Bozulan Düzeni İyileştirme Çabaları!..

Bozulan Düzeni İyileştirme Çabaları!..
Bozulan Düzeni İyileştirme Çabaları!..

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk bakışta fark edilemeyen müthiş bir mânevî esrarı vardır. Kuruluş safhasında velîlerin himmeti ve Kur’an ahlâkıyla atılan temellerin hikmeti nedeniyle bu benzersiz medeniyet abidesi sahneden çekilmiş olmasına rağmen, güzelliğini hiç yitirmiyor. Onu yıkıp daha iyisini yapma iddiasıyla ortaya çıkmamıza rağmen ne hale geldiğimiz ortadadır. 6 asır gibi büyük bir zaman dilimini yalnız kendi insanına değil, bütün insanlara huzur vermek için harcayan bu hikmetli devlet sanki manevi bir hikmetle kıymetini tanımak istercesine kendinden sonra yerinde kurulan birçok devletin hazin manzarasını bize seyrettirmektedir. Bu büyük devlet yapısının bünyesindeki güçlü ahlâkî yapının ortadan kalkmasıyla içine düştüğümüz kaosu yetmiş yıldır her gün düzeltme çabalarıyla boğuşup duruyoruz. İşin garibi bu çabalar Osmanlı’dan gelen yanlışları düzeltme değil de, Osmanlı’nın yıktığımız ilkelerinin yerine koymak istediğimiz başıbozukluğu iyileştirme gayretleridir. Kendi geçmişimizde özgürlüğün kısıtlı olduğunu ortaya atarak işte insan hakları ve mükemmel özgürlük diye getirdiğimiz bugünkü moda ile demokratikleşme hareketlerinin hemen hepsi insan özgürlüğünü utandıracak prensiplerden ibarettir. Sırf bu açıdan ele aldığımız takdirde Cumhuriyet devrinde bu konu ile ilgili getirdiğimiz kanunların tümü yürekler acısıdır. Ve gerçekten Osmanlı’nın parçalanma döneminde zorunlu olarak kendini koruma amacıyla takındığı tavırdan çok daha kısıtlayıcıdır. Hemen hemen hiçbir devletin bünyesinde kalmayan kısıtlayıcı ilkeler bizde mevcuttur. Birleşmiş Milletler ana sözleşmesinin temel prensibi olan inanç özgürlüğüne dahi bu memlekette en az on pranga vurulmuştur. Şair Eşref’in meşrutiyete geçiş döneminde söylediği bir hiciv mısrasını hatırlamamak mümkün değildir. Eşref bu mısrasında:

Eskiden “devri istibdattı söyletmezlerdi adamı / şimdi devri hürriyet evvela söyletirler sonra .., ananı”

Herhalde pek çok okuyucumuz yıllarca bu masum milletin özgürlük adına nasıl hırpalandığını anlamıştır. Burada çok önemli bir örnek vermek istiyorum:

Osmanlı’nın en müstebit devri diye tanımlanan Abdülhamid Han, zamanında uğradığı bir suikastten kurtuluşunu milli bir felaket diye dile getiren ateist şair Tevfik Fikret hakkında takibat dahi yaptırmamıştı. Allah rızası için insafla düşünün.

Böyle bir hadisenin benzeri yeni devletimizin hangi zaman diliminde olsa müsamaha ile karşılanabilirdi.

Devletin milli ahlâkını güzelleştirmek için bugünkü tabirle şeffaflaşmak için hangi adım atılabilmiş, hangi gayret sarf edilebilmiştir. Yakın tarihimizin hiçbir yılı yoktur ki dev hırsızlık skandalları gündeme gelmesin. Hani tefessüh etmiş İmparatorluğu tasfiye edip yenisini kuruyorduk? Osmanlı devrinde hangi milli skandalı seyrettiniz? Adalet Ağaoğlu’nun İngiltere’deki bir konferansta işittiği hazin bir gerçeği anlatmak istiyorum.

Bilindiği gibi Londra tasfiye edilmiş imparatorlukların ve krallıkların sığınma merkezidir. Yine İngiliz tarihçilerden birinin ifadesine göre bu tarihi şans Londra’ya aynı zamanda büyük servet transferine sebep olmuştur. Londra’ya her gelen kral, ya da imparator; soyunun, sopunun, torunlarının kıyamete kadar geçinecekleri parayı da nakletmiştir.

Yine aynı tarihçinin kaydettiğine göre bunların tek istisnası Osmanlılar ve onların temsilcisi Vahdettin’dir. Vahdettin ve sürgüne tabi Osmanlılar Topkapı Sarayı avuçlarında iken ve oradan istediklerini almaya tek bir mâni dahi yokken, değil servet götürmek, hatıra eşya dahi almamışlardır.

Olayı hayretler içinde seyreden sürgünle vazifeli İngiliz subayının ısrarlı ikazlarına rağmen Vahdettin, “Onlar beytül mâldır, milletin malıdır. El süremem.” demiştir.

Nitekim Osmanlılar’ın torunları sefalet içinde dünyalarını değişmiş, cenazelerini dahi misafir olduğu devletler kaldırmıştır. Hakikaten bu milletin özellikle bugünkü mü’min gençliği hangi noktadan nereye geldiğimizi çok ciddi olarak düşünmeli, bir an önce atalarına lâyık bir millet olmanın haysiyetine kavuşmayâ talip olmalıdır. Bunun için de kendinin beynini yıkayan, biz sizi çağdaş yapacağız diyen soyguncu takımına karşı siyasi tavrını çok ciddi şekilde ortaya koymalıdır. Siyasi bölünmelerden ve parçalanmalardan şiddetle kaçarak medeniyetin tek temsilcisi olan İslâm ruhuna sığınmalı, temiz eller operasyonuna değil, kirli elleri sahneden çekme siyasetinin bütünleşmesine yardımcı olmalıdır.

Aldatmaca parti oyunlarıyla milleti “dağınık siyasi partiler potasında” İslâmi bütünleşme sırrından uzak tutacak gayretleri daha doğmadan söndürecek genç zekâlara ve aldatılamaz iradelere ihtiyacımız vardır.

Atalarımızın ruhu yarınki bayramda ancak böyle mutlu olabilir.

Gerçekten yeni neslin yüreğine güveniyor, bu duygularla bayramınızı tebrik ediyorum.

Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, 2 Mart 1995 tarihli Beklenen Vakit Gazetesi’nden alınmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir