Arzın Enerji Depolaması

Modern Fizik ve Allah İnancı
Modern Fizik ve Allah İnancı

Çağımızın gelişen bilgileri ile Cenab-ı Hak’kın varlığı konusunda insanları kendisine adeta bir anafor gibi çeken olaylar zinciri her geçen gün biraz daha üstüste katlanıyor. Bunları çeşitli misaller üstünde göstermek istiyorum. Sözgelişi arzın enerji depolaması, üstünde durulması gereken bir hadise.

Bilindiği gibi başlangıç çağlarında arzdaki enerji su ve ormanların kurumuş ağaçlarından ibaretti. Isınma veya başka basit amaçlarla kullanılan bu maddeler belli bir süre insan nüfusunu idare etti. Şimdi düşününüz ki arzda gizli depo edilmiş enerjiler insan sayısının artışına göre “Computerize” edilmeseydi yani arzın enerji sistemi nüfusu hızla artan insanlara hitap edecek şekilde düzenlenmeseydi aşağı yukarı ateizmin en çılgın çağı olan 19. yüzyılda bütün enerji kaynakları tamamen tükenmiş olacaktı. Hatta insanlar gelecekteki oksijen ihtiyacını düşünmeden enerji temini için ormanları bile gözden çıkarabileceklerdi. Halbuki görüyoruz ki arzın nüfusu belli bir seviyeye geldikçe insanlar yeni enerji kaynaklarıyla karşılaşıyorlar.

Bu gerçek ilk bakışta bir tesadüf gibi görünebilir. Ancak kömürün bulunmasıyla insan nüfusunun artışı arasında çok ilginç bir zaman dengesi vardır. İnsan nüfusu yarım milyara dayandığında yavaş yavaş bulunmaya başlayan kömür, bu sayı iki milyara çıktığında büyük bir enerji kaynağı haline gelmiştir. Ardından kömürün de enerji ihtiyacına yeterli ölçüde cevap veremeyeceği belli olduğu sıralarda petrol bulunmuştur. O dönemde dünya nüfusunun ulaştığı miktar ise iki-buçuk milyardır. Bunları basit tesadüf ölçüleri içinde mütalaa etmek mümkün değil. Çünkü her yeni bulunan enerji kaynağı arzda nüfusun ihtiyacıyla doğru orantılı olarak depolanmıştır.

Daha ilginci petrol de tükendikten sonra insanlar nükleer enerjiden yararlanmak zorunda kalacaklardır. Fakat nükleer enerjinin vasfı itibarıyla kömür veya petrol gibi arza depo edilmesi mümkün değildir. Bilindiği gibi nükleer enerji bugün uranyumun “Uranyum 235″ dediğimiz bir izotopdan elde edilmektedir. Bunun dışında hiçbir madde nükleer enerjiye geçişi temin edemez. Bu madde olmadıkça nükleer enerjiyi temin etmek mümkün değildir. Ancak “Uranyum 235″ toprağın en derin noktasına koysanız dahi başka bir maddeye veya itici güce ihtiyaç duymadan kendi kendine patlayıp moleküllerine ayrılacak bir maddedir. Bu durumda arzda nasıl depolanabilir? Eğer demir, krom, altın veya diğer yeraltı madenleri gibi gelişigüzel depolanmış olsaydı arz yaratıldığı andan itibaren birkaç sene içinde cadı kazanı gibi kaynayarak parçalanır ve uzayın sonsuz boşluğunda darmadağın olurdu. Buna karşılık gelecek nesillerin enerji ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan araştırmalarda “Uranyum 235″ denen bu maddenin insanlar yaşadığı müddetçe sağlanabilecek durumda arza depo edildiği­ni gördüler. Başlangıçta Allah’ın yarattığı “Enerji computer sistemi” olmasaydı yani arz tesadüflerin meydana getirdiği bir gezegen olsaydı sınırlı enerjisinin çoktan tükenmesi lazım gelirdi. Bu sebeple “Uranyum 235″in sonsuz bir enerji kaynağı olarak arzda depolanması üstünde düşünmeliyiz. Nasıl patlamadan varlığını sürdürebiliyor bu madde?

Ve ilahi bilinç

Şimdi Allah’ın varlığını ve her fizik hadiseye müdahale ettiğini inkâra yeltenen fizikçilere “Siz bu durumda arzın yaratılmasından sorumlu olsaydınız ne yapardınız?” diye sormak lazım. Arza bir nükleer enerji vereceksiniz ve bu bir gizlilik içinde kendinizi muhafaza ederek patlamayacak. Bütün fizik ve kimya araştırmacıları bir araya gelseler bunun formülünü bulamazlardı. Ama Allah’ın yarattığı büyük computer sistemde mesele çok güzel bir çerçevede çözümlenmiş. “Uranyum 235″, “Uranyum 238″ diye anılan diğer yandaşı metalin içine yüzde 5-7 oranında ve öyle uzak mesafelerde yerleştirilmiş, yani öyle güzel bir hamur yapılmış ki bu haliyle patlama kabiliyeti taşımıyor. Şiddetli bir enerji meydana getirebilecek bu metali “Uranyum 238″ içinde tehlikesiz, masum bir madde olarak görüyorsunuz. Nitekim Uranyum’un keşfolduğu 20. yüzyılın başlarından bugüne kadar laboratuvarlarda “Uranyum 238″ Ie karışık halde incelenen “Uranyum 235″ metali kimsenin korkusuna yol açmıyordu.

II. Cihan Savaşı’nın siyasi sıkışıklıkları yeni bir silah yapma zorunluluğu doğurduğu zaman özellikle Yahudi menşeli ve çoğu Almanya’dan gitmiş olan bilim adamları oturup “Uranyum 235″ ve “Uranyum 238″i ayrıştırdılar. Bu ayrıştırma işlemi bir yandan bombanın yapılmasına bir yandan da bugün bütün dünyada yaygın vaziyette kullanılan nükleer enerjinin bulunmasına yol açtı. Böylece artık yerin altında özel bir kimya ve fizik sistemiyle her türlü tehlikeden korunmuş olan nükleer enerjiyi çıkarıp işliyoruz ve santrallerin, fabrikaların elektrik ihtiyacını karşılıyoruz. Bu tamamiyle Cenab-ı Hak’kın yarattığı akıl almaz bir “Computer analiz sistemi”dir.

İşte bu sistemin varlığı ve tüm enerji kaynaklarının insan nüfusunun artışıyla orantılı olarak bulunup kullanılır hale getirilmesi yaratılışın temelinde bir “İlahî bilinç”in varolduğunu göstermektedir. Nitekim bu “Uranyum 235″ hikayesini inceleyen bütün nükleer fizik bilim adamları Cenab-ı Hak’kın varlığının en ciddi savunucuları olmuşlardır. Germi, Irag, Heizenberg, bunlardan yalnızca birkaç tanesidir. Şu halde hadiselerin içindeki akıl almaz sanatı ve bilim mucizesini gördükçe insanlar Cenab-ı Hak’kın varlığını daha sıcak ve yakından hissetmeye başlayacaklardır.

İklimlerin tanzimi

Bir başka önemli konuda iklimlerin arz üstündeki tanzimidir. Özellikle ozon tabakasının incelmesi olayından sonra meteoroloji ve astrofizik uzmanları bir gerçeğin farkına vardılar. Arzın ikliminin kontrol mekanizması ozon tabakasıdır. Arzı ısıtmak için ozon tabakasını inceltmek, soğutmak için de kalınlaştırmak gerekmektedir. Peki bu mekanizma nasıl kendini koruyacaktır? Yani zannedildiği gibi birkaç kişi sprey sıktığı için arz ısınıp kaynayacak ve insanlar yok mu olacaktır? Hayır. Yüce yaratıcı arzın etrafındaki bu ozon tabakasını yarattığı zaman öyle bir mekanizma meydana getirmiştir ki arzın ısınması ve soğuması içerdeki oksijen tüketimi ile dengelenmiştir. Başka bir ifadeyle hayat için asıl olan yüzde 20′lik oksijen oranının sabit kalması ozonun bunu temin etmesi mekanizmasıyla içiçedir. Bunu biraz daha açalım.

Arz üstündeki oksijenin onbinlerce yıldır hep yüzde 20 oranında bulunduğunu biliyoruz. Halbuki insan nüfusu 10 bin yıl önce ancak 50-100 milyon dolayındaydı ve bunların enerji ile oksijen tüketimi fevkalade azdı. O zamanki insanın enerji tüketimi yalnız ısınmak ve yemek pişirmek için odun yakmaktan ibaretti. Dolayısıyla bu tüketim oskijenin yüzde 20′lik oranını ciddi şekilde tehdit etmiyordu. Ama düşününüz ki bugün arzın üs­tünde 5 milyar insan yaşadığı ve bunların enerji tüketimi onbin yıl öncesine göre 100-200 kat arttığı halde havadaki oksijen oranı değişmiyor. Enerji tüketimi oksijen şartıyla paralel olduğuna göre bu oran nasıl sabit kalabiliyor?

İlk bakışta bunu ormanların ürettiği oksijenle açıklamak akla gelebilir. Ama bu su buharıyla yağmur arasında basit bir ilgi kurmak gibi yanlış bir yaklaşımdır. Oksijen tüketimi çoğaldıkça ormanların sayısı da artmış değildir ki bu denge sağlanabilsin. Aksine gün geçtikçe ormanlar azalmaktadır. Bu tetkik edildiği zaman karşımıza arzın yaratılışında şaheser bir iklim ve oksijen koruma sistemi çıkıyor. Biz oksijeni hep büyük ormanlardaki kaba ağaçların ürettiğini ve böylece kaybolan miktarın yeniden elde edildiğini sanıyorduk. Halbuki son yapılan araştırmalar göstermiştir ki arzın asıl oksijen kaynağı kutuplara yakın yerlerde bulunan çam

ormanlarıdır. Çam ormanlarının oksijen kaynağı olmasının birinci nedeni bir çam dikeninin bir yaprak kadar oksijen yapabilme kabiliyetine sahip olmasıdır. Yaprak ekonomisinden dolayı bir çam ağacı bir büyük bahçenin üreteciği oksijeni sağlayabilmektedir. Çam ağaçları olmasaydı bugünkü oksijen tüketimini dengeleyebilmek için arzı 5 metre genişliğinde yaprakla donatmak gerekirdi. Ancak kutuplara yakın mıntıkalara, Sibirya’dan Kanada’ya kadar olan bölgeye büyük bir oksijen fabrikası yerleştirilerek bu mesele çözüme kavuşturulmuştur. Üstelik rüzgarların akımı kutuplardan ekvatora doğru daha bariz olduğu için bu fabrikaların konumu oksijenin arza muntazam olarak dağılmasına sebep olmaktadır. Ayrıca çam ağaçları diğer yapraklılar gibi kışın devreden çekilmediklerinden sürekli aynı miktarda oksijen üretilmektedir.

Oksijen fazla gelirse

Bu sistemin oluşmasıyla birlikte akla bir soru geliyor. Bu çam ormanları gerekenden fazla oksijen üretirlerse veya arzın ihtiyacını karşılayamazlara ne olacak? Bu sorunun cevabı arzın oksijen fabrikası olan çam ormanlarının bir computer sisteme bağlanması gerekliliğini göstermektedir. Yani yeterli oksijen miktarı sağlandıktan sonra işlemi durdurucu, oksijen miktarı sağlandıktan sonra işlemi durdurucu, oksijen miktarı yetersizken işlemi devam ettirici bir mekanizma bulunmalıdır. İşte bu oranın computerize edilebilmesi için ozon tabakasına çok büyük bir iş düşmektedir. Şimdi arzın kuzey yarım küresini ele alalım. Sibirya’dan Kanada’ya kadar aynı çizgi üstünde uzanan ormanların ürettiği oksijenin azotla birleşip alevlenmesine ve havadan kezzap diye bildiğimiz nitrik asidin yağmasına sebep olur. Anlaşılacağı gibi oksijenin yüzde 20 oranında tutulması zorunludur. Bunun sağlanabilmesi için tek mekanizma vardır. O da yeterli oksijen üretiminden sonra çamların faaliyetlerini durdurmaları. Bunun kolayı var mı? Var. Eğer çam ormanlarının üstüne keşif bir kar yağışı olursa ağaçlar güneşle olan ilgilerini azaltacakları için ultraviyole ışınlarından faydalanıp oksijen yapma imkânı bulamayacaklardır. Bu durumda oksijen üretimi tamamen durmasa da asgari düzeye gelir. Demek ki çamların oksijen üretmesiyle kar yağması arasında sıkı bir ilgi bulunuyor. Karın yağabilmesi için havanın soğuması lazımdır. Havanın soğuması ise ozon tabakasının kalınlaşmasına bağlıdır. İşte ozonla oksijen yapımı ve iklimlerin kontrolü bu şekilde sağlanır. Oksijen miktarı arttıkça ozon tabakası kalınlaşır, ozon tabakası kalınlaştıkça soğuk başlar, kar yağar ve oksijen yapımı yeniden azalarak denge kurulmuş olur.

Oksijenin azalması en çok savaşlarda ortaya çıkar. Çünkü büyük bombandımanlar ve patlamalar oksijenin miktarını ciddi ölçüde azaltır. Bu şartlarda kuzeydeki oksijen fabrikalarının devamlı oksijen üretmeleri gerekir. O zaman ozon tabakası incelir ve kar yağışı durur. II. Cihan Savaşı’nın yaşandığı zamana dikkat ederseniz iklimlerde ciddi bir ısınma ve kar yağışında azalma olduğunu görürsünüz. Yani ozon tabakasının incelmesini spreylere veya bir takım basit hava kirliliklerine bağlamak yanlıştır.

Anlaşılacağı gibi insanlar az oksijen tükettiklerinde çok kar yağacaktır. Bu nedenle çevre kirliliğinin hayatı nasıl tehdit ettiğini incelemek için oksijen tüketiminin çoğaldığı ve kar yağışının azaldığı tehlikeli safhaları dikkate almak gerekir. İş bu raddeye gelip sıcaklık artmaya devam ettikçe kuraklık meydana gelecektir. Ancak ilahî mekanizmayı bir kez daha baştan sona gözden geçirince sistemin ne kadar mükemmel olduğu ortaya çıkıyor. Kar yağışı durunca kuraktık başlayacaktır. Kuraklık başlayınca da insan nüfusu otomatikman azalacak. 5 milyardan 1 milyara veya kuraklığın şiddetine göre 500 milyona düşecektir. Bu durumda ise oksijen miktarı yeniden artacak ve kar yağışı eski dengesine kavuşacaktır. Binaenaleyh insanların arz üstünde hoyrat ve cambazca, başlarına buyruk yaşamaları mümkün değildir.

Sigorta sistemin içindedir. Yani insanlar kendi kendini imha mekanizmasıyla içice yaşamaktadırlar. Onun için iklimler ile ozonun kontrolü ve son 10 yılın ortaya koyduğu diğer gerçekler Cenab-ı Hak’kın arzın üstündeki tasarrufunu yani bilimsel gücünü her an nasıl yaşattığını göstermektedir.

Söz konusu tasarrufu yalnız genel değil özel anlamda da ele almak gerekir. Düşününüz ki arzın üstünde milyonlarca yerleşim merkezi var. Kimisi vadide, kimisi tepede, kimisi sıra dağların eteğinde, kimisi yaylada kurulmuş olan bu yerleşim merkezleri öyle bir topografik sistem içindedirler ki kuzey yarımküredeki fabrikalardan çıkan oksijen rüzgarın önüne katılarak bunların her köşesini dolaşabiliyor ve buralardaki kiri temizleyebiliyor. Yani Allah yeryüzündeki çok küçük bir köyde bile oksijen oranının yüzde 20′den aşağıya düşmemesi için öyle bir rüzgâr sistemi düzenlemiştir ki bu sistem arzın topografik yapısına büyük bir uyum sağlamaktadır. Milyonlarca alım bu düzeni kurmak için birara-ya gelip bir topografya sistemi üstünde çalışsalar değişik yüksekliklerin bu mükemmel orantısını elde edemezlerdi. Arzın topografyası bu kadar mükemmel olmasaydı insanlar çok sınırlı bölgelerde yaşayabilirlerdi. Dü­şününüz ki çağımızın büyük kentlere getirdiği hava kirliliği sorunu bile mutlaka kendi kendine çözümlenebilmektedir. Mesela Türkiye’de Ankara, İngiltere’de Londra, Almanya’da Hamburg gibi hava kirliliğinin doruğuna ulaşan kentler en fazla 1-2 ay içinde rüzgarın oksijen dağıtımından nasiplerini alarak arınabiliyorlar. Demek ki yeryüzünün topografik yapısı yerleşim bölgelerinin tümüne eşit oksijen dağıtabilme ve kirlenen oksijeni alarak arzın o büyük yüzde 20′lik dengesini kurabilme sanatına uygun olarak yaratılmıştır.

Bazen ilahî sanatı müşahade ederken yaprakların, bahçelerin, denizin yahut kadın olsun erkek olsun insanın yaratıl ışındaki tenasübü görerek güzellik şeklinde değerlendiririz. Ama bunu daha geniş çapta düşünmeliyiz. Mesela arzın topografyasında öyle bir güzellik vardır ki her köşesinde yaşanabiliniyor. Allah her tarafına oksijen dağıtacak bir rüzgar sistemi organize etmiş. Üstelik rüzgarı havanın ısınmasıyla soğuması arasında bir geçiş, basit bir tabiat hadisesi olarak değerlendirenler için de tayfunu halketmiş. Bununla “Ben sıcak havayla soğuk hava arasındaki akımı özel computer sistemlere, bağlamazsam her gün oturduğunuz evin çatısı, bacası havalarda uçuşur ve ertesi gün yeniden çatı yapmanız lazım gelir” demek istiyor. Çünkü Allah’ın yarattığı varlıklar içinde özel örnekleri de vardır. Mesela kitabımın başında belirttiğim hücrelerin yan yana gelip bir insan oluşturması işlemindeki zorluğu anlatabilmek için nadir de olsa bir hilkat garibesi yaratmaktadır. Bununla “Benim kontrolüm olmasa hepiniz böyle olabilirsiniz” diyor. Tayfunlar da böyledir. Rüzgarın ne kadar önemli bir computer sistemden geçtiğini göstermek için yaratılmışlardır.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Günaydın Gazetesi Ekleri, Modern Fizik ve Allah İnancı kitapçığından alınmıştır.