, rahmeti sonsuz olduğu için bunları da arıtıp, üstündeki o siyahlığı kaldırıp, tekrar ayna haline getirip, tekrar seyretmek istiyor… Onlar da dahi seyretmek istiyor. Bu yarattığı eser o kadar mükemmel bir eser ki; bunların her birisinde namütenahi hikmetini, sırrı, kendisinin güzelliğini, bilinmezliğini, ilmini seyretmek istiyor. “İşte cehennem dediğimiz olay burada başlıyor.”

Cehennem Dediğimiz Laboratuvar

Kendi kendine dünyada yaşamasını, yanlış yaptığı için özellikle gurura düşüp, kendi kişiliğine saplantı halinde kaldığı için; kendisini var sanıp, iradesiyle bir takım işleri yapabileceğini sanıp, bir nevi Allahcıklık oynadığı için: bunun üstündeki, bu pisliğin kazınması lazım. Bu siyah kalbin üzerine geçen “bu macunun” çıkarılması lazım… İşte, bu çıkarılma operasyonu cehennem dediğimiz bir laboratuvarda meydana geliyor.

Cehennem Bir Arınma Merkezidir

Aslında cehennemi bir cezaevi gibi görmeyiniz… Cehennem bir tephirhanedir. Muhyiddin Arabî Hz.leri de bu tanımı kullanır. Yani bir arınma merkezidir.

O halde, cehenneme gidecek o kimse, cehennemde azap çekecek kimse çok iyi idrak etmelidir ki; çektiği bu azaba rağmen, cennete arındıktan sonra; cennete intikal ettiği zaman alacağı haz, alacağı güzellik cehennemde çektiği azaba değer… Yani, bu cehennemde yanıp arınmak değer. Çünkü burada insana öyle gelir ki: “ben, ne cehennemde yanayım; ne cennete gideyim” diye düşünebilir. Ama işte cennetin güzelliğini bir an fark edebilse… Kaybolan mânâ hafızası… Çünkü hepimiz, cennette yeryüzüne gelmeden evvel bedenimizle bir an temsil edildik, âyet-i kerime gereğince… Adem’in, hatta genetik şifrelerinden, meni hücrelerinden levhi mahfuz kompüteri bütün hepimizin bir numunesini cennete intikal ettirdi… O intikal eden halimizi, bir hafızamız tazelenip de o cennetin güzelliğini bir an hatırlayabilsek; cehennemde oraya gidebilmek için yanmaya çoktan teşne olacak herkes.

Allah Kulunu Niye Yakarmış?

Binaenaleyh, cehennemi kesinlikle ilahi rahmetten gelen, yine dolaylı olarak gelen, temelli Cenab-ı Hakk’ın yarattığından vazgeçmeyip, onu arıtarak cennete koymak üzere cehennemi yarattığını iyi bilmek lazım gelir. Bazılarınca bir (işte bu artık) uydurma: bir takım dinsiz insanların ve uydurma bir takım ateist insanların “biz evladımızı yakamıyoruz, Allah kulunu niye yakarmış… Cehennem olmaz gibi” kavram kargaşası buradan doğmaktadır.

Allah, her şeye rağmen o kulunu arıtıp ona da kendini seyrettirmek istiyor… Ve bu seyrettiği zaman o kulun alacağı haz, cehennemde çektiği azabı çoktan unutturacak mahiyettedir.

Şimdi, bu perspektiften cehenneme baktıktan sonra çok önemli bir sorun meydana geliyor; cehennemin bu arınma, arıtma hassasını düşündüğümüz zaman, bizim için dünyada bir takım hatalara düşmek, birtakım benliklere kapılmak gibi… Hataların içerisinde düşüneceğimiz en büyük unsur şu: bu arınma laboratuvarına fazla kirli gitmemek.

Cenab-ı Hakk, İnsan Varlığından Kesinlikle Vazgeçmez

Çünkü ne kadar az kirli giderse, insan o kadar çabuk temizlenir… Ne kadar çok kirli giderse, o kadar zor temizlenir. Bu cehennemin özel vasfını bildikten sonra, bir önemli cehennemin yanını daha bilmek lazım gelir: dünyada kazandığımız yanlışlar dolayısıyla günahlar açısından cehennemin pek çok katları cehennemin pek çok metotları vardır.

Cehennem bir arıtma laboratuvarı olduğuna göre bu laboratuvarda “hangi tip hastalıkların arıtılarak,” hangi tip mikroba göre nasıl bir ilaç verilip arıtılırsa yahut “hangi tip mikrop kaç dakikada ölür,” bu bilinirse, insanın nefs kanalıyla kendine düşürdüğü yanlışlıkların “hangi cins cehennem laboratuvarında” arıtılacağı da yine ilahi kompüterin nizamı içeresinde tanzim edilir.

Bir insan ne kadar az günah işlerse evvela; bir kere, şefaate uğrayıp temelli kurtulma şansına sahiptir… İkincisi; değil, cehenneme giderse, o kadar erken çıkma şansına sahiptir… Bir kere, Cenab-ı Hakk çok mükemmel yarattığı bu insan varlığından kesinlikle vazgeçmez. Bunu mutlaka arıtıp o cennetin güzelliğini seyrettirmek istiyor.

Cehenneme Sokmayıp, Cennete Soksanız…

Eğer cehenneme giden insanları “cehenneme sokmayıp da cennete soksanız” cennetten hiç bir cereyan alamazlar; hiç bir zevk alamazlar, hiçbir güzellik seyredemezler. Bu, çünkü onların günahla hastalanmış bünyelerinin iktizasıdır.

Yani bu kadar günahı, bu kadar yanlışı bünyesine alanın cennete konması halinde kendiliğinden kâğıt gibi yanıverir. Yani bir zehirli maddeyi yahut yanıcı bir maddeyi vücuduna sürüp de, bir güneşin karşısına çıktığınız zaman kendi kendine alevlenme şansı varmış gibi düşünün… Eğer bir günahkârı da cennete alırsanız yok olur. O günahlarıyla cennette tutunamaz. Şu halde, cehennemi bir kere; evvela bu perspektiften görmek lazım…

Cehennemde Muhallet Kalma

Allah yarattığı kuldan vazgeçmediği için onu arıtacak… Evvela bir kere bu dünyada “cehennemin varlığını ilan ederek” sizi kirlenmekten alıkoyuyor, Cenab-ı Hakk. “Şunu yaparsanız yanacaksınız, arınacaksınız veyahut muhalled kalacaksınız,” diyor; devirler boyu kalacaksınız. Yani bütün işlemler devam edecek edecek edecek edecek… Bir türlü anlamayacaksınız. O zaman, işte cehennemde muhallet kalma olayı vardır.

Cennet Ebedi, Cehennem Devirler Boyudur

Yalnız burada bir özelliği, üzerine basa basa durmak istiyorum… Cennet ebedidir; sonsuzdur, ölümsüzdür. Çünkü Cenab-ı Hakk kendi güzelliklerini seyretmektedir. Cenab-ı Hakk’ın güzellikleri bitmeyeceğine göre cennetteki hayat da bitmez. Eğer Cenab-ı Hakk’ın güzellikleri sınırlı olsaydı, bir albüm gibi açtın açtın açtın… Bitti olsaydı, cennette bitebilirdi, insanlık da bitebilirdi. Ama Cenab-ı Hakk’ın güzellikleri sonsuz olduğu için; ilmi sonsuz olduğu için bunları seyretmek (çünkü cennette hem güzellik, hem ilmin namütenahi inceliklerini göreceğiz) önemli olduğu için Cenab-ı Hakk’ın “cennetteki varlıkları” için ölüm söz konusu değildir. Yani, biz cennet hayatına bir defa intikal ettik mi otomatikman Cenab-ı Hakk’ın ölümsüz, ebedi nimetleriyle karşı karşıya kaldık demektir.

Cehennem de muhalledlik vardır… Yani zaman çarkı döndükçe, devirler boyu (bunun birçok yorumlarda ifadesi budur) yani, cehennemde en çok kalacak insan dahi “devirler boyu kalacaktır.” Yani ebedilik yoktur! Çünkü cehennemdeki hayat; cehennemdeki çizgi, kazanılan günahın arınması fonksiyonudur.

Binaenaleyh, Allah güzelliği gibi hiç bir şey sonsuz olmayacağı için belli bir sure sonra bunların hepsinin bitme olasılığı vardır. Nitekim “bir gün cehennemde dereotları biter” mahiyetine gelen bir Hadis-i Şerif nakletmiştir, Muhyiddin Arabî Hz.leri. Ve bundan dolayı da cehennemin hararetini, gücünü belli bir ölçüde azaltacağı, en azından hafifleyeceği (azapların) ifade edilmekte… Tabii bu hale gelmiş bir fonksiyonun bitme noktasına geldiği de düşünülebilir.

CENNETTE VE CEHENNEME GÖTÜRECEK UNSURLAR NEDİR?

Şimdi cehennemi bu perspektiften aldıktan sonra “cehenneme götürecek dolayısıyla, cennetin bu güzelliklerini ortadan kaldıracak unsurlar nedir”, bir kaç kelime de onlara değinmek istiyorum.

Şimdi Yüce Kitabımızda biliyorsunuz ki bir takım emirler, bir takım yasaklar vardır. Bu emirler ve yasakların bir kısmı tekrar tekrar edilir. Mesela emirlerden: namaz… Doksan küsur defa namazın kılınması emredilmiştir. Zekât hakeza… Müteaddit defalar, o da seksen küsur defa zekâtın verilmesi emredilmiştir. Şu halde namaz ve zekât; mutlaka mutlaka yapmamız lazım gelen ibadetler sınıfından olduğu aşikârdır. Ama bazı emirler vardır ki bir defa zikredilmiştir. Onları terk edin anlamına değildir bu ama namaz onlardan daha önemli anlamınadır.

Şimdi günahlar da böyledir, Yüce Kitabımızda. Bazı günahlar vardır ki; yapmayınız diye bir defa tekrar edilmiştir. Bazı günahlar vardır ki; alkol de olduğu gibi (içki de olduğu gibi)… Üç defa tekrar edilmiştir. Kumar; işte dört defa tekrar edilmiştir. Yani bazı günahların tekrarları; bazı günahların, yasakların bir defa olması, bunların arasında oldukça fark olduğunu gösterir. Sonra yine İslam büyükleri günah-ı kebair diye (büyük günahlar diye) bir takım günahlar sıralamışlardır.

Yapılacak Bir Hesaplama İle Yekûn Alınacaktır

Bu açıdan düşünürsek; şimdi cehenneme puan biriktirme yani, nasıl olunuyor da cehenneme gidiliyor, nasıl oluyor da cennete gidiliyor?

Bu unsur üzerinde durursak, Sure-i Kâria’da emredildiği şekilde bizim sevaplarımız ve günahlarımız bir sistem içerisinde (ister terazi deyin, ister kompüter deyin, ister hesap deyin burada) yapılacak bir hesaplama ile bir yekûn alınacaktır…

Eğer, günahlarımız çoğunlukta kalırsa, cehennem tarafına gidiyor demektir yolumuz; sevaplarımız çoğunlukta kalırsa, cennet tarafına gidiyor demektir.

Demek ki, cehenneme götüren sebeplerden bir tanesi günahlardır… Bu günahları, Cenab-ı Hakk’ın yasakladığı olaylar diyebilelim… Yahut yap dediğini yapmadığımız; eksik yaptığımız diyebilelim. Mesela: namaz kılmamış, oruç tutmamış bu da bir günahtır; eksi puandır… Zekât vermemiş, infak etmemiş bu da bir eksi puandır… Yapma dediği şeyleri yapmış: içki içmiş, işte efendim haram karıştırmış… Birçok şeyleri de… Yapma diye yazılan şeyleri de yapmış, bu da bir menfi puandır.

Bu menfi puanlar vasıf itibari ile yan yana geldikleri zaman bunları, (Sure-i Kâria’da bildirilen emir gereğince) eksik puanları götürecek nispette sevabı varsa; bunların bir kısmını tenzil edecek demektir.

Ve bunlar da tasavvufta olsun, normal İslam öykülerinde yani, İslam edebiyatının öykülerinde olsun pek çok misaller vardır… Günahkârdır işte, o diktiği ağaç yeşerirse, günahın af olacak demişlerdir; bir gün yeşermiştir… Bunlar ne demektir; yaptığınız sevaplarla, günahlarınızın bir kısmını iptal edebilirsiniz. Çok çok büyük bir fedakârlık; çok çok büyük bir sevap işlerseniz hepsini de kaldırabilirsiniz günahların demektir.

Şimdi buradaki önemli nokta şudur: bazı günahlar vardır ki, Cenab-ı Hakk yasak ettikten sonra ayrıca bunu yaparsanız “cehenneme yaslanırsınız” diye emretmiştir. İşte bu çok önemli bir noktadır!

Cehenneme Götürecek En Ağır İki Günah

Yani, bir insanın sıradan bir günaha düşmesiyle; yüzde yüz yasakladığı bir günahın üzerine gitmesi, onu huy haline getirmesi çok farklı şeylerdir. Ki, bunların başında, hatta yine bir âyet-i kerimede: “müminler cehennemdeki en son kalmış ekibi görüp de bunlar niye hala çıkmadı, sizin günahınız neydi?” diye sorduğu zaman, onların ağzından verilen ortak sözde “Biz pahildik! (Yani biz cimriydik,) Kimseye yardımımız dokunmazdı… Biz istina sahibiydik; mağrurduk ve gurur sahibiydik ve inançsızların, şerlerin hep yanında dosttuk ve amellerimiz de onlar gibiydi” diye tekrar ettikleri çok önemli günahlar vardır.

Bunları, Kuran bütününden çıkartarak özetlemek lazım gelirse; cehenneme götürecek en ağırlıklı menfi puanların başında iki tane günah gelir:

  • Bir tanesi, buhul
  • Bir tanesi, gurur

Gurur: kendi kendine, Cenab-ı Hakk’ın varlığını bilerek veya bilmeyerek bir nevi inkâr etmek. Ona ortak koşmaktır, kendisine. Sen Allah’san; ben de benim… Gibi bir kavrama düşmektir. Bu kavrama düştüğü takdirde, bütün insanlar yeryüzünde mağrur olsa; Cenab-ı Hakk’ın saltanatı, kudreti eksilir mi ki Cenab-ı Hakk bunu büyük suç saysın? İnsanın hatırına gelebilir… Elbette büyük suçtur! Çünkü gurura düştüğü takdirde “cennet nimetlerini seyretmesi mümkün” değildir. Cenab-ı Hakk’ın özellikle, şiddetle yasak etmesinin sebebi, gurur budur… Yoksa insanı rakip gördüğü filan (hâşâ) için değil! İnsanların her birisi, kendisi dese ki: ben dünyayı idare ediyorum… Yine Allah idare ediyor belli, ortada!

Şu halde Cenab-ı Hakk’ın size şiddetle yasakladığı günahların ana ilkesi: cennete girme şansını kaybediyor… Yani cennet öyle bir iklim, öyle bir mekân ki; orada “ben yaptım, ben ettim” dediğin takdirde cennetin güzelliğini seyretme şansın olmadığı gibi, cennete adapte olamıyorsun. Diyelim ki, uzayında duramıyorsun; diyelim ki, bir nimeti tahayyül ettiğin zaman… Biliyorsunuz cennette bir nimeti tahayyül ettiğimiz zaman hemen gelip yanımızda bulunacak, bu şansını kaybediyorsun.

Şu halde Cenab-ı Hakk’ın üzerinde özellikle durduğu kurallar: Birincisi gurur… İkincisi buhul yani, hiç kimseye faydalı olmamak; ne maddesiyle ne manasıyla… Cimrilik tabii bu gururun ana unsurlarından bir tanesi…

Bir tanesi de tembellik, meskenet, nemelazımcılık… İnsanları sevmemektir; çünkü buhulun asıl sebebi nemelazımcılık, tembellik, insanları sevmemek ve bir de kendi menfaatine; parasına, kendi varlığına aşırı düşkünlüktür. Şimdi bunların tümü buhulu temsil eder. Cenab-ı Hakk da cehennemde en uzun kalanları tanımlarken “buhul, gurur ve bir de ahlak itibariyle inançsızlarla aynı hayat tarzını paylaşmak” olarak tanımlıyor. Aynı hayat tarzını paylaştığınız takdirde, aynı şekilde cennete gidip zevk almanız mümkün değil… Yani siz nefsinizi, gönlünüzü bu dünyada o kadar adi şeylerle köreltiyorsunuz ki, cennet size artık hitap etmez.

Ömrünü Harcarsan Mecbursun Cehennemde Arınmaya

Hâlbuki bir mümin; yaşarken gönlünde Efendimizin sevgisi, onun yanında ehl-i beytinin ve ashab-ı güzinin yaptıkları fedakârlıklarla gönlünü sıcak tutarsa, cennete gittiği zaman oradaki zevkleri görebilir. Çünkü Efendimiz, ehl-i beyti ve ashab-ı güzini bu güzellikleri yaşayarak cennetten bize bir koku getirmişlerdir… Bizim gibi yaşarsanız cennet hayatında zevk alırsınız, demektedirler.

Bu hayatı, bu tarzını terk edip de dünyanın böyle banal, adi bir takım zevklerinin peşinde bütün ömrünü harcarsan mecbursun cehennemde arınmaya. Yani kötü alışkanlığın, kötü şeylerden zevk alma olayın artık senin yavaş yavaş bünyene öyle sinmiş ki, bunu temizlemedikten sonra, cehennem laboratuvarında bunları arıtmadıktan sonra mümkün değil, cennete gidemeyeceksin! Kesinlikle bunu böyle bilmek lazım…

Cehennem, yeniden cennete girebilmek fırsatı veren bir arınma laboratuvarıdır.

KURAN MUCİZESİ: CEHENNEMİN YAKITI TAŞLAR VE İNSANLARDIR

Buradaki önemli bir Kuran mucizesi: cehennemin yakıtı taşlar ve insanlardır demektir.

Şimdi insanlardır dediğiniz takdirde bunu mecazi manaya alabilirsiniz; dersiniz ki: “insan günahıyla beraber gitti… O arada, işte günahından dolayı yanacağı için cehennemin yakıtı denmiştir.” Peki, taşlar nasıl olur, cehennemin yakıtı? Taşın ne kabahati var… Onun, niçin yakıt olur? Bu da bir Kuran mucizesidir.

Biliyorsunuz, taş maddeyi temsil etmektedir… Madde de atomu temsil etmektedir. Cehennemdeki o yakıcı yahut da günah temizleyici “azabın yakıtı nükleer enerjidir.” Açık açık Kuran, bunu o güzel bilimsel mucizeler arasına katmıştır. Cehennemin bu vasfının, bu böyle devam eden hadisesinin bir önemli özelliği de: cehennem biliyorsunuz halen faaliyette değildir.

Kıyametten sonra… Radifeden sonra Cenab-ı Hakk: huzuruma toplanın dediği zaman, cehennem faaliyete geçecektir.

Hâlbuki cennet halen faaliyettedir. Ve şehitler başta olmak üzere, cennete intikal etmiş insanlar mevcuttur… Ayrıca, tabii cennetin bir özelliği, devamlı meleklerin ve diğer varlıkların da var olabilmesidir.

Yani cennet, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarıyla halk ettiği varlıkların büyük bir ortamıdır. Bütün güzel varlıkların, bütün güzel canlıların, cansızların… Her şeyin bulunduğu çok nefis bir dekordur.

…Ve buraya girmek, direkt olarak girmek var; cehennemde yanıp girmek var. En iyisi buraya girmenin yolunu Fahr-i Kâinat Efendimizin eteğine sarılarak bulmaktır.


Bu yazı, sevgili Hocamız Haluk Nurbaki’nin özel olarak kayda alınan sohbetinin kaleme alınmasıyla hazırlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir